5 Nis 2012

Ankara'da bir garip cumartesi





Sıradan bir cumartesi sabahı bekliyor sizi…
Ankara’daki çoğu insan için baharın tadını çıkarmak amacıyla yaşanacak bir cumartesi öğleden sonrası var önümüzde. Seğmenler’den Kuğulu’ya, Botanik’ten Göksu’ya parklar dolup taşacak neşeli çocuk sesleriyle. Bir tarafta kuşların cıvıltıları, köpeklerin etraftakilerle cilveleşmeleri; bir tarafta suyun içinde yüzen kuğuların ördeklerin canlılığı…
Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Zordur vedalar; hem de çok!
102 yıllık çınar artık çürüdü, pes etti, ben yokum dedi; geride bıraktıklarına rağmen. İnce ince oydular çınarın gövdesini üzerinde kalıcı leke bırakmak için; birer birer kırdılar dallarını satıp paraya çevirmek için; ve sonunda dayadılar köküne kibrit suyunu bir an önce alev alması için. Engel olamadık bu kıyıma, karşı duramadık! Sırada küllerini temizleyip son görevini yerine getirmek var boynumuzun borcu olan. Aslında böyle kapanmaz bu borç da neyse işte…
7 Nisan 2012 Cumartesi gününden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; ta ki arsanın üzerindeki haydutları kovana kadar. Hepimizde yeterince tohum var çınarı tekrardan diriltecek. Fakat arsa boş değil ki sürekli sömürülüyor haydutlar tarafından…
Çivisi çıkmış zaten ormanın, tıpkı diğerleri gibi o da tarih oluyor, olacak.
Ankaragücü de tıpkı bu çınar gibi Süper Lig’deki son maçına çıkıyor ve bizler O’nu -en kısa zaman içerisinde hak ettiği yere dönene kadar- son yolculuğuna uğurlayacağız. Yıllardır beklenen sonun gelişi haftalar öncesinde kesinleşmişti zaten. Bu sefer de acı gerçeklerle yüzleşmek için son maçımıza çıkacağız.
Ucu bucağı belli olmayan bir yol var ufukta…
Her şeyin ilacı olan zaman bazen çok hızlı akarken, bazen de ağır ağır akmaktan kendini alamıyor. Bu sezon da Ankaragücü taraftarı için zaman çok hızlı aktı ve geldik sona. Neredeyse on yıldır amaçsız bir Ankaragücü vardı futbol camiasında. Hem de doksanlardaki İstanbul hegemonyası 19 Mayıs tribünlerinden kırılmış ve deplasman seyircisi % 5’e mahkum edilmişken.
Bir garip sevdaydı bizimkisi; tepkisini hep geç koyan, erken koyduğunda susturulan. Bir garip sevdaydı bizimkisi; kimisi ranta gönül verirken, kimisi takımını cebinden değil gönülden seven. Bir garip sevdaydı bizimkisi; kardeşi dışarda kalınca karaborsa biletini, tribününü İstanbullu züppelere peşkeş çeken. Çok garip sevdaydı bizimkisi; reisten, başkandan, liderden geçilmeyen bir tribün kültürüne rağmen kendisine kardeşler belleyen. Çok garip sevdaydı bizimkisi; birileri rantı kesilince tribünden kaçarken, birileri kümede kalamasa bile takımını, tribününü boş bırakmayan.
Bu kadar çelişki fazlaydı bize ve olan da oldu zaten. Ama terk etmediler sevdalarını, terk edenlerin arkasından bakarak, hayıflanarak, sayarak, söverek!
Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Yıllarca futbol takımı yolgeçen hanına dönmüş Ankaragücü’nün transfer yasağı alması çok manidardı. Yapılan bunca transfere rağmen başarısız olan bir takıma bu yasak müstehaktı adeta. Yine de böyle gitmeyi hak etmedik. Son on yılda Ankaragücü’nün formasını terleten çok az isim yüreklerde yer etti. Ancak bu sezon özellikle devre arasından sonra formayı ve armayı bütün zorluklara rağmen onuruyla şerefiyle taşıyan kardeşlerim hariç. Onların hepsi birer kahraman bizim gözümüzde; her ne kadar sportif anlamda başarısız olsalar da.
Yeri geldi formalarını kaloriferde ısıttılar; yeri geldi yolda kalan takım otobüsünü iteklediler; yeri geldi özel eşyalarına haciz konuldu; yeri geldi taraftarın getirdiği erzaklarla karınlarını doyurdular. Çok normaldi; son haftaya girilirken gergin geçen antrenmanlar, hocayla futbolcuların tartışması, söz dalaşına girmesi. Ama bir alkışı hak ettiler…

Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Çalacak son düdükle bugüne kadar bu zor şartlar içerisinde Ankaragücü’nün adını lekelemeyen, lekelenmesine izin vermeyen futbolcularımıza, teknik heyetimize gönlümüzün en derininden gelen sevgi ve minnettarlık duygularıyla bezenmiş alkışlarımızı esirgemeyeceğiz. Ellerimizde çiçeklerle uğurlayacağız sevdamızı bir alt kümeye. Avuçlarımız patlayacak alkışlamaktan, kulaklarımız sağır olacak. Doymayasıya ağlayacağız 102 yıllık çınarın arkasından ve bir elvedayı çok görmeyeceğiz her şeyimizi bir kenara bırakıp.

2 Nis 2012

Çocukluğumun Beşiktaşı'nı geri verin bana!

-->
Karşılıksız bir aşktı bizimkisi. İlk yaş günü kutlamamın resimlerinde gördüm annemin yaptığı Beşiktaş pastasını. Sonra babamın omzunda, evin içinde karakartal yazan bayrakla ''Fenerbahçe lastik… lastik...''diye bağırarak Beşiktaş tribünlerine ilk adımımı attım. Bakmayın şimdi babam maçtan maçtan ‘siyah-beyaz’ın peşinde koşmama hayıflanır gibi görünür ama o içinde bir yerlerde büyük bir gurur duyar. Dışarıya karşı demokrat havaları estirir kendisi: Başka takım tutuyor olsan evde güzel bir rekabet ortamı olurdu şeklinde anlamlandıramadığım cümleler kurar; ama bilirim ki içten içe yüzyılın kanserini kendi elleriyle oğluna aşılamanın derin mutluluğunu yaşar.
Babamın götürdüğü ilk maçtı. Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yenilenmemiş, üstü açık zamanları. Maraton tribünündeyiz, ben yine babamın omzunda tabi. Babam 4-5 yaşlarıma kadar maça götürmemiş beni çişi gelir sıkışırsa tutamaz falan ben orda götüremem demiş anneme. Götüremez tabi, ya o sırada Metin tavana asar da babam o golü göremezse bunun hesabını kim verecek değil mi ama? Neyse çocukluğuma dair hafızamda tutabildiğim ender olaylardan biridir; maç öncesi kartallar sahada ısınıyor büyüğünden tut küçüğüne bütün Ali'ler orada. Benden 3 yaş büyük kuzenlerim da yanımda bağırıyoruz avazımız çıktığı kadar ''Metin abiiiiii!.. ''90'lı yıllarda genç kızların sevgilisi Metin Tekin saçlarını sallayarak yaklaşıyor tribünlere sever adım, el sallayıp öpücük atıyor bize. Hala tebessüm ederim hatırladıkça ve kızarım aklıma, 11 yıl sonra yabancı bir futbolcunun imza törenine giden ayaklarımı uyarmadığı için. Ama İstiklal'de AVM açılışına Beşiktaş forması giyip gitmeyecek kadar değerlerimi hala kaybetmediğim için de ara sıra kendimi teselli ederim.


