2006 Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2006 Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haz 2014

Kara Kıta'nın Umudu: Fildişi Sahili

Fildişi Sahili, 2014 Brezilya Dünya Kupası'nın ilk haftasında Afrika'nın en çok göze çarpan takımı oldu. On yıl öncesine dönüp baktığımızda Eboue, Kolo Toure, Yaya Toure ve Drogba'nın yıldızının parlamasıyla bu günlerin geleceğine dair ilk sinyaller de belirmişti. İlk olarak, Arsene Wenger Fildişi Sahili'nden Toure'yi Arsenal'e 2002 yılında transfer etti ve Toure'nin 2003-2004 sezonundaki şampiyon kadroda kendine yer bulmasını sağladı. 2004 mayısında Drogba, Marsilya'yı UEFA Kupası'nda finale çıkarınca Rus oligark Roman Abramoviç'in dikkatini çekti ve 24 milyon €'luk bedelle Chelsea'ye transfer oldu. Emmanuel Eboue 2005 yılında Ada'nın yolunu tutan bir diğer Fildişili oyuncu oldu ve altın jenerasyon yavaş yavaş kendini göstermeye başladı.
Fildişi Sahili, Afrika elemelerini başarıyla geçerek Almanya'nın yolunu tuttu ve altın jenerasyon kendini dünyaya gösterme fırsatını yakaladı. Arjantin, Hollanda ve Sırbistan'la aynı gruba düşen Fildişi Sahili grubun son maçında Sırbistan'ı yenerek sadece üç puanla turnuvaya veda etti. 2010 Güney Afrika Dünya Kupası'nda kura şanssızlığı bir kez daha Fildişi Sahili'ni vurdu ve Fildişi Sahili, Brezilya, Portekiz ve Kuzey Kore'nin yer aldığı gruba düştü. Bu turnuvada da oynadıkları futbol büyük beğeni topladı. Ancak, bir kez daha gruptan çıkmayı başaramayan Fildişi Sahili umutları 2014'e bağladı.
Fildişi Sahili'nin altın jenerasyonunun diğer yıldız isimlerine baktığımızda hemen hepsi Avrupa'nın üst düzey liglerinde yıllarca forma giydiler ve takımlarının 2006 ve 2010 Dünya Kupaları maceralarında yer aldılar. Bu isimler yukarıdakilere ek olarak: Didier Zokora, Salomon Kalou, Arouna Dindane, Bakary Kone, Arouna Kone, Romaric, Boka vs... Bugünlerde yeni bir jenerasyonla eski altın jenerasyonun bir araya getirdiği karma jenerasyonu izliyoruz. Gervinho ve Tiote iki jenerasyon arasında da yer almayan oyuncular. Bony, Die, Aurier ve Djedje gibi yeni isimler de Avrupa'nın üst düzey liglerinde forma giyen isimler. 2014 Dünya Kupası'nda Fildişi Sahili şu an daha önce hiç olmadığı kadar gruptan çıkma şansına sahip. 2006 ve 2010'da grubun son maçlarına umutsuzca çıkan çıkan bir Fildişi görmüştük. Bu sefer durum daha farklı ve Fildişi Sahili Yunanistan'ı yenerse gruptan çıkmaya çok yakın. Bunda tabi Brezilya'daki grubun daha dengeli olmasının da büyük bir etkisi söz konusu. Ancak, Yaya Toure, Tiote, Bony, Gervinho ve Aurier'nin de formunun zirvesinde olduğunu atlamamak lazım. Yaya Toure, geçtiğimiz sezonu Manchester City formasıyla Premier League şampiyonu olarak kapattı. Gervinho ise sakatlıklarla geçen bir Arsenal macerasının ardından bu sezon başında Roma'nın yolunu tuttu ve yıllar sonra AS Roma'nın en başarılı sezonunda büyük bir pay sahibi oldu. Serge Aurier ise geçtiğimiz sezon Toulouse'ta harika bir performansa imza attı ve Sabri Lamouchi'nin dikkatini çekmeyi başardı. Brice Dja Djedje ise Evian'da başladığı sezonu Marsilya'da tamamladı ve Brezilya'ya giden 23 kişilik kadroda kendine yer buldu. Bu iki isim yıllardır alternatifsiz bir biçimde sağ bek mevkinde oynayan Eboue'yi kesmeyi başardılar.
Sabri Lamouchi elindeki kadroyla en iyisini yapmaya çalşıyor. Grupta son maç hala EURO 2004'ün ekmeğini yemeğe çalışan Yunanistan'la. Şu anki görüntü Fildişi Sahili'nin Kolombiya'nın ardından gruptan çıkacağı yönünde. Fildişi Sahili, Kolombiya'ya kaybetse de iki maçta oynadığı futbolla gruptan çıkabileceğine dair umut veriyor. Umarım bir aksilik olmaz, Gana ve Kamerun'un hayal kırıklığı yarattığı bu turnuvada kupa tarihinde gruptan çıkmayı başaran Afrika takımlarının arasına Fildişi Sahili'nin de adı yazılır.

