UEFA Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nis 2014

Atletico Madrid'in Rüya Sezonu

       Arda Turan, Diego Costa, David Villa, Gabi, Godin, Felipe Luiz ... ve belki de en önemlisi Diego Simeone ile birlikte Avrupa artık yeni bir büyük kulübe sahip; Atletico Madrid.

      Avrupa Kupalarında ve İspanya'da güçlü ama istikrarsız takımlar kim diye baksak bunların en başına şüphesiz ki Atletico Madrid'i yazarız.  2010 ve 2012 yılında Avrupa Ligi’ni ve UEFA Süper Kupası'nı kazanan ama bir türlü Şampiyonlar Ligi'nde başarı elde edemeyen, 2010 yılında süper güç Barcelona'yı yenen tek takım olmasına rağmen Valencia, Malaga gibi ekiplerin arkasında kalan büyük maç oynamasını bilen ama gerek maç kazanma gerekse kadro oluşturma konusunda istikrardan uzak bir Madrid ekibi vardı.

     2012 yılından beri tüm bunları bir kenara bırakmış, gerek büyük maçları gerek küçük maçları karakterli bir şekilde oynayan, çok koşan, çok mücadele eden gerek ilk 11 oyuncuları  gerek yedek oyuncularıyla birlikte her anlamda tam bir takım olduğunu belli eden taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bir Atletico Madrid izliyoruz. Bu değişimin hikâyesi ise 1994 yılına dayanıyor desek herhâlde yanlış olmaz. Bu isim 94 yılında Madrid ekibine katılan o zamanlar oynadığı futbolla şimdi ise oynattığı futbolla Atletico Madrid tarihine ismini altın harflerle yazdırmış durumda; Diego Simeone. 2012 yılında istikrarsız ve kötü futbol oynatan Gregorio Manzano'nun yönetiminde ki ekip Barcelona ve Real Madrid'e 5-0 ve 4-1 gibi ağır skorlarla yenilmiş ve en son Kral Kupasında Albacete'ye iki maçta da yenilip elendikten sonra kulüp yönetimi Manzano’yu göndermeye karar vermişti. Onun yerine düşünülen isimler ise uzun yıllar Liverpool'u çalıştıran Rafael Benitez, kulübün efsanesi ve İspanya ile Avrupa şampiyonluğu yaşamış Dede lakaplı Luis Aragones vardı. Bir diğer aday ise beki de en az şans tanınan isim; henüz elle tutulur başarısı olmayan Diego Simeone idi. Madrid yönetimi beklenmedik bir şekilde Simeone'yi takımın başına getirdi ve belki de farkında olmadan bir devin tekrar doğuşununda  başlangıcını yapmış oldu.

Fernando Torres Diego Simeone'nin kaptanlığını yaptı.

     Futbolculuk döneminde o zamanın liberolarından farklı olarak oyunu iki yöne de çok iyi oynayan, hırslı, mücadeleci, asla pes etmeyen, tekmeye çekinmeden kafa uzatan Simeone, bu karakterinin aynısını adeta elinde bir doğaüstü güç varmışçasına takımına aşıladı. İlk senesinde takımı kaldığı yerden çok güzel devam ettirip Avrupa Ligi’ni ve UEFA Süper Kupası'nı kazandıran teknik adam ikinci sezonunda yavaş yavaş kendi karakterini yansıtarak Kral Kupası Finalinde ezeli rakiplerini deplasmanda adeta sahadan silerek  yıllar sonra Bernabeu'da hem galip gelen hem de Kral Kupa’sına uzanan taraf oldular. Bu yıllardır galip gelemeyerek üzdükleri ve fakat taraftarlarına verilebilecek en güzel hediyelerden biriydi şüphesiz ki. Hatta Simeone bu anı hayatımda yaşadığım en güzel andı diyerek tarif etmesi, başarının Madrid'in kırmızı-mavi yakası için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yetiyor sanırım. Geçtiğimiz sezonun sonlarında gördüğümüz mücadeleci futbolun üstüne bu sene biraz daha koyan deplasmanlarda kazanmasını öğrenen iç sahada taraftarının mükemmel desteğiyle rakiplerini 90 dakika baskı ile adeta boğan, tam anlamıyla takım oyunu nasıl olur bize gösteren bir Madrid izliyoruz.
Atletico Madrid  İspanya Kral Kupası'yla


     Peki Simeone nasıl yaptı bunu?