Ben çocukken maça gideceğim sabah 7'de annemin geceden yıkadığı ilk formamın yanına koşardım, eski model doğalgaz sobamızın önüne. O zaman endüstriyel futbol ve onun uşakları sevdamızı bu kadar o kanlı dişleri arasına almamıştı. Tamam Beko bir dünya markasıydı belki ama öyle yakışıyordu ki Beşiktaşımın formasına mazur görülebiliyordu. Yıl 2012'ye gelindiğinde 109 yıllık çınarın basketbol takımı Beşiktaş arması olmadan Milangaz yazısıyla sahaya çıkınca metafizik öğelerle bağlantı kurmayı çok istedim, haber vermelerini diledim bana: ''Şeref Bey iyi, Baba Hakkı'nın keyfi yerinde, yine formunda; şakalaşıyor, gülüşüyor. Olanlardan kimsenin haberi yok, Baba Hakkı geçen kabirde yine hakemle olay çıkardı, Beşiktaş'ın haklarını yedirmem kimseye diye söve söve mevkisine geri döndü'' cümlelerini duymayı çok istedim. Değerler tek tek kayboluyordu, baksanıza Dolmabahçe bile hırsından denize atlamak ister olmuş, dayanamıyor garibim bu manevi tahribata. Basın da ''kültür mantarı'' Dolmabahçe'nin ağzından: 'Çok tepiniyorlar rahatsız oluyorum' demiş. Yalanlama beklemez bile Şeref'in çocukları; bilirler çünkü kadim dostları Dolmabahçe vefasızlık yapmaz onlara. Çok şey söylemek geliyor içimden ama dua et ki adın Ertuğrul. Bir daha ki yazımda bu konuya da geleceğim...
Ben çocukken Optik Başkan diye bir adam varmış. Öğretmen olup Beşiktaşının hasretine dayanamayınca çıkmış geri dönmüş semtine. Semtte tek başına Beşiktaşlıların arasında kalmış Fenerbahçe formalı bir kardeşimizi tek bir lafıyla gençlerin elinden alıp, cebinde parası olmadığını görünce çorba parası koyup da gönderen bir siyah-beyaz sevdalısıymış Mehmet Işıklar. Sonra büyüdü, bu ''güzel adamı'' tanıma şansı bulamadan onu da Vedat Okyarlar’ın tribüne yolladık artık istirahat vakti gelmişti ne de olsa. Gözlerimizi bir açtık ki o çok inandığımız tribünlerde de hiçbir şey eskisi gibi olmamaya başlamış. ''Beşiktaş'tan menfaat bekleyen, anasının... beklesin!'' diyen Optik gibi düşünenler uzaklaştırılmışlar birer birer. Rant almış yürümüş Türkiye'nin farklı yerlerinde. Tribünde omuz omuza verdiğin insanlar aynı bilet sırasında seni ite kaka bilet alıp aldığı bileti 2-3 katına ertesi gün stadyum önünde satar olmuşlar, tabi bunu yaparken üstlerinden Şeref'in formasını çıkarmayı unutmuşlar.
Ben çocukken yıllarca Gümüşsuyu’ndan görünen Boğaz manzarasının hayalini yaşadım, Beşiktaş İnönü Stadyumu yazısını canlı görmeyi düşledim. Bir baktım ki yollarını aşındırır oldum; sonra bir gün ne göreyim bizim lügatımızda Şeref Bey Stadı, Fi Yapı İnönü Stadı olmuş. “Aman!” dedim Şeref Dede duymasın buna kalbi yetmez. Bilmem kaç yıl anlaşma yapılmışmış büyük bir sponsor geliri elde edecekmiş Beşiktaş. Dünya kulübü olmanın yolu sponsorların artırılmasından geçermiş... Bataklık Beşiktaş'ı iyice içine çekerken zaten bir Beşiktaşlının hayatında nadir görülen beyaz, yüzünü iyiden iyiye unutturmuş. Yine de düşmemiş dillerden siyahın zindan olsun beyaz aydınlık herkese nasip olmaz Beşiktaşlılık besteleri. Beleştepe'de uğruna harcanan ömürler göz önündeyken taraftarını stada çağırmak yerine decoder alınması için çağrıda bulunmuş sayın Y.D. Tanıyanlar için şaşırtıcı bir durum olamamış tabi ki. Tanıdığı halde etek altında rant kovalamacası yapanlar da kirli oyunları içinde boğulacağı günün yakın olduğunu hissetmişler yavaştan.
Ben çocukken hiç hayal etmediğim bir olay yaşadım: ''Fi Yapı İnönü Stadı'' önünde. Şubat ayı başında kadın ve çocukların desteğinde oynanan Mersin İdman Yurdu maçında Beleştepe'de takımıma destek oluyorum. Fenerbahçemiz varmış bizim, sayın başkandan öğrendik nasıl geçmiş habersiz o güzel yıllarımız yazık. Çok şükür ki Süleyman Seba hala hayatta, yanımızda bu sözü duyduktan sonra. Velhasıl devre arasında protokol tribünü önüne inip padişahımızı protesto ettik. Vay ki vay halimize istenmeyen olaylar yaşandı, saray muhafızları üzerimize saldırdı.
Olsun... Mecnun olmak çölde yürümek değil midir ki zaten renkdaşlarım? Biz değil miyiz gelecekse tüm acılar biz hazırız senden gelsin diyen?
Karanlık kuruldu geceye, bir ümit var yine içimde... Ruhlar yorgun yollar habersiz, söz tükenmiş beste habersiz... Deplasmandayız olmaz sensiz... Bırakmam Beşiktaş'ım seni...
Çocukluğumun Beşiktaş'ını geri verin bana!..
''Benim hala umudum var...''

Karanlık kuruldu geceye...

27 Mar 2012

Mavilerin umudu: Roberto Di Matteo

Şu günlerde Londra'da bir efsanenin tekrardan doğuşuna şahit oluyoruz. Kuşkusuz ki bu yeniden doğuşun bir numaralı aktörü Roberto Di Matteo ve bahsettiğim efsane de tabi ki Chelsea takımı. Andre Villas-Boas'ı büyük umutlarla Chelsea'nin başına getiren Roman Abramoviç çok geçmeden takımın patronunu değiştirme kararı aldı. Villas-Boas döneminden geriye kalan en olumlu gelişme ise Di Matteo'nun takıma İngizlerin değimiyle "asistan menajer" olarak geri dönmesi oldu. Şampiyonlar Ligi'nde Napoli'yi 3-1'in rövanşında 4-1 ile eleme başarısını gösteren Di Matteo'nun takımı, şimdi de Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Estadio da Luz'da Benfica'yı 1-0'la yenmeyi başardı. Rövanş için büyük avantaj yakalayan Chelsea'nin Premier
League'de tükenen ümitlerini Şampiyonlar Ligi'nde yeşerten Di Matteo için ilerisi aydınlık duruyor.

1996-2002 yılları arasında Chelsea'de top koşturan Di Matteo ne camiaya yabancı ne de hocalığa. Bakmayın siz onun "asistan menajer" olduğuna. 2008-2009'da Milton Keynes Dons, 2009-2011'de West Bromwich Albion'u çalıştıran İtalyan; sezon başında namağlup gelen Villas-Boas'ın yerine geçmeyi belki de hayal bile etmiyordu. Ancak şu an gözüken durum bir aksilik olmadığı takdirde Londra'nın Mavileri Portekiz temsilcisi Benfica'yı Stamford Bridge'de geçip adını yarı finale yazdıracak. Bu da Di Matteo'nun kendisini ispatlaması için eline geçen en büyük şans olacak. Çünkü yarı finalde Chelsea'yi bekleyen rakip ya AC Milan olacak ya da Barcelona. Çekilen Şampiyonlar Ligi kuralarına göre çoğu futbol sever için finalin adı Real Madrid-Barcelona gibi gözükse de son yıllarda Monaco'nun, Porto'nun ve Deportivo La Coruna'nın final oynadığını da göz ardı etmemek gerekiyor.


Önümüzdeki günlerde Chelsea'ye ilk Şampiyonlar Ligi kupasını getiren hoca Di Matteo olacak mı olmayacak mı hep birlikte göreceğiz. Ancak olur da böyle bir başarı sağlanırsa Roman Abramoviç'in belki de en büyük hayali gerçekleşmiş olacak ve Di Matteo ve oyuncuları da Mavilerin tarihine isimlerini altın harflerle yazdıracak.
Bekleyelim görelim...

We'll Score When We Grow Old

Üstünidman'ın golsüz geçen günleri için, Katalonya'dan CF Margatania'nın U7 takımının hikayesi:


L'equip Petit (Minik Takım):



l'equip petit (festival's version) from el cangrejo on Vimeo.

12 Mar 2012

Siyasetin Futbola İlk Müdahalesi: Kara Çoraplar(Black Stockings)


Bugün, halen futbol gündeminin maalesef ki ilk sırasında yer alan şike davası tartışmalarına zaman zaman milletvekilleri ya da siyasetin önde gelen isimleri, verdikleri demeçler ile dolaylı; ya da çıkardıkları yasalarla doğrudan dahil olarak, taraf olmadıkları kulüp ve taraftarları tarafından büyük tepkiler çekmektedir. Futbolun Türk insanları üzerindeki etkisi nedeniyle bu durum siyasette de tercih değişikliklerine neden olabilmektedir. Futbolun bu gücünü bilen siyasi erklerin bunu kullanışı ilk değildir, süreç boyunca birçok kez birçok ülkede buna şahit olmuşuzdur ve bugün özellikle FIFA bunun önüne geçmek için büyük yaptırımlar ve cezalarla ülkelerin futbol federasyonlarını politikanın müdahalesinden uzak tutmak istemektedir.