17 Eki 2013

Hangi Takımı Tutsak Acaba?

 

 
    Yazının başlığını açayım biraz. Gidemediğimiz her turnuvada herkesin bir takımı olur. O takımı elenene kadar tutar maçlarını takip eder. Genelde en başarılı takım değil de daha sempatik, göze hoş top oynayan takımlar tutulur. Son 12 sene içerisinde sadece 2 büyük turnuvaya katıldığımız için (Konfederasyon Kupası hariç) bu duruma alıştık.
    Euro 96'dan itibaren milli takımlar bazındaki her turnuvaya katılma hedefimiz belirgin hale geldi. Fransa 98'i evden izledik. Euro 2000, Galatasaray'ın o seneki başarısının rüzgarı ve kemikleşen kadroyla beraber gelen çeyrek final. 2002 Japonya-Güney Kore başlı başına bir 'peri masalı'ydı. Futbolla ilgisi olan-olmayan belirli bir yaşın üzerindeki herkesin hatırlayacağı turnuva. Bunları arka arkaya sıralıyorum çünkü sonraki tablo hiç bu kadar parlak olmayacak.


    2002 Dünya Kupası'nın ülke üzerinde oluşturduğu hava biz dünyanın en iyi 3.takımıyız şeklinde oluşunca beklentiler Euro 2004'ün kazanılması üzerine oluştu. 1.torbadan eleme kurasına katılırken 2.torbadan İngiltere'nin gelmesi hoş olmadı. Grubu 20 puanla İngiltere 1. biz 19 puanla 2.sırada tamamlamıştık. Kurada tüm gazete manşetleri dahil herkesin aklında Letonya vardı. Hatta kurada Letonya geldikten sonra Fanatik'in ertesi günkü manşeti yanlış hatırlamıyorsam 'Çekti Valla' şeklindeydi. Futbolcular, teknik ekip, turnuvayı yerinden izleyecek gazeteler Portekiz hazırlıkları yaparken bir tane adam geldi 180 dakikada bir ülkenin milli takımını fetret devrine soktu: Maris Verpakovskis.
     Şenol Güneş'in gönderilmesiyle başlayan deprem Ersun Yanal'ın gelmesiyle dineceğine daha da arttı. Gelir gelmez Hakan Şükür'ü oynatmayacağım diye tribe girmesi gelir gelmez topun ağzına koydu hazretlerini. 4 Haziran 2005'te iç sahada Yunanistan maçı Ersun Yanal'ın milli takım başındaki son maçı oldu. Kurtarıcı belliydi: Fatih Terim. 2014 Brezilya elemelerindeki çağırılış biçimi 2006 için çağırılış biçimiyle çok benzerdir. Terim 3 maçta 7 puanla takımı baraj maçlarına taşıdı ancak takıma asıl taşıdığı şey ruhtu.
     Ukrayna'nın ardından 2.olduğumuz grup tarihin en zorlu eleme gruplarından biriydi. Lider Ukrayna ile 4.Yunanistan arasında sadece 4 puan vardı. Euro 2004 faciasından sonra Almanya'ya gideceğimizden emindik. Hatta gurbetçilerimizin orada bize sağlayacağı taraftar desteğini düşünüyorduk.
     Baraj kurasında gelen İsviçre çok tanımadığımız bir ekipti ancak dişimize göreydi. Deplasmandaki ilk maça Lubos Michel'in hatalı kararları damga vurmuş ve 2-0 kaybetmiştik. 2.maçta yıllar önceki Neuchatel Xamax-Galatasaray eşleşmesine atıfta bulunuluyordu.