     Takıma ilk geldiğinde Atletico'nun ne düzgün bir 11'i ne de mücadele edecek güçte topçular vardı. İlk ve en önemli işlerinden birisi sağ bek sıkıntısı çeken takıma aslen sağ açık olan Juan Fran'ı adapte etmek oldu. Sol beki ise Felipe Luis'e teslim ederken önüne Arda'yı koyarak çok iyi uyumlu bir ikili elde eden başarılı teknik adam bununla yetinmeyip koşmayan defansa gelmediği için sık sık eleştirilen Arda'ya komple bir açık oyuncusu nasıl olduğunu da öğretti. Şimdi ise Arda'yı hem gol atıp asist yaparken hem de defansına yardım ederken görebiliyoruz. Orta sahanın ortasında sıkıntı yaşayan takımda Tiago'nun yanına daha önce ki oyuncularından Gabi'yi alan ekibin kalesini Chelsea'den 3. sezondur kiralık olarak takımda yer alan Curtois korurken, sağ kanat ise Simeone'nin Milan’ın ısrarla istemesine rağmen satılmamasını istediği Raul Garcia ve İspanyan'nın yeni yıldızlarından Koke'ye verdi. Madrid ekibi  forvet seçiminde ise tam anlamıyla dünyaya ders veren bir tutum gösteriyor. 2006'dan beri sırasıyla Fernando Torres, Agüero, Falcao, Diego Costa gibi hem genç hem de üst düzey yetenekli forvetleri kadrosuna katmasını bilen ekip, sahip olduğu gözlemci ekibi sayesinde bulup yetiştirdiği futbolcularla Avrupa'nın forvet fabrikası konumuna geldi.

Fernando Torres ve Sergio Agüero


     Bu sezon kimsenin beklemediği, her an yarıştan kopacak diye düşünülen Atletico Madrid, puan tablosunda geri düştüğü zaman bile bir an olsun yarışta geriye düşmeyip kendi maçlarına odaklanıp 1.sıraya oturmasını bildi ve oradan da kalkmaya da niyeti yok gibi. Ligde son 3 maça girerken en yakın takipçisi Real Madrid'in 3, Barcelona'nın 5 puan önünde olan ekip son maçını da Barcelona yapacak. O maça kadar puan kaybetmeyeceklerini düşündüğüm Atletico Madrid'in bu sezon aralarında 6 maç oynadıkları ve Barcelona'ya daha hiç yenilmediklerini de düşünerek son maçta en kötü berabere kalıp Katalunya'da kupaya uzanarak geçen sezon Bernabeu'da yaptıklarını bu sene de Nou Camp'da yaparak taraftarına tadılması güç bir mutluluk ve İspanya Ligi şampiyonluğunu vereceklerini düşünüyorum. Bugün oynanacak Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nde ise Chelsea’nin karşısında  turu geçmesini istediğim taraf Madrid ekibi. Atletico Madrid, finale çıkması durumunda Lizbon’da finalde dün 4-0 gibi net bir skorlar Almanya’da Bayern Münih’i eleyen Real Madrid’in rakibi olacak ve bir Madrid derbisi yaşanacak. Bu sezona bakarsak  şanslar eşit olacaktır ama bütün gönüllerin bu performanslarıya kırmızı-mavi-beyaz tarafta olacağı kesin gibi. Sonuç ne olursa olsun ister La Liga şampiyonluklarını kaybetsin ister bu gece Şampiyonlar Ligi’nden elensinler  şimdiden büyük takımların kıskandığı ,küçük takımların başarılarına imrendiği bir takım oldu. Simeone'nin ekibi başarılarının devamını getirmesi, futbolun sadece para, süper yetenekler, dev stadyumlar değil takım oyunu  ve futbol ruhu olduğunu göstermeye devam etmesi herkesin temennisi olacak.