Konuyu geçmişe doğru incelediğimiz zaman Türk futbolu için bunun ilk örneğini Black Stockings yani bizim daha çok bildiğimiz adıyla 'Kara Çoraplar'ın başına gelen örnek ile görebiliriz. Abdülhamit devrinin 'istibdat' politikası nedeniyle halkı isyana sevk edebilecek birçok şey yasaklanmış ve spor da bu yasaklardan nasibini almıştır. Ve 19. yüzyılın son çeyreğinde keşfedilmesiyle birlikte popülaritesi iyice artan futbolun etkisi Osmanlı topraklarına ulaşmış ve 1875 yılında kurulan FC Smyrana kulubü, bugünün Türkiye sınırları üzerinde kurulan ilk kulüp olma özelliğini göstermiştir. Dönemin İstanbul ve İzmir kulüpleri zaman zaman maç yapmak için bir araya gelmektedirler. Fakat getirilen yasaklardan dolayı futbol oynayan isimler yalnızca İngiliz, Yunan, Ermeni veya Yahudi azınlıklardı.

Başlığa adını veren ve yazının öznesi olan Black Stockings kulübü, 1899 yılında Kadıköy'de, ilk Türk futbolcusu olarak bilinen Fuad Hüsnü Bey(resimdeki şahsiyet) ve arkadaşı Reşat Danyal Bey tarafından kurulmuştur. Kulübün adının İngiliz ismi taşıması da tahmin edileceği üzere devrin yasaklarından kaçmak içindir. Tamamı Türklerden oluşan bu ilk takımın futbol macerası çok fazla uzun sürmeyecektir; zira zar zor toplanabildikleri birkaç antrenmanın sonrasında 1901 Ekimi'nde Papazın Çayırı'nda ilk maçlarına, Rum takımı karşısında çıkmışlardır. Takım maçı 4-1 kaybetmiştir ama asıl önemli olan maçın bitimiyle sahayı basan hafiyelerin, kuruculardan Reşat Danyal Bey'i ve o sırada kaçmayı başarsa da daha sonra ele geçirilecek olan Fuad Hüsnü Kayacan'ı yakalamalarıdır. Daha sonra bu isimler “karşılıklı kaleler kurup, Rumlarla aynı elbiseleri labis oldukları halde, top endahtı ile talim icra etmek” suçundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

Bu konu içinde kurulmuş olan bu takımın, 3 büyüklerin hangisinin atası olduğunun tartışması içine girmeyeceğim; söylemek istediğim siyasetin spora müdahalesinin zaman ve yer fark etmeksizin sorunlara yol açtığıdır; bugün o kulüp kapatılmasa Türk futbolunda belki çok şey değişik olacak, bu ileri görüşlü insanların yolunu açtığı Türk futbolu bugün çok daha büyük yerlere gelecek ve hepimiz bugün sevdiğimiz kulüpleri değişik isimlerle de olsa gerçekten büyük başarılar elde etmiş şekilde desteklemiş bulunacaktık. Fakat yapılan müdahale sonucu bunların hepsine 'belki' diyoruz; dileğim bundan sonra yaşanacak olayların futbolun kendi içinde, bağımsız şekilde çözülmesi ve bundan yıllar sonra tekrar bunu düşündüğümüzde 'belki' dememek.

11 Mar 2012

"Yan taraftarlık" müessesesi ve Mekan


Bu ülkede taraftarlık kurumunun İstanbul takımlarının tekelinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Zira Inception filmindeki gibi sanki birileri beynimize Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe isminden birinin tohumunu atmış, bu fikir biz yaşlandıkça büyümüş. Tabi filmde rüyalar vasıtasıyla fikir yerleştirme işinin küçük bir grup tarafından yapılıyor olması büyük fark, çünkü beynimiz bu kadar küçük bir bombardımana maruz kalmama şanssızlığına erişiyor. Hem de rüyada değil, gerçekte... Çevrenin bilinci belirlemedeki ustalığı devreye giriyor ve medya, ilgili kulüplerin 100 yılı geçen faaliyetleri, iktidarda gözükenin yanında durma hissiyatı ve bunlardan kendileri de etkilenmiş olan aile süzgeçlerinden damıtılarak, Konya'da, Elazığ'da, Aydın'da doğmamız fark etmiyor, "gerçek taraftar" kisvesinde üç büyüklerden birini bağrımıza basıyoruz. Bizim kuşak için Galatasaray'ın Uefa Kupası'nı kazanmasının yarattığı yeni taraftarları eklersek, süzgece "başarı" kriterini de eklemenin önemi anlaşılır oluyor. Bu kadar uzun tutulan bir girişten sonra, dünyadan birçok kulübü takip etmekten zevk alan benim de bahsettiğim sorunu yaşadığımı belirtmek isterim.
Aidiyetin nereden kaynaklandığı ile ilgili açıklamamdan sonra bir de, bu kaynağın mekansal boyutta bir özdeşleştirmeyle ilgisinin ne olduğu tartışması ortaya çıkıyor. (Aslında ideolojik süreçler de var ama o başka yazıyı hak ediyor.) Başından beri genellemelerin ışığında gittiğimizi belirtelim; semt, ilçe, şehir bazında sahipleniciliğin bir çıktısı olarak insanların bu üç büyüklere monteledikleri "yan taraftarlık" kurumundan söz edebilmek mümkün. Örneğin Selanik muhaciri bir aileden geliyor olmam sebebiyle Paok'tan başlayıp (ailemin Samsun'lu olması sebebiyle Samsunspor, Kadıköy'de doğmam sebebiyle Fenerbahçe, ailemin 20 yıldır İzmir'de yaşıyor olması dolayısıyla Karşıyaka hatta Şemiklerspor, gittiğim liseye icaben Altay) 6 yıllık öğrencilik hayatımın geçtiği Ankara için Gençlerbirliği'nde tamamlanan mekana bağlı bir taraftarlık skalası benim hayatım için oluşturulmuş oluyor. Elbette bu mekansal özdeşleştirme yoluyla kurulabilecek ilişkilerden seçim de benim irademe kalıyor. Aslında bunu zorunlulukmuşçasına algılamak iradesizlik olarak gözükmüyor değil. Fakat samimi olalım, futbolu sevdiğimiz için bu toleransı çoğumuz vermiyor muyuz? En azından vermeyenin bu yazıyı okuyor olmasının imkanı yok.
Kendi örneğimden devam edersek, ben kimilerinin kesinlikle kabul etmiyor göründüğü bu "yan taraftarlık" meselesinde seçimimi Karşıyaka SK'dan yana yapmış gözüküyorum. Karşıyaka tribünlerinde beni görmeniz zor, hayatım boyunca gittiğim Karşıyaka maçı sayısı bir elin parmaklarını geçmeyi ancak zorlar. Fakat diyorum ya, aynı zamanda yaşamımın en büyük bölümünün İzmir'in Karşıyaka ilçesinde geçmiş olması bir tesadüf değil. Mekana dayalı bir aidiyetin ülkede ve dünyada milliyetçiliğe önemli bir referans olmasının sebebi gibi. Yerel ölçeği, sosyal olan ile mekansal olanın etkileşimi ve bu etkileşimin belli bir coğrafi ölçekte ürettiği sosyal ilişkiler kombinasyonu olarak tanımlayan duruş ile paralel gözüküyor bu durum. Sınıf arkadaşlarım, semtim, ilçem ile beraber oluşturduğum sosyal dünyayla tek ilişkisi aynı ilçede (mekan) yerleşiklik olan o kulübü desteklemem için bu, bir başlangıç noktası haline geliveriyor. Yani renklerine filan aşık değilim kulübün, zaten Müslümanlık-Türklüğü simgelediği gibi bir anlam yüklenmişse buna gerek de yok.
Karşıyaka'nın son durumunu yazmak için klavye başına geçtim, nerelere geldim? Malum, bu sene kulübümüzün 100. yılı...Maçlarına gidemediğimiz vakit oturup televizyonun başına takım nasıl oynuyor diye gözlem yapıyoruz. Çok şükür Göztepe maçını stadyumda izleyebildim. Sonra 5 maçlık bir yenilmeme serisi (4 galibiyet 1 beraberlik) tutturmuşken takım tekrar düşüşe geçti ve gitgide azalan play-off oynama ümitlerini son 9 maça bıraktı. Özgürcan Özcan gibi zamanında Türkiye futbolunun büyük umutlar beslediği (Hakan Şükür veliahtı ilan etmişti) bir kazma forvete katlanmamızın tek sebebi yine aidiyet. Aynı aidiyet dolayısıyla, semtim Şemikler'in çocuğu Şaban Genişyürek ile gururlanıyoruz.
Bir sonraki yazıda, taraftarlık oluşumunda ideolojinin yerini ayrıntılandırmak sözüyle...