    Alpay'ın seremonideki gazla 45.saniyede aldırdığı penaltı ve akabinde 4-2 kazanmamıza rağmen turu geçemememiz bir şeylerin fitilini ateşledi ve sahadaki kavga herkesin malumu. Sonuç olarak 2006'yı da evimizden izledik herkes sempati duyduğu bir takım seçti kendine. Euro 2008'de trajik bir durum yok güzel bir eleme grubu geçirdik, Türko'lar olarak son dakika canavarı olduk ve turnuvadaki tek iyi maçımızda, Almanya'ya yenilerek yarı final başarısıyla eve döndük.
    2010-2012 bu iki turnuvaya gidemeyişimizin sebepleri jenerasyon değişikliği olarak açıklanır. 2006 yılından itibaren o efsane milli takım-Galatasaray kadrosu yavaş yavaş futbolu bırakmaya başlayınca sıkıntı baş gösterdi. Gelelim 2014 Brezilya elemelerine. Milyonlarca euro dökerek getirdiğimiz ve Türkiye'yi son durak olarak tanımlayan Guus Hiddink geldiğinde bir şeyler değişecek imajı oluştu. Hiddink 2002'de Güney Kore, 2006'da Avustralya ve 2008'de Rusya ile başarılı uluslararası turnuvalar geçirmişti. Haliyle beklenti büyüktü. Yaşanan hayal kırıklığı beklentinin büyüklüğüyle doğru orantılı oldu. Fatih Terim daha yeni gönderilmişti, Şenol Güneş Trabzonspor'un başında iyi sezonlar geçiriyordu, Mustafa Denizli için koltuk çok da cazip gelmemişti. Şartların getirdiği adam Abdullah Avcı oldu. Göksel Gümüşdağ'ın tavsiyesi ve Başbakan'ın onayıyla Rizeli-Kasımpaşalı, Belediye'nin kadrolu elemanı Avcı milli takımın başına geçti. Camiası ve uzama-kısalma durumu olmayan bir takımla tıngır mıngır sezonlar geçiren bir adamın ateşten gömleği giymesi ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışıldı mı? Çok çok az. İddaada yazısız kurallardan biri hoca değiştiren takım yenilmez. İlk maçlarda insanların ağzına birer parmak bal çalındı. Avcı da kendini kanıtlamak için hazırlık üstüne hazırlık maçı ayarladı. Medyanın zaten kimin elinde olduğunu biliyoruz. Avcı şişirildikçe şişirildi ve balonu çok hızlı söndü. Yeni jenerasyon yaratma projesi 'hadi ne kadar gurbetçi varsa milli takıma alalım' a dönünce milli takım panayıra döndü.


    Aslında yukarıdaki fotoğraf hiç de istemediğim bir tabloydu. Kim ister ki? Sağ taraftaki koca kafa Türk futbolunun en kirli adamı. Birilerinin menfaatini kurtarmak için milyonlarca kişinin ahını aldı ve kul hakkını yedi. Hakkı yenen insanların elleri hem bu tarafta hem öteki tarafta bu adamın yakasında olacak. Gelelim Terim neden teklifi kabul etti sorusuna. Fatih Terim şu anki genel düşüncenin aksine hala milli takımı önemseyen ve benimseyen bir insan. 'Milli takım kaldırılsın' tezinin ciddi şekilde tartışıldığı bu ortamda Terim'in yaptığı çok garip gelebilir. Hoca iki takımı beraber yürütmek istedi ama olmadı Aysal yüzünden. Başına geldiği takım darmadağın olmuş en yakın iki rakibinden 2 si içeride olmak üzere oynadığı 3 maçtan sadece 1 puan alabilmiş vaziyetteydi. Önünde 4 maç vardı, kazanılması gereken 4 maç. 3'ünü kazanıldı, erken yenen golün dezavantajıyla ve buraya kadarmış psikolojisiyle Hollanda maçı kaybedildi. Play-offa'a kalınamamasının suçlusu Fatih Terim mi? Son suçlanacak kişi o. Futbolcular mı? Suçlular ama baş suçlu değiller. Asıl suçlular kim peki?