21 Şub 2013

San Siro'da futbol kazandı

Milan, San Siro'da Barcelona karşısında oynadığı akıllı oyun ve aldığı 2-0'lık galibiyetle biz daha ölmedik dedi. Tur için Barcelona hala favori olarak gözükse de Milan şu an için ilk 90 dakikayı 2-0 önde kapattı, hem de gol avantajını da rakibine kaptırmadı. Milan'ın başında Arséne Wenger olsa, o da böyle derdi muhtemelen.
Goller Gana milli takımının iki yıldız oyuncusu Boateng ve Muntari'den geldi.
Rekabet anlamında da futbolun kazandığı bir gece oldu. Hep Barça hep Barça nereye kadar?
Milan savunması Messi'nin ayağına ceza sahasında top değdirmedi. Hatta ve hatta ceza sahası içerisinde Barcelona adam akıllı tehlike bile yaratamadı. Catenaccio bir kez daha Total Futbolu çaresiz bıraktı. Hakemin katkısı vardır, yoktur tartışılır. Futbol zaten böyle güzel ve anlamlı.
Mario Balotelli ise inanan bir insanın cennete kavuşması gibi Milan'a kavuşmuş bir görüntü sergiledi tribünde. Kesinlikle çok seviyor Milan'ı. Zaten yıllar önce Inter forması giyerken Milan-Roma maçında yanlış hatırlamıyorsam Milan kale arkasındaydı. Balotelli, Barça maçında yanında sevgilisi ve arkadaşları-kardeşleriyle birlikte maç boyunca eğlendi, eğlendirdi. Oynayamadığı bu maça bir şekilde dahil olmayı başardı. Dakikalar 91'i gösterirken Türkiye tribünlerinde "çıldır" olarak tabir edilen tribünsel hareketi gerçekleştirdi etrafındaki insanlarla.
San Siro'daki on binlerce Milan taraftarı ise şampiyon olmuşcasına coşkuluydu. Uzun zamandır böyle görmemiştim Milan tribünlerini(şampiyon oldukları son sezon dahi).
2013 yılında Milan ligde 17 puan(7 maçta 5 galibiyet 2 beraberlik) toplayarak şu ana kadar bu yıl için Serie A'nın en iyisi olmayı başardı. Çok sürpriz bir oyun olmadı Milan açısından. Sürpriz olan Barcelona'nın üretken olamamasıydı.
Maçın en özel oyuncusu Massimo Ambrosini'ydi. 36 yaşına gelmesine rağmen futbolun belki de en kritik mevkinde, orta sahanın orta sahasında 95 dakika hatasız oynadı, takımını yönetti, hakemle oynamadı ve galibiyeti hak etti.
Şimdi kısa bir ara...
12 Mart'taki rövanş maçında görüşmek üzere.

19 Şub 2013

Carles Puyol'un Rossoneri aşkı

Şampiyonlar Ligi'nde artık gelenek haline gelmiş bir eşleşme(Milan-Barcelona) bu sezon son 16 turunda gerçekleşti. Barcelona'nın son zamanlarda bütün rakiplerine karşı kurmuş olduğu üstünlük Milan'a karşı da geçerli. Muhtemelen turu da favori olan Barcelona geçecek. Belki Balotelli oynayabiliyor olsa ibre biraz olsun Milan'a dönerdi.

Barcelona kaptanı Carles Puyol maçtan önce San Siro'da yaptığı basın toplantısında Milan'a olan sevgisini de dile getirdi:
"Milan sezona iyi bir başlangıç yapmadı, fakat şu sıralar iyi bir form yakaladılar. Zor bir maç olacak. Milan saygıyı hak eden bir kulüp. Çok önemli oyuncularını sattılar ve şu an daha genç bir takıma sahipler. Belki tecrübe anlamında eskisine göre daha az tecrübeliler, ancak yeni bir ekip oluşmak üzere. Hepimiz zor bir maç olacağını düşünüyoruz. Milan'ın bütün hücumcuları yetenekli, ayrıca hepsi önemli bir kulüp için forma giyiyor.
Barcelona'yla oynamadığı sürece ben Milan'ı desteklerim. Bu kulübe karşı büyük bir hayranlığım var. Eğer ki Barcelona'dan ayrılırsam sadece Milan'a gitmek isterim diye daha önce de söylemiştim. Ancak, bugün için görünen futbolu Barcelona'da bırakacağım. Bojan'la da arkadaş olarak hala görüşüyoruz. Serie A'da fazla forma şansı bulamıyor, fakat o mükemmel bir oyuncu ve ileride Milan için çok önemli bir isim haline gelecek."

Geçtiğimiz sezon iki kez eşleşen Milan ve Barcelona'nın San Siro'da oynadığı grup maçından önce de Puyol Milanello'da bir hayli vakit geçirmiş ve arkadaşı Maldini'yle de görüşmüştü.