8 Mar 2012

Tuz Koktu


Atletico Madrid-Beşiktaş maçı için genel kanaat Beşiktaş'ın fark yiyeceği idi; her iki takımdaki eksiklikler ve ilk 11'e oyuncu seçiminin bu kanaati ne kadar etkileyebileceği tartışmaya açıktı. Zira Atletico Madrid'in kesinlikle hafife alınmayacak bir hücum gücü olduğu malumdu, Beşiktaş'ın ise defansif zaafları...Nitekim öyle de oldu, maçın ilk dakikalarından itibaren karamsarlığımız elle tutulur hale geldi, ilk yarıda 3 golü kalemizde gördük.
Bir zamanlar Carlos Carvalhal'e ilişkin büyük beklentilerimin olduğunu itiraf etmeliyim. Sempatiydi, sıcakkanlılıktı bir yere kadar; kumaşının çok kötü gözükmediğini düşünüyordum. Fakat öyle görünüyor ki, her maçın ardından oyuncuların yorgunluğu bahanesini sunmaktan başka bir kelam edemeyen, oyunu okumakta yetersiz, Guti örneğinde tahammülsüz, Simao-Quaresma için inanılmaz toleranslı bir hoca ile karşı karşıyayız. Üst üste mağlubiyetlerin oyun adına da umut kıvılcımı içermemesiyle, maalesef yakın bir zamanda gönderilecek. Kahin olmaya gerek yok.
Bu üzücü durumun tek sorumlusu olarak Carvalhal'i görmem biraz haksızlık olur, onu da kabul ediyorum. FourFourTwo dergisinin bu ayki sayısında Fuat Çapa-İlhan Cavcav söyleşilerinde de açık olan bir şey var ki, takıma kim yararlı kim değil, kim/hangi mevkiye transfer edilmeli, bu tür konular Türkiye'de teknik direktörün elinde olan bir durum değil. Üstelik teknik direktörler de bu duruma ses çıkaramıyorlar. Bu söylediğimi başat problem olarak görüyorum lakin devamında teknik direktörün sorumluluğu hakkında birkaç madde sıralayacağım:
1.Süper Lig'in geç başlaması da eklenince, fikstürün inanılmaz bir yoğunluk içermesi özellikle Beşiktaş'ın bu sene en fazla etkilendiği durum. Fakat teknik kadroda Roland Koch gibi dünya çapında tanınan bir kondüsyoner-antrenör'ün olması, neden bu sorunu devamlı konuşmayı engellemiyor anlayabilmiş değilim.
2.Bu geceki Atletico Madrid maçında Sidnei, İ.Köybaşı, Ekrem yedek otururken Veli Kavlak gibi kapanma, markaj, top kapma özelliği olmayan bir ofansif orta saha oyuncusuna sol bekte 45 dakika tahammül etmek, o kanattan gelen 3 gole maloluyorsa Carvalhal oyun okuma konusunda ne kadar yetenekli düşünmek gerekir. Barcelona değilsen Mascherano'yu defansın göbeğine koymaya benzeyen hamleler yapamazsın. Ki o yine de anlaşılır. Yaptıysan 5. dakikadan 45. dakikayı tahmin edip, beklemeden değişikliğe gideceksin.
3.Madem sol bekte Veli'yi oynatacak kadar kötü yedeklerin; madem pas isabet yüzdesi inanılmaz düşük bir orta sahan, bitiricilik bakımından tüm zamanların en kötü Beşiktaş forvet setini oluşturan oyuncuların var; mart ayına gelene kadar bu sorunları çözemiyorsan düşeceğin durum felaket olur. Necip koşmaktan başka şeyler yapması gerektiğini de anlayacak, Pektemek tökezlemeden koşacak, Almeida bu yaşta kafa atmayı öğrenecek, biz de gol göreceğiz.
4.Simao'nun golü kimseyi yanıltmasın. Bitik ve abartılan bir futbolcu olduğunu Beşiktaş'a geldiği ilk gün söylemiştim, içim hala rahat. Simao'nun bıraktığı boşluğun Madrid ekibinde gayet iyi doldurulduğunu görünce, sağlamasını da yapmış olduk meselenin.
5.Cenk'in reflekslerine camia olarak hayranız herhalde ama böyle beksiz, ağır bir defansın arkasına, kaleciliğinin henüz olgunluk aşamasında olmayan bir kaleciyi koyarsan onu da bitirirsin.
6.Quaresma...Quaresma...Yorum yok.
Bütün bu meselelerin kolay çözülebileceğini ileri sürmek çok da doğru değil fakat halihazırdaki teknik kadronun işin parçası olarak yer almayacağı kesin. Bir sonraki teknik ekibin "enkaz devraldık" bahanesine sığınarak bizi en az bir sene daha oyalayacağı da aşikar. Hepimize şimdiden geçmiş olsun.
Üstünidman için Fotomaç tarzı yazılar yazmak huyum değildir; gelin görün ki Beşiktaş'ın son maçı bana "bir şeyler yazmazsam olmaz" dedirtti. İlk ve son olsun.

29 Şub 2012

Paraşütsüz Düşüş: Ankaragücü

Düşme hissi hep korkutucu olmuştur. En çok da uyku halinde düşmek ürpertir insanı; bazen yüksek bir yerden aşağı bazen de sonsuz bir boşluğa bırakıverir kendisini insanoğlu. Bazen de düşen her şey tek bir şeyi hatırlatır insana: Ankaragücü.

'Benim ikinci takımım şu..' tarzı söylemlerden oldum olası haz etmemişimdir; insan kalbini bölemez. Ama tutku çok farklı bir şeydir; bir şeye tutku ile bağlı olmak sevdiğin başka bir şeyi değersizleştirmez senin için. Koyu bir Trabzonsporluyum ben; ama öğrencilik hayatımı sürdürdüğüm Ankara'da olanca derdin tasanın içinde derslerin boğuculuğunda beni o buhrandan çıkaran şey hep Ankaragücü oldu. Üç beş taraftar videosu izledikten sonra 'benim maçım gelmiş arkadaş' diyerek maç günleri 19 Mayıs'a attım kendimi.

Avrupalı Güçlüler grubunun bir iletisi vardı: 'I don't need sex; because Ankaragücü fucks me everyday.' Hayatın her alanında hor görülmüş dışlanmış, Kızılay'da görüldüğünde aşağılayıcı bakışlar fırlatılan bir insan topluluğu düşünün; onların kendilerini özgürce ifade edebildikleri yerler tribünlerdi. Bazıları kullanıldı, para için mevki için kendilerine sufle verilen şeyleri söyledi; ama 'Ankaragüçlülük' denen şey orada durdu, sarsılmadı, sarsılamazdı da. Bazen 'Kenan Evren'in torpilli takımı, Gökçekler'in Cemal Aydın'ların oyuncağı' gibi söylemlerle insanların sahip olduğu bu aşk değersiz hale getirilmeye çalışıldı; ama Ankaragüçlülük bizim orada bir yerlerde görebileceğimiz bir şey değildi. Bir felsefe, bir hayata duruştu; tıpkı bir din gibi. Ve hiçbir zaman imam kötü, cemaat kötü diye bir dine laf edemezsiniz.

'Artık Ankaragücü maçları Ankaraspor maçları gibi; yeniyorsunuz da skor belli değil' demişti TRT'de bir yorumcu; öylece kalmıştım televizyon başında. Böylesini haketmemişti Ankaragücü, paraşütsüz düşmeyi haketmemişti; bunca zorluğa rağmen sahada mücadele eden futbolcu böylesine bir saygısızlığa maruz kalmamalıydı.



Ankaragücü düştü, sebeplerini uzun uzadıya yazmaya gerek yok. Mevcut durumda arma uğruna en büyük cefayı çekenleri uçsuz bucaksız sisli bir yol bekliyor. Bu cefayı bilen Göztepe taraftarından -husumete rağmen- Ankaragücü'ne destek gelebiliyorsa yaşanan tüm kavgalara rağmen son tahlilde peşinden koşulan her armanın nasıl saygı duyulası bir şey olduğunu anlayabiliriz.
Her şeye rağmen 'İyi gününde kötü gününde hep beraberiz; çünkü biz Ankaragüçlüyüz' tezahüratı inletecek 19 Mayıs'ı. Çoğunluğu kupa görmemiş, final görmemiş bu aşıklar düşme hissinin ürpertisini yaşayacak ruhlarında; ama Ali İmdat'ın bahsettiği Ankaragücü üçlü çekerken Ankara Kalesi'nin bayrağının sallandığı günler geri gelecek.

Şampiyonluk görmemiş üvey evlat başkente, yutkunurken zorlanan taraftara Ahmed Arif tercüman olsun:
' Mağlup mu desem mahçup mu
Ama ikisi de değil
Ben garip sen güzel
Dünya umutlu
Öyle bir tuhafım bu akşam üstü... '
Bir gün stada girişte Gecekondu'dan bir çocuk şöyle demişti: ' Atatürk Angaragüçlüdür la, adam Angara'yı başkent yapmış.'