     Asıl suçlular yukarıdaki ikili. Demirören gelir gelmez Abdullah hocayla sorunlar var dedi. Ancak görevine devam etmesi yönünde karar aldı. Bu adamın iyi niyetli olduğunu düşünen varsa tartışmam, söverim.
    8 ay sonra futbolun asıl beşiğinde 32 takım futbol şöleni için hazır bulunacak. Biz nerede olacağız? Euro 2016'ya 24 takım katılacak deniyor o statüde turnuvaya gidiş kolaylaşacak ancak Platini'nin kıta dışı takım alma projesi var. Brezilya, Arjantin, Avustralya, Japonya gibi ülkelere davet var yani her halükarda işimiz zor. Peki ne olacak bu takımın hali? İşte o sorunun muhatabı da Demirören. Şimdiden söyleyeyim. Benim Brezilya 2014'teki takımlarım Belçika ve Bosna Hersek olacak. Belçika fişek gibi bir jenerasyona sahip ve o jenerasyonun ilk büyük turnuvası olacak. Bosna Hersek de 3 turnuvadır kapıyı çalıp içeri giremiyordu. Onlar da kendi jenerasyonlarının hakkını vermeye başladı. Güzel bir turnuva 'izleriz' umarım.



2 Tem 2013

Offside

Günlerden iki temmuz… Sivas Katliamının yirminci yıl dönümü. Hayat yine keyif vermiyor. Zaten şu son bir ayda yaşananlar, yaşadıklarımız, yaralılarımız, ölülerimiz… Keyifsiz olmak için yeterince nedenim var. Bu kadar keyifsizliğin arasında dinlemek, izlemek, okumak ve yazmak keyif verebilir dedim ve önce izleyip sonra da yazmaya karar verdim. 

İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin 2006 yapımı “Offside” isimli filmi stadyuma girilmesine izin verilmeyen ve askerler tarafından yakalanan bir grup genç kızın hikayesini anlatıyor. Film, arkadaşlarıyla maça gittiği haberini aldığı kızını arayan bir babanın taraftar dolu bir minibüse binmesiyle başlıyor. Filmde, sırtında Ronaldo yazan Brezilya ve Inter formaları ilk başlarda dikkat çeken unsurlar oluyor. Kadınlara uygulanan ayrımcılık filmi baştan sona şekillendiriyor. Yaklaşık olarak 2.500 dolarlık bir bütçeye sahip olan film boyunca müzik kullanılmıyor. Sadece son sahnede fonda bir müzik çalıyor ve yazılar akmaya başlıyor.

Film, 2006 Dünya Kupası’na katılmak isteyen İran’ın 90,000 kişilik Azadi Stadyumu’nda Bahreyn’i ağırladığı ve Almanya’ya gitmeyi garantilediği maçı anlatıyor. Kadınların statlara özgürce girmek istemesi, tuttukları takımlara statlardan da destek vermek istemeleri, futbola olan sevgilerini de film konu ediniyor. Ayrıca, kadınları gözaltına alan erkek askerlerin kadınlara olan bakış açısı, onları ikinci sınıf insan olarak görmeleri, stadyumun kadınlara göre bir yer olmadığı iddiasında olmaları da filmde konu edilen diğer unsurlar.

Çok kısıtlı imkanlarla çekilen film birçok uluslararası festivalde yayınlandı ve Uluslararası Berlin Film Festivali’nde En Soap filmiyle birlikte jüri tarafından “Gümüş Ayı” ödülünü alırken, Uluslararası Gijon Film Festivali’nde iki ödül ve Uluslararası Ljubljana Film Festivali’nde de bir ödül aldı.

Seçilen ve işlenen konu filmi diğer futbol filmlerinden ayrı bir noktaya taşıyor. Ayrıca filmin bütçesi de göz önüne alındığında filmi izlemeden önce beklentileri küçük tutmakta yarar var.

6 Haz 2012

Calciopoli yıldıramaz bizleri...