İki kulüp arasındaki ilişkiler zaten yıllardır iyi. Demetrio Albertini de şimdiki iyi ilişkilerin tohumlarını atan isimlerden.

22 Kas 2012

Şampiyonlar Ligi'nde Beşinci Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Kiev-Paris Saint Germain(0-2) maçında Lavezzi PSG'yi bir üst tura taşırken Dinamo Kiev de geleneği bozmayarak UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazandı.

Porto-Dinamo Zagreb(3-0) maçında Hırvatlar gruptaki ilk gollerine çok yaklaştılar ancak bu sefer de direk ve rakip savunma çizgi üzerinde izin vermedi! Portolu futbolcular maçı izlemeye gelen az sayıda taraftarı unutmayarak üç tane jeneriklik golün altına imza attılar.

B Grubu
Arsenal-Montpellier(2-0) maçı sonrası The Gunners adını bir üst tura yazdırırken Fransızlar Avrupa kupalarından elendiler. Zaten geçen sezon Ligue 1'de kendilerini şampiyon yapan gol yememe taktiği Arsenal ve Schalke'nin olduğu grupta tutmazdı.

Schalke-Olympiakos(1-0) maçında atılan tek golün sahibi Fuchs takımını son 16'ya sokarken rakibini de UEFA Avrupa Ligi'ne yolladı. Ayrıca Çarşamba gecesi atılan kötü gol yok!

C Grubu
Anderlecht-Milan(1-3) maçında Mexes eski takım arkadaşı Ibrahimovic'e nazire yaptı. Ancak iki golün birer hafta arayla gelmesi Mexes'in golünün özgünlüğü yok tartışmalarına yol açtı.

Zenit-Malaga(2-2) maçıyla birlikte Hulk'un ne kadar doğru bir transfer tercihi yapmış olduğunu bir kez daha gördük!




D Grubu
Ajax-Borussia Dortmund(1-4) maçı da Dortmund'un "97" ruhunu bozamadı. Hoesen ise gecenin en güzel aşırtma golünü attı.

Manchester City-Real Madrid(1-1) maçında City elendi Real ise Dortmund'un gerisinde kalmaktan kurtulamadı. Maviler geleneği bozmadılar ve Ethiad'da penaltı kazanmayı bir kez daha başardılar.




E Grubu
Nordsjaelland-Shaktar Donetsk(2-5) maçında Luiz Adriano fair-play açısından sınıfta kaldı. Onun haricinde gerisi bildiğiniz gibi.

Juventus-Chelsea(3-0) maçı Di Matteo'yu koltuğundan ederken son şampiyonu da büyük bir ihtimalle grup dışına itti.



F Grubu
BATE Borisov-Lille(0-2) maçında Fransızlar rövanşı aldı. BATE irtifa kaybetmeye devam ediyor.

Valencia-Bayern Münih(1-1) maçında iki taraf da birbirini üzmek istemedi. Barragan biraz çabaladı Mestella'daki taraftarı üzmek için ancak Feghouli buna engel oldu. İki takım el ele bir üst tura çıktı.

G Grubu
Benfica-Celtic(2-1) maçında gruptan çıkma avantajı ev sahibine geçti ancak bir sonraki maç Camp Nou'da.

Spartak Moskova-Barcelona(0-3) maçında Katalanlar hem gruptan çıktılar hem de Rusları Avrupa dışına ittiler. Bu sefer işi sıkı tutup işi 40 dakikada bitirdiler.

H Grubu
Cluj-Braga(3-1) maçının sonucu hem Romenleri hem de Galatasaraylıları sevindirdi. Braga Avrupa dışında kaldı!

Galatasaray-Manchester United(1-0) maçında  Manchester United'ı kendi sahasına -neredeyse maç boyu- hapsetmek bu galibiyetin anahtarı oldu. Sir Ferguson bir kez daha Türkiye'den eli boş ayrıldı.