24 Şub 2012

Sezar'ın Düşler Tiyatrosu


1998'de Fransa'da düzenlenen Dünya Kupası finali sözkonusu olduğunda hatırlanan tek şey, Fransa'nın Brezilya'yı üç golle mağlup etmesi değildir kimileri için. Aradan bunca sene geçmesine rağmen unutulmayan durum, aynı 2006'daki kupa finalinde Zidane'ın Materazzi'ye kafasının maçın önüne geçmesi gibi, Ronaldo'nun havale geçirmesine rağmen, maçtan 72 dakika önce takım listesine dahil edilişi idi. Zira Nike, Adidas'a karşı oynadığı finalde en büyük reklam yüzünün ekranlara yansımasında diretmişti. Havale'nin wikipedia'dan alınma tanımı şöyle:
"Havale: Çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan, birdenbire başlayan ve birkaç saniyeden 1-2 dakikaya kadar sürebilen, şuur kaybı, nefes alamama, kasılma ve çırpınmalarla seyreden durum."1
Alıntıyı yaparken bile ürperdiğim bu durum, Ronaldo'nun sesini dahi çıkaramadan maçta oynamasına engel gözükmemişti demek ki sponsor için. Dolayısıyla insan hayatı ile ilgili en ufak kaygıları olmadığını düşündüğümüz "kar amacı güden kuruluş"ların bizim oyunumuza katkıları, veballerini gün gelecek örtemez hale gelecek, temenni ediyorum.
Güdüsü aynı, pazarladığı ürün bu kez doğrudan insan olan bir başka kurumlar futbolda türedi ki, onlara duyduğum tiksinti, yukarıda değindiğim durumdan pek de farklı değil. Beşiktaş'ın "Türk futbolunun menfaati için" bir günde eskiyen başkanı Yıldırım Demirören vasıtasıyla sıkça adını duyduğumuz Jorge Mendes'in futbolcu menajerliği ajansından (Gestifute) söz ediyorum. (Şike soruşturmalarının ünlü -yazıldığı gibi mi okunuyor anlamadığım- tapelerinden de biraz aşina olduğumuz yerli Sedat Peker bağlantılı ajansı ayrıca not edelim.) Jorge Mendes isimli zat hayatımıza girmeden önce oyuncu tacirliğinin adeta bir takımı alıp baştan yaratacak kadar kudretinin olduğunun farkında değildik. Meğer "aranan kan" set halinde, teknik direktör bedava, takıma sunulabilirmiş de, haberimiz yokmuş. (Beşiktaşlı olduğum buraya gelene dek çoktan anlaşılmıştır da, "bizim" takımda Mendes Efendi'ye bağlı futbolcuları şöyle sıralayalım: Quaresma, Fernandes, Almeida, Simao, Sidnei, Julio Alves, Bebe) Beşiktaş'ın sahaya sürebileceği yabancı oyuncu kontenjanından bir fazla Gestifuteli, bir takımdan diğerine taşına taşına Mendes' in cebi için inanılmaz bir değer yaratmıyor mu? Yürümekte zorlanan bir Simao, fazla kilolarından muzdarip olunan bir Sidnei, bitiriciliği kardeşiminkinden biraz daha fazla Almeida, yolla Beşiktaş'a. Tekrar satışında kar edebilme ihtimali yüksek Quaresma ile Fernandes'i ikna et bu duruma. Oyuncuların imaj hakları sende kalsın, idmana gecikmemeleri için ise elinden geleni yapacağının sözünü ver Başkan'a, bu kadar kolay.
Detaylarına inildikçe bataklığı daha iyi kavranabilecek olan bir ilişkiler yumağından söz ediyorum. Futbolun üzerinde Siyaset'in kılıcı, sponsorun baskısı, tüccarın yatırımları sallandıkça seyir zevkiymiş, trivelaymış pek de önemli gelmiyor artık bana. Dün Gestifuteli Lima'nın golüne rağmen elediğimiz Braga'da 4, iki hafta sonra karşılaşacağımız Atletico Madrid'de 3, Beşiktaş'ta 7 tane, biraz da Mendes abinin cebi için oynayan futbolcu var. Ronaldo (R9) biter, Nike kalır; Ronaldo (CR7)2 biter, Mendes kalır. Farklı renklerin dostluktan daha yakın mücadelesine hoş bulduk.
2Mendes Efendi aynı zamanda Cristiano Ronaldo'nun da menajeridir.
-Gestifute hakkında daha ayrıntılı bir değerlendirme için: http://noatsamisa.blogspot.com/2011/06/jorge-mendes-bataklg.html

23 Şub 2012

Çağımızın İlleti: Youtube Transferleri


Hepimizin malumu olduğu üzere;  “teknoloji” ana başlığında toplanan bir dizi dönüşüm, alışılmış sosyalliklere olumlu/olumsuz pek çok etkide bulunmaktadır. Özellikle de “sosyal medya” tabiriyle karşılanan mecralar, kamuoyunun genel algısının minimum sansürle yansıyabildiği tek yer olarak kalmaları sebebiyle, bir tür “son kale” işlevi de görmekte; tüm dünyayı birkaç inch’lik ekrana rahatlıkla sığdırabilmektedirler. Hal böyle iken, dünyanın en hareketli ve dönüşmeye müsait sektörlerinden biri olan futbol dünyası da -milyonlarca insanın ilgi ve eğiliminden beslenmesinin de etkisiyle- söz konusu gelişmelerden olumlu/olumsuz nasibini almaktadır.

Yayıncı kuruluşlarca statlara konulan kameralar, esen rüzgara duyarlı çipli toplar, tartışmalı pozisyonlarda hakemlerin birbirleri ile iletişim kurmalarını sağlayan kulaklık ve mikrofonlar, dijital reklam panoları ve skor tabelaları, devasa stat monitörleri, zemin ve tribün ısıtıcıları vesaire…

Tamam, buraya kadar her şey şahane. Her biri, işleri ziyadesiyle kolaylaştıran işlevsel araçlar. Ama zaten asıl mesele de, teknolojiyle ilişkiye geçtikten sonra bozulmaya uğrayan detaylardan bahsederken karşımıza çıkıyor. İşte tam da burada, işin maddi boyutu işlevini yitiriyor ve manevi boyutu devreye giriyor: İnsan ilişkileri.

Teknolojinin önü alınamayan bir ivme kazanmış olmasıyla gitgide yozlaşan bu “insan ilişkileri”, mevzunun bizi ilgilendiren kısmına, yani futbola, en çok transfer dönemlerinde yansımaktadır. Kulüp yöneticileri, futbolcular, menajerler ve taraftarlar arasında gidip gelen bu iletişim ağı; günümüzde en çok, bu öznelerin birbirleri ile alakalı bilgi edinme eylemlerinde sekteye uğramaktadır. En daraltılmış haliyle örnek vermek gerekirse; transfer edilmek istenen futbolcuya ait bilgiler, bundan oldukça kısa sayılabilecek bir süre öncesine kadar yalnızca, teknik adı “scout” olan yetenek simsarları ve menajerler aracılığıyla yürütülüyordu. Futbolcular hakkında bilgi toplama yöntemlerinin manuel olanları; istatistiksel verilerden yararlanma, maç kasetlerini izleme, hatta uzun yollar katetmek pahasına futbolcuyu yerinde izleme şeklinde karşımıza çıkmakta ve tüm bunlar bir nevi CV işlevi üstlenmekteyken, bunca titizliğin getirisi olarak da, futbolcunun "bidon" çıkma ihtimali, kısmen de olsa ortadan kaldırılıyordu. Tembelliğe giden yolda her yolu mubah gören insanoğlunun, bu durumu teknoloji ve nimetlerine uygulama girişimi de fazla gecikmedi. Futbolcu transfer etme sürecindeki tüm bu emek isteyen aşamalar, artık basit bir Youtube videosuyla bile halledilebilir oldu. Gündemdeki futbolcu hakkında bilgi ve fikir sahibi olmanın yolu, artık onun hakkında bir dizi araştırmaya girişmekten değil, adını arama çubuğuna yazmaktan geçiyordu. Büyük çoğunluğu amatör kişilerce çekilmiş olan, berbat çözünürlükteki 47 saniyelik videolar, futbolcu seçimlerinde yegane materyal haline gelmişti ve ofislerine kapanıp Youtube kasan kulüp yetkilileri, iki golünü izledikleri bir forvete "iyi kumaş" yaftasını yapıştırıp yollarına milyonlar dökmeye başladılar. İş bu noktaya gelince de, yalnızca şaşaalı hareketleri kayda alınan futbolcular arası liyakat, fazlasıyla iyimser bir hayale evrildi.

Youtube bağımlılığının kulüpler bazındaki boyutu böyle iken, konunun bundan daha vahim bir yanı daha vardı: Taraftar boyutu. Takımıyla adı anılan futbolcunun videolarını izlemeler mi dersin, izlenilen videoyu Facebook ve diğer bilumum platformlara dökmeler mi... "İsveç'li golcü Nediyon Lansen, xTakım'ı öpmeye geliyooo, şimdi onlar düşünsün" minvalindeki iletilere ise hiç değinmiyorum. Zira bu kısmın sosyolojik ve psikiyatrik boyutu malumunuz.


Uzun lafın kısası; gitgide daha özensiz şekilde yürütülen transfer işlemleri, yüklü miktarda paraların ortaya dökülmesine ve bunun doğal sonucu olarak da kulüp bütçelerinin ağır yara almasına sebebiyet vermektedir. Pek tabii ki yaraların en büyüğü, bir futbolseverin başta psikolojisinden ve vücut sağlığından, sonra da takımına olan güveninden aldığı yaradır. Fakat, kulüplerin uğradığı maddi zararların kısa bir sürede diğer tüm olumsuzlukların temeli haline gelebilmelerinden sebep; maddiyata da en az maneviyat kadar önem vermek icap etmektedir.

Youtube'da yapılan futbolcu araştırmalarında, Takoz Recep (Recep Çetin)'in kendi kalesine rövaşatayla attığı gol benzeri bir görselin denk gelmesi de bu konuya dair en büyük risklerdendir. Kariyerinde, kendi kalesine attığı o golün çeyreği kadar şık bir golü olmayan bu futbolcunun, yalnızca o görüntüsünün izlenerek transfer listesine alınmış olabileceğini hayal edelim. Yeni takımında çıkacağı ilk maçta, kaçınılmaz bir "Recep'in rövaşatayla attığı golü arıyordum nereye geldim!?" durumu olacağı aşikar, ki sırf bu bile transfer eyleminde geleneksel yöntemlerden yararlanmak için geçerli bir sebep.

Ve son olarak çok sevgili yetkili ağabeyler:
Biz futbolseverler olarak, sezondaki gol sayısı kulübün malzemecisiyle neredeyse aynı olan forvetler görmekten bıktık. O yüzden 
lütfen biraz daha dikkat.


Saygılar.

17 Şub 2012

Şapkalar Öne, Düşünme Vakti!



Bu seneki 'uslu' futbolcu profili ile karşımızda olan Trabzonspor, geçen seneki 'yaramaz' ekibini her geçen gün daha da aratıyor. 'Bir tek Egemen'in yeri dolmadı' dense de işin bu kadar basit olmadığını görmek zor değil.

Bu sene Avrupa'da ikinci CSKA maçı hariç oynanan oyun ve sezonun bu zaman dilimine kadar Burak Yılmaz'ın gösterdiği performans camia tarafından hoş karşılansa da ne oynanan oyundan ne de gidişattan kimse memnun değil. Geçen sene geriye düştüğümüz maçlardaki psikoloji ile bu sezon geriye düştüğümüzdeki hisler çok farklı. Tamam, Burak Yılmaz gösterdiği insanüstü performans ile takımın yükünü taşımakla beraber Avrupa çapında hatrı sayılır bir forvet oyuncusu oldu, ee sonra? Sonrası kocaman bir karanlık.

Geçen sene tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan Galatasaray yeni yönetimi, yeni hocası ve yeni oyuncularıyla şu an şampiyonluğun en büyük adayı olarak gösteriliyor. Anadolu takımlarında ise bu iş hiç de öyle değil; bir kadronun başarılı olabilmesi için en az üç senelik bir devamlılık olmalı ve mümkün mertebe kadro korunmalı. Trabzonspor'un geçen seneki kadrosunun da iskeleti Ersun Yanal zamanında kurulmuş ve bahsettiğim süreçleri yaşamıştı. Mevcut Trabzonspor kadrosunun da aynı süreçleri yaşamadan bir başarı kazanması zor gözüküyor.

Gelelim maça..

Açıkçası maça inanılmaz bir hırsla başladık; herkes gibi ben de 'bu akşam PSV'yi ısırır bu takım' dedim. Sonrasında iki üç dakika topa sahip olan PSV, Giray'ın geciken hamlesi ve ekstra iyi olan bir son vuruş ile golü buldu. Daha sonraki dakikalar beni ikinci Lille maçına götürdü; ayağa kısa paslar, 'ağır' defansımız ve 'ağır' liberomuz Aykut'un şaşkın bakışları... Ama ne yazık ki PSV'li oyuncular Lille futbolcuları gibi insaflı değildi. İki farkla gelen skor üstünlüğü de onlar için tadından yenmez hale gelmişti.

Gustavo Colman Trabzonspor'a geldiğinden beri 'maç seçen topçu' görünümündeydi. Bir dönem ligde Galatasaray'ın korkulu rüyası olmuş, bu sene de Şampiyonlar Ligi'nde-özellikle Inter maçlarında- ekstra performans göstermişti. Ama bu 'maç seçen Colman' PSV maçını küçümsediğinden(!) midir nedir oyuna bir türlü kafasını veremedi. Defansa gelip top alma zahmetinde bile bulunmadığı için Mustafa ve Aykut tarafından şişirilen toplar daha 20.dakikalarda izleyenlere 'doldur-boşalt' havası yaşattı. Nitekim ilk yarı sonunda oyundan çıkarılarak yerine Alanzinho alındı. Değişikliği olumlu karşılamadım; çünkü Alanzinho'nun dribling gücüne karşın belirgin bir oyun kurma yeteneği yoktu. Takımda oyun kurucu görevini Aykut üstlenecekti; belki o dakika Colman yerine Adrian alınsaydı daha iyi olabilirdi.

Celutska'nın sağlı sollu rakip bindirmeleriyle haşat olması sonrası Serkan'ın ısrarla sağ beke çekilmeyişine anlam veremedim. Mustafa-Celutska stoper ikilisi, nispeten ağır ve top tekniği zayıf olan Giray'a oranla daha cazipti sanki.

Bu takıma Volkan Şen niye alındı hala anlam veremiyorum. Volkan çok yetenekli ve izlemekten keyif aldığım bir futbolcu; ama Bursaspor'dan ayrılma sebebi belli iken bir diğer sorunlu futbolcu Engin'e verilmeyen paranın iki katını Volkan'a vermek mantıksız değil mi? Yani eksiğimiz sorunlu futbolcuysa bizde zaten vardı ve hiç değilse adaptasyon problemi yoktu. Her neyse, diyeceğim o ki-Avrupa'da yasaklı olduğu dönemi hariç tutarak- öyle veya böyle elinde Volkan Şen var iken senelerin forveti Halil'den sağ kanat yaratma, Umut'tan aldığı verimi alma inadı nedendir? Forvetten bozma sağ ayaklı forvet oyuncuları için sağ kanat değil de sol kanat daha elverişlidir; sırtı dönük aldıkları topları sol beke servis edebilir veya basit fauller ile duran top kazandırabilirler. Tüm bu bahsettiğimiz icraatler Halil Altıntop tarafından Olcan'ın gelişi öncesi özellikle Avrupa maçlarında başarıyla yerine getirildi. Dün gece PSV sol tarafının korkuttuğu Celutska ileri çıkamayınca ve az önce bahsettiğim dezavantajlar üzerine eklenince Halil sağ kanatta aldığı her topla dribling yapmaya çalıştı ve başarısız oldu, çünkü öyle bir özelliği yeteneği yok.

Trabzonspor'u tanımlamak için basketboldan bir terim araklayarak 'fast-break takımı' diyebiliriz. İşin içine ofsaytı koyduğumuz an fast-break terimi uçuveriyor; öyle de oldu. Bir ara maçı anlatan spikerin de vurguladığı üzere savunmayı çok önde kuran PSV bu işi Anadolu takımlarımız gibi eline yüzüne bulaştırmadan halletti. Böyle bir takımda Burak Yılmaz'ı eleştirme gafletinde bulunmayacağım; ama saha içinde 'küçük işler peşinde koşan oyuncu' görüntüsünden hemen vazgeçmeli.

Trabzonspor haddinden fazla tutuktu, saha ve seyirci dezavantajını(!) çok iyi kullandı; PSV ise hayli 'cool' bir takım görüntüsündeydi. Bir ara Aykut-Barış değişikliğini dahi düşündüm; olanca sıkıcılığı ile geride kalan bu maç sonrası artık ikinci raund için beklemedeyiz.

Şenol Güneş de izlettiği ve bizzat izlediği takımdan bu kadar kısa sürede nasıl iki gol yiyebildiğimizi kurcalamalı.


( Takım kaptanı Trabzonlu ve Trabzonsporlu oyuncumuz Tolga Zengin'in gollerden sonraki gözyaşları her şeye bedeldi. Bu takımın ve bu camianın Yavuz Selim Sahası'nın tozunu yutmuş oyunculara ihtiyacı var.)

15 Şub 2012

Zambiya'ya alkış


Afrika Uluslar Kupası'na ülkemiz futbolseverleri ilgisinin, büyük oranda anaakım spor medyası tarafından farklı bir gidişata sürüklendiğinin yıllardan beri farkındayız. "Eski Beşiktaşlı Ahmed Hassan şov yaptı, Eboue'nin Galatasaray'a katılması uzadı, Trabzon Zokora'yı arıyor..." Turnuvanın Dünya Kupası takvimine göre ayarlanacak olması sebebiyle önümüzdeki sene tekrar yapılması da, muhtemelen bunu devam ettirecek: Transfer sezonunun kavurucu sıcaklarında, Afrikalı milli bir oyuncu herhangi bir takımımızın gündemine girerse ortalama 1 aylık turnuvada yer alma süresinin hanesine medya tarafından dezavantaj olarak yazılacağı aşikar. Futbol dilencileri ise, turnuvayı beklemeye başladı bile...2 gün önce biten turnuvanın galibi hakkında ilk ve son yorumumuzu da yapalım, bekleyelim.
Zambiya...Zambiya...Ülkenin en önemli ihraç kalemlerinden biri olan bakırdan esinlenerek ulusal takıma yakıştırılan Chipolopolo (Bakır Mermiler), adına layık bir biçimde turnuvayı 12'den vurdu, geçti. Haliyle, aşağı yukarı futbola dair ortak kaygılara sahip çevreler için bu başarı, ortalama on yılda bir kez dünya futbolunun yüzünü ağartan mucizelerden birine daha şahit olunmanın mutluluğu anlamına geliyor. Hele hele, Afrika gibi, bağımsızlığını yakın tarihlerde elde etmiş onlarca ülkenin içinden, yine eski Britanya kolonisi bir ülkeden böyle bir başarı gelmesi...Hele hele, turnuvanın galibinin Afrika dışında oynayan yalnızca 4 oyuncusunun olması (ikisi Çin'de, birisi İsviçre'de, bir diğeri Rusya'da)... Kuzey Afrika ülkeleri karışık, iddialı takımlar turnuva dışında kalmış, Fildişi Sahilleri'nin neredeyse tamamı Avrupa'nın büyük kulüplerinden gelen süperstarlar... Kot pantolon ve beyaz gömlek giydiği içinmişçesine (malum, bazılarına göre imaj her şey) tanınmamaktan yetenek abidesine dönüştürülen, sömürgeci ülkesinin karakterinden iyi ki ve zerre nasibini almamış yakışıklı bir teknik direktör geliyor; kiminin krizini süzüp, kiminin forsunu umursamayarak Zambiya'ya şampiyonluğu getiriyor. Hervé Renard'ı bundan sonra daha yakından izleyeceğimizi ve kendisinin sempatimizi fazlasıyla kazandığını ekleyerek, Mweene, Mayuka ve Katongo iskeletli takımına kattığı kazanma arzusunu takdir ediyoruz. O takımın heyecanını, 120 dakika ve penaltılardan oluşan finale dek ve ardından finalde hissetmiş, son gece Mweene'ye "helal" deyip durmaktan kendimizi alamamışken, yapacak başka bir şeyimiz yok. Bol bol takdir...
Futbolculuğunu ayrı bir yere koyduğumuz halde, şimdinin UEFA Başkanı Michel Platini'nin bir Avrupa futbolunda durmaksızın seyreden ırkçılığa, bir de penaltı kullanmaya giderken rakibin genç oyuncusunun sırtını sıvazlayan Drogba'ya bakıp "nereye gidiyoruz?" diye sormasını bekleme; sıkı bir Maradona'cı olarak aynı finali onunla beraber seyretmiş olmaktan bile sıkıldığım Pele'nin "Afrika'nın hangi oyuncusunun Messi'den iyi, herhangi bir Brezilyalı'dan ise kötü" olduğunu işitmeme isteği ile bu güzelim turnuva bitti.
Not: Football Manager serilerini takip edenler bilirler, bir önceki senenin başarılı teknik direktörünü andıran bir kapakla çıkar oyun. Hervé Renard'ın kot-gömlek kombinasyonunu görürsek şaşırır ama seviniriz.

Kartal Braga'da Yüksekten Uçtu

Avrupa Ligi'nde D.Kiev, S.City ve M. Tel-Aviv ile birlikte yer aldığı E grubunu 1. sırada bitirerek bir ilke imza atan Beşiktaş'ta yüzler gülüyordu. Bu başarısı, ligde aldığı galibiyetler ve yenilmezlik serileri, üstün form sahibi Beşiktaş'ı Avrupa manşetlerine taşımış ve ligde de zirveye ortak yapmıştı ancak her zirve çıkışının bir de iniş safhası olduğu yine gözler önüne serildi; Karakartal Süper Lig'de son 4 maçta yalnızca 1 puan alabildi. Bu travmatik dönemin acil çıkış kapısı ise elbette ki Avrupa Ligi İkinci Turu'ndaki Braga maçıydı. Tüm Türkiye basınında hem futbolcuların hem de teknik patron Carvalhal'ın tek çıkış noktası Braga deplasmanı olarak gösteriliyordu. Çok doğru bir tespit olduğu ortadaydı, çok sevilen ve el üstünde tutulan Quaresma'nın Mersin İdman Yurdu maçındaki sorumsuz davranışı, Simao'nun isteksizliği, Carvalhal'ın bu düşüşe müdahele edememesi bir anlamda takım içinde bazı çatlaklar olduğunu belgeliyordu.
İşte Braga maçı böyle bir zamana denk geldi ki, maçı kazanmak bir anlamda kötü günleri geride bırakmak olacaktı. Bunun farkında olan Carvalhal belki de savaşçı bir takım sahaya sürerek bu düşünceyi gösterdi. İlk on bir açıklandığında sahada bir Beşiktaş forveti görememek eminim benim gibi tüm Beşiktaşlıları da bir anlık şaşkınlığa götürmüştür ki, forvetsiz oynamak Beşiktaş'a sıkıntı yaratmadı da değil ancak 30. dakika Braga aleyhine gelen kırmızı kart işleri tersine çevirdi ve belki de bir eksiklik, bir hata olarak görülebilecek bu taktiksel diziliş kendini ele vermedi.
Maçta kırmzı kart sonrası üstünlüğü ele alan Beşiktaş dakika 37'de artık klasikleşen "Fernandes yapar ortayı, Sivok vurur kafayı" sloganını haksız çıkarmayarak bu ikili bir tipik Kartal golü daha atıyordu ve Sivok Beşiktaş'taki en golcü sezonunda listeye 1 gol daha yazıyordu. Oyunun kontrolü tamamen Beşiktaş'taydı, bunda kırmızı kart kadar Beşiktaş defansının üstün mücadele örneğinin ve mükemmele yakın performansının da etkisi var diye düşünüyorum. İkinci yarıda ise yine Fernandes sahneye çıkıyor ve Simao'ya asisti yapıyordu. Burada şunu da söylemek lazım ki hala "bu Fernandes neden büyük takımlarda oynamıyor, adamlar biliyor abi bu adamda bir numara yok almazlar tabi, ancak Beşiktaş'ta oynayabilir." gibi düşüncelere kapılanlara Fernandes oynadığı oyunla birkez daha cevap veriyordu.
Son olarak Beşiktaş'ın cefakar, vefakar taraftarına da değinmek gerekir. Türkiye'den kilometrelerce uzakta Braga'da maç başından itibaren susmayan ve hem futbolcular hem de televizyondan maçı takip edenler için için İnönü atmosferi yaratan taraftarlara teşekkür etmek gerekir. Hani Braga'lı taraftar stadı doldur(a)mamış orası gerçek ama Beşiktaş taraftarı yine formunda, yine deplasmandaydı.
0-2 lik güzel sonuç tabi ki bazı soruları da beraberinde getirdi; Lazio mu A.Madrid mi?


12 Şub 2012

Bir Rüya Daha Bitecek, Nistelrooy Yaş 35...


Herkesin futbolu sevmek için nedeni var mıdır? Ya da futbolu sevmek için nedene gerek var mıdır?
Bu soruların cevapları herkes için farklıdır ama benim için bir sebep var ki gerçekten futbolla olan ilişkimi en tutkulu döneme taşımıştır.
Belki çoğu insan için yaşayan efsane(ki bu tamlamaya da sinir olmuşumdur) denildiğinde akla ilk gelen isim değildir ancak benim için önemi büyüktür Ruud Van NİSTELROOY'un.
Nistelrooy'la tanışmam onun Manchester United zamanına denk gelir.Nistelrooy PSV'den gelmiştir ve United ile beraber ligde fırtınalar estirmektedir.
Hani ilk izlediğim maçını hatırlıyorum da yüzümdeki aptallık ve mutluluk, sevdiğim kızın benden önce davranarak bana açıldığı anda hissettiklerimle eşdeğerdi.Seyrederken Nistelrooy'u, farkediyorsunuzki, klasik futbolcu görüntüsünün altında inanılmaz bir futbol ve pozisyon bilgisi var ve -genel de Türk futbolunun kanayan yarası olan-son vuruşlardaki inanılmaz becerisi sizi etkilemeye yetiyor. Bu becerinin yanında O'nun Manchester taraftarıyla bütünleşmesi mükemmeldir, hep istemişimdir Nistelrooy'un golü sonrası tüm taraftarlarla beraber "Ruud Ruud Ruud" diye bağırabilmek...Çocukluk heyecanıyla aldığım ilk forma da tabiki Nistelrooy'un 10 numaralı forması olmuştur.Zaten hayali gerçekleştiremesemde hala kulaklarımda o uğultu: "Ruud Ruud Ruud"...
Ayrıca söylemem gerekir ki herhangi bir futbol oyununda Manchester United'ı ve daha sonra da Real Madrid'i seçme sebebimdir Ruud Van NİSTELROOY, hani ona gol attırabilmek için çok emeğini yemişimdir Ryan Giggs veya David Beckham'ın :) Ama atıyor adam ...