İtiraf edeyim ben her Dünya Kupası'nda Brezilya'yı desteklerim. Ancak her zaman da bir sürpriz takımım olur üçüncü dünya ülkelerinden. Avrupa Şampiyonaları'nda ise durum biraz daha farklıdır. Çocukken Hollandalıların turuncu formaları ve İtalyanların Gök Mavi formaları ilgimi çekmiyordu desem yalan olur. Çünkü bayrak ve forma uyuşmazlığı çocukluğumun ilk travmalarındandır. Bu da diğer travmalar gibi bir hayli ilgi çekici olmuştur. Türkiye'nin katıldığı her turnuvada benim için Türkiye açık ara favoridir parantez içinde bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Gelgelelim EURO 2012'deki tek favorim İtalya'ya...

Turnuvanın açık ara en formsuz takımını destekleme fikri nereden çıktı diye sorarsanız geçmişten günümüze gelen İtalya hayranlığı yine had safhaya ulaştı ve ben her şeye rağmen Forza Italia dedim. Zaman zaman yanlışları olan İtalya'nın Catenacciosu'ndan ziyade; yaşam alanlarındaki kaotik durumun futbollarına yansıması benim için her zaman yeterince ilgi çekici olmuştur. En zor dönemlerini geçirirken bile yaptıkları sürpriz çıkış ve 2006 Dünya Kupası'nı kaldırmaları da takdire şayandı. Toldo, Panucci-Cannavaro-Nesta-Maldini, Gattuso-Ambrosini-Albertini, Totti-Del Piero-Inzaghi ilk on biri bugün sahada yok. Hatta bu isimlerin çoğu futbolu da bıraktı. Ancak sırf bu kadronun hatırına bile desteklenecek bir takımdır İtalya. Hazırlık maçlarındaki başarısız sonuçlar aldatmasın sizleri. Yine bir şike skandalı içerisinde olan İtalya Milli takımında moraller ziyadesiyle bozukmuş. Bu bana pek inandırıcı gelmiyor açıkçası. Cesare Prandelli'nin takımı elemelerde mağlubiyet yüzü görmeden rahatça turnuvaya katılma hakkını kazandı. Bana sorarsanız çok kolay bir gruptan olması gerektiği şekilde çıktı. EURO 2012'de C Grubundaki rakipleri ise İtalya'yı bir hayli zorlayacak cinsten. Fakat grupta üç tane beraberlik alıp şampiyon olduğu 1982 Dünya Kupası'nı göz ardı etmeyin derim ben.

Biraz da kadroya bakacak olursak; kale her zamanki gibi sağlam ellerde. Buffon yaşlanmasına rağmen hala dünyanın en iyileri arasında. Namağlup lig şampiyonu Juventus'un kalesi de Buffon'un ellerindeydi. Savunmada göze çarpan bir isim eskisi gibi yok. İtalya'nın en zayıf karnı çok ironik bir şekilde savunması olacak gibi duruyor. Orta sahada ise Championship Manager 03/04'ün efsanesi Milan'ın yeni transferi Riccardo Montolivo ve Milan'ın bu sezon parlayan yıldızı Nocerino öne çıkan isimlerden. Bu ikilinin yanında Roma efsanesi kaptan Daniele De Rossi ve Juve'nin tecrübeli yıldızı Milan efsanesi Andrea Pirlo da orta sahada etkili oyun ortaya koyabilecek diğer isimler. Hücum alanındaysa gol krallığı konusunda rüştünü ispat etmiş Antonio Di Natale, sezon ortasında kalbinin delik olduğunu öğrenip tedavi gören San Siro'nun yaramaz çocuğu Antonio Cassano ve EPL'nin şampiyonu City'nin sorunlu yıldızı yepyeni sırt ismiyle Barwuah Balotelli etkili olacak isimler.

Geçmiş yıllara göre zayıf bir kadro gibi gözükse de 1990 Dünya Kupası'nda Salvatore Schillaci'den gol kralı yaratan; 2006 Dünya Kupası'nda Luca Toni ve Fabio Grosso'yu dünyaya tanıtan Azzurri'nin bu turnuvada da sürpriz yapma ihtimali bir hayli fazla gözüküyor.
Calciopoli'ye rağmen Forza İtalia...