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde Dördüncü Haftanın Notları

21 Kas 2012

Avrupa'da Baharı Görebilmek (Son Sözümüzü Daha Söylemedik)



     Tarih 2 Ekim 2012. Galatasaray grubun ilk maçında Manchester'a karşı oynayabileceği en iyi futbolu oynamış, iki topu direkten dönmüş bir de penaltısı verilmemişti. Oyun umut vericiydi alınan mağlubiyete rağmen. Ancak 2 Ekim'de Arena'ya Avrupa'nın en iyi kontra atak takımlarından Braga geldi neredeyse pozisyon vermeden 35% ile topla oynayarak 2-0 yendi Galatasaray'ı. Stattan 3 Ekim'de çıkan 4 kişiden biriyim. Gruptan nasıl çıkarız hesaplarını yaparken saati unutmuşuz güvenliğin kardeş gidin de biz de gidelim diye seslenmesiyle çıktık Arena'dan.


     Orada şunu söylemiştim: Cluj'dan alacağımız 4 puan, Manchester'ın Arena'ya 12 puanla gelmesi bizi 2.liğe taşıyacak. 8-10 puan arasında alacağız ve gruptan çıkacağız. İlk öngörülerim çok şükür ki gerçekleşti. Manchester 12 puan ve lider. 2.Galatasaray 7 puan ikili averajda Cluj'dan üstün. 3.Cluj 7 puan ve sonuncu Braga 3 puanda kalarak Avrupa'da havlu attı.



    Maçın ilk yarısının nasıl geçtiğini şahsen ben anlamadım. Welbeck'in yarattığı tehlikeler ve Powell'ın üst direkten dönen kafa vuruşu harici oyunun kontrolü bizdeydi. Hamit ve Amrabat ileride yalnız kalmasalar ilk yarıdan üstünlüğü ele geçirebilirdik. Amrabat rüzgar gibi giderken Rafael'in müdahalesi net penaltıydı. Selçuk'un ortasında defansın eline çarpan top bence penaltı değildi.


     İkinci yarıya daha baskıyı bilerek başladı Galatasaray özellikle golden önceki pozisyonda metrekare içerisinde 1 Manchesterlı'ya 4 Galatasaraylı düşüyordu. Derken Eboue'nin orta yapacağını anlayan Melo geçen sezondan sonra bizleri mahrum ettiği koşuyu yaptı ve kafa vuruşunu Lindegaard kornere çeldi. Kornerde 'Emek hırsızı' Burak Yılmaz'ın ( 5 maç 5 gol ) kafa vuruşu Rafael'in boyunu aştı ağlarla buluştu.


     Emre Çolak'ın girmesiyle ufak çapta da olsa kabus görmemize rağmen süreyi de akıllıca kullanarak 'yedek' Manchester'ı Arena'ya gömdük. Maçın adamlarına gelirsek 1.sıra Hamit'in. Bütün maç tercih hataları hariç hatasız oynadı, ikinci yarıda gelişine vurduğu füze üst direkten döndü. Riera muazzam oynadı tek kelimeyle muazzam bundan iyisi Roberto Carlos. Amrabat geldiğinden bu yana en iyi oyununu oynadı Elmander'in durgunluğu olmasa maçın adamı olacaktı. Melo geçen sezondan esintiler sundu basit oynaması gerektiğini hatırladığında her şey daha güzel olacak. ( Melo iyi=Galatasaray iyi) Semih toparlayıcıydı. Muslera zamanında çıkarak toplara gerekli müdahaleleri yaptı. Sıra geldi 5 Aralık'taki Braga deplasmanına.

Hesaplar: -Galatasaray yenerse isterse Cluj 100 atsın Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray ve Cluj aynı sonuçları alırsa yani 2 maçta berabere biter ya da Cluj ve Galatasaray kazanırsa/kaybederse Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray mağlup olur ve Cluj puan çıkarırsa Cluj çıkar.

     Ortaya 70% Şampiyonlar Ligi 2.turu, 30% Uefa Avrupa Ligi'nde devam şeklinde tablo çıkıyor. BU ARADA DENİZ BANK'IN MANCHESTER'A SPONSOR OLDUĞU UNUTULMASIN!..

                                                  BEYLER ŞİKENİN KANITI :(
 

19 Kas 2012

Tek Yol Galatasaray

   1993-1994 sezonu Şampiyonlar Ligi eşleşmesi: Manchester United - Galatasaray. O zamanlar 8 takım alınıyor lige, yani turu geçen çeyrek finale kalacak. İlk maç şaşırtıcı şekilde 3-3 bitiyor. Arif'in Şımaykıl değil bütün Maykıllar gelse