Beni bu yazıyı yazmaya iten de aslında bir korku sebebidir, yani söylemek istediğim çocukluğumuzda bizi hayallere götüren çoğu futbolcu birer birer bırakıyor futbolu ve (kesinlikle kabul etmesem de) artık Ruud Van Nistelrooy'un da zamanının dolduğunu düşünenler hiç de az değil.O bıraktığında yazacak şeyler çok olacaktır belki ama ben O'nun bırakmasını istemeyerek ve bundan korkarak yazıyorum bu satırları...
Peki bunca sözden sonra biraz da performasnından bahsetsem uygun olacaktır galiba.Her futbolcu gibi Flying Dutchman'in* de bir futbolculuk serüveni vardır, bir göz atalım; asıl ismi ; Rutgerus Johannes Martinus van Nistelrooij'dur 1 Temmuz 1976 günü(evet ne yazık ki 35 yaşında) Hollanda'nın Oss şehrinde dünyaya geldi.Futbola FC Den Bosch takımının 19 yaşaltı takımında başladı daha sonra FC Den Bosch'un A takımında 4 sezon geçirdi ve çıktığı 69 maçta 17 gol attı FC Den Bosch formasıyla bu performansı sonrası Heerenveen'e 2 milyon dolara transfer oldu.Heerenveen macerası yalnızca 1 sezon(31 maç 13 gol) sürecek ve PSV tarafından keşfedilecekti.İşte asıl patlamayı PSV'de 67 maçta 62 gol ile yaptı, daha doğrusu tam patlamayı yaptığı sırada ayağını kırdı ve o sıralarda Sir Alex Ferguson'un transfer listesindeydi ancak ayağının kırılması onu hem Manchester'ın transfer listesinden çıkardı hem de 9 ay sahalardan uzak tuttu. Ancak o 9 ay sonrası çıktığı ilk PSV maçında 2 gol birden atınca yeniden Ferguson'un transfer listesine girdi ve sezon sonunda Ruud 19 milyon pounda Kırmızı Şeytanların yeni üyesi oldu. 2001-2005 arası United'da 150 maçta 95 gol atarak müthiş bir performans göstedi.Ruud 2002-2003 sezonunda Premier League gol kralı oldu.Ardından 2006 yılında Manchester United'tan Los Galacticos'a yani Real Madrid'e 15 milyon euro karşılığında transfer oldu ve 4 yıl bu takım için ter döktü.Madrid'de 68 maçta 46 gol 11 asist yaparak ulaşılması güç rakamları yakaladı.2009-2010 sezonunda Hamburger SV ile sözleşme imzalayan Nistelrooy, ardından da bu sezon itibariyle yeniden İspanya'ya dönmüş ve Malaga forması ile taraftarlarını selamlamıştır.
Ayrıca Nistelrooy Premier League tarihinde 8 maç arka arkaya gol atma rekorunu kırmıştır ve Michael Laudrup, Jens Lehmann, Clarence Seedorf, Claude Makalele'nin ardından Avrupa'nın 6 büyük liginden 3'ünde şampiyonluğa ulaşan bir başka isim olmuştur.Ayrıca yine 3 farklı ligde gol kralı olmayı başaran ilk isimdir.
Premier lig'e dahil olduğu ilk sezonda 23 gol atarak, bu alanda bir rekora imza atıp, ilk sezonda en çok gol atan yabancı futbol olmuştur. Bu rekor 2007-2008 sezonunda Fernando Torres tarafından kırılarak bir gol daha ileri taşındı ve 24 oldu.
Milli takım formasıyla da çıktığı toplam 70 maçta 35 gole imza attı.

Daha sayılabilecek, yazılabilecek o kadar çok şey var ki ancak belli ki sığmayacak bu satırlara olsun yine de O'nu biraz olsun anlatabilmek güzel.Gol deyince aklımıza; bu işi onun kadar rahat yapabilen çok kişi gelmeyecektir buna eminim.Yaşı 35 olmasına rağmen hala yeşil sahalarda görmek istediğim ender isimlerden birisi, şimdiden üzülüyorum çünkü O da bir gün bırakacak futbolu, her güzel şey bitiyordu değil mi ? Pardon unutmuşum... Ruud Ruud Ruud...

*Flying Dutchman onun lakaplarından bir tanesi (Van Gol gibi), ve bu lakabı aldığı maç bir Fulham maçı, topu ortasahadan alıp attığı gol hafızalara kazınmıştır ki bence de kariyerinin en güzel golüdür. Paylaştığım videoda en güzel gollerinin derlemesi var ve videonun son golünde Flying Dutchman ortaya çıkıyor...
Şimdiden herşeyin için teşekkürler, Ruud Van NİSTELROOY...


11 Şub 2012

Let's kick Suarez out of Liverpool


2011 Kış transfer döneminde Uruguay’dan İngiltere’ye uzanan bir başarı hikayesinin aktörüydü Luis Suarez. Amsterdam’daki başarı dolu günlerin ardından Liverpool şehrine ayak bastı Suarez. Hollanda Ligi’nde leblebi gibi gol atan Suarez artık dünyanın en zor ligindeydi. Aynı zamanda da dünyanın en çok desteklenen kulüplerinden birindeydi. 2011 yazındaysa Copa America’yı kaldıran Uruguay’ın en önemli gol silahıydı ve turnuvanın en iyi oyuncusu ödülünü de aldı. Suarez’in kariyerinde her şey iyi gidiyordu. Ancak Suarez’i futbolseverlerin gözünden düşüren olay 15 Ekim 2011 tarihinde oynanan Liverpool – Manchester United maçında yaşandı. Suarez Manu’nun siyahi savunma oyuncusu Patrice Evra’ya maç boyunca ırkçı söylemlerde bulunmuştu…
Patlayan bu skandaldan sonra Suarez artık sabıkalı bir futbolcuydu. Çünkü İngiltere Futbol Federasyonu Suarez’e 8 maç müsabakalardan men cezası verdi. Bu Suarez’in futbol kariyerini ve Liverpool’un EPL’deki başarısını ilgilendiren kısmıydı. Ancak bu olay futbol sahalarından ırkçılığın hala silinemediğinin çok açık bir göstergesidir. Yıllardır İspanya’da Eto’o’ya yapılanlar dünya basınında çok ses getirmişti. Hatta Eto’o’nun İspanya’dan ayrılmasındaki en önemli sebeplerden birisi de maruz kaldığı ırkçı söylemlerdi.
Tekrardan Suarez’e dönersek; Patrice Evra’ya karşı takındığı ırkçı tavrın ardından 11 Şubat 2012 tarihinde oynanan Manchester United – Liverpool maçında seromoniden sonra Suarez ve Evra arasında gergin bir olay daha yaşandı. Suarez rakip takımla tokalaşırken Evra’yı es geçti; bunun üzerine Rio Ferdinand Suarez’e tepki olarak Suarez’in elini sıkmadı ve ittirdi. Suarez’in yaptığı ırkçı söylemlerden pişman olmadığı ve kendisini hala haklı gördüğü ortada. Ancak alınan 8 maçlık ceza ve toplumun vicdanında edinilen kötü izlenim Suarez’i çok fazla akıllandırmamış. Başarı için her yol mubahtır düsturunu koruyan Suarez liman işçilerinin kurduğu ve sosyalist bir duruşla hareket eden Liverpool’a yakışmayan bir futbolcudur. Ve Liverpool camiası biran önce Suarez’i kulüpten uzaklaştırmalıdır. O’nun için en uygun yer İtalya’nın ve faşizmin başkenti Roma’dır. Lazio camiası futbolcuya hiç düşünmeden sahip çıkar. Gerçi yıllar önce Şampiyonlar Ligi’nde Atletico Madrid’in emeğini çalıp, buna sevinen bir kaptana sahip olan Liverpool camiasından bu tavrı beklemekle boşa kürek çekmek arasında da pek bir fark yok gibi.