24 Şub 2012

Sezar'ın Düşler Tiyatrosu


1998'de Fransa'da düzenlenen Dünya Kupası finali sözkonusu olduğunda hatırlanan tek şey, Fransa'nın Brezilya'yı üç golle mağlup etmesi değildir kimileri için. Aradan bunca sene geçmesine rağmen unutulmayan durum, aynı 2006'daki kupa finalinde Zidane'ın Materazzi'ye kafasının maçın önüne geçmesi gibi, Ronaldo'nun havale geçirmesine rağmen, maçtan 72 dakika önce takım listesine dahil edilişi idi. Zira Nike, Adidas'a karşı oynadığı finalde en büyük reklam yüzünün ekranlara yansımasında diretmişti. Havale'nin wikipedia'dan alınma tanımı şöyle:
"Havale: Çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan, birdenbire başlayan ve birkaç saniyeden 1-2 dakikaya kadar sürebilen, şuur kaybı, nefes alamama, kasılma ve çırpınmalarla seyreden durum."1
Alıntıyı yaparken bile ürperdiğim bu durum, Ronaldo'nun sesini dahi çıkaramadan maçta oynamasına engel gözükmemişti demek ki sponsor için. Dolayısıyla insan hayatı ile ilgili en ufak kaygıları olmadığını düşündüğümüz "kar amacı güden kuruluş"ların bizim oyunumuza katkıları, veballerini gün gelecek örtemez hale gelecek, temenni ediyorum.
Güdüsü aynı, pazarladığı ürün bu kez doğrudan insan olan bir başka kurumlar futbolda türedi ki, onlara duyduğum tiksinti, yukarıda değindiğim durumdan pek de farklı değil. Beşiktaş'ın "Türk futbolunun menfaati için" bir günde eskiyen başkanı Yıldırım Demirören vasıtasıyla sıkça adını duyduğumuz Jorge Mendes'in futbolcu menajerliği ajansından (Gestifute) söz ediyorum. (Şike soruşturmalarının ünlü -yazıldığı gibi mi okunuyor anlamadığım- tapelerinden de biraz aşina olduğumuz yerli Sedat Peker bağlantılı ajansı ayrıca not edelim.) Jorge Mendes isimli zat hayatımıza girmeden önce oyuncu tacirliğinin adeta bir takımı alıp baştan yaratacak kadar kudretinin olduğunun farkında değildik. Meğer "aranan kan" set halinde, teknik direktör bedava, takıma sunulabilirmiş de, haberimiz yokmuş. (Beşiktaşlı olduğum buraya gelene dek çoktan anlaşılmıştır da, "bizim" takımda Mendes Efendi'ye bağlı futbolcuları şöyle sıralayalım: Quaresma, Fernandes, Almeida, Simao, Sidnei, Julio Alves, Bebe) Beşiktaş'ın sahaya sürebileceği yabancı oyuncu kontenjanından bir fazla Gestifuteli, bir takımdan diğerine taşına taşına Mendes' in cebi için inanılmaz bir değer yaratmıyor mu? Yürümekte zorlanan bir Simao, fazla kilolarından muzdarip olunan bir Sidnei, bitiriciliği kardeşiminkinden biraz daha fazla Almeida, yolla Beşiktaş'a. Tekrar satışında kar edebilme ihtimali yüksek Quaresma ile Fernandes'i ikna et bu duruma. Oyuncuların imaj hakları sende kalsın, idmana gecikmemeleri için ise elinden geleni yapacağının sözünü ver Başkan'a, bu kadar kolay.
Detaylarına inildikçe bataklığı daha iyi kavranabilecek olan bir ilişkiler yumağından söz ediyorum. Futbolun üzerinde Siyaset'in kılıcı, sponsorun baskısı, tüccarın yatırımları sallandıkça seyir zevkiymiş, trivelaymış pek de önemli gelmiyor artık bana. Dün Gestifuteli Lima'nın golüne rağmen elediğimiz Braga'da 4, iki hafta sonra karşılaşacağımız Atletico Madrid'de 3, Beşiktaş'ta 7 tane, biraz da Mendes abinin cebi için oynayan futbolcu var. Ronaldo (R9) biter, Nike kalır; Ronaldo (CR7)2 biter, Mendes kalır. Farklı renklerin dostluktan daha yakın mücadelesine hoş bulduk.
2Mendes Efendi aynı zamanda Cristiano Ronaldo'nun da menajeridir.
-Gestifute hakkında daha ayrıntılı bir değerlendirme için: http://noatsamisa.blogspot.com/2011/06/jorge-mendes-bataklg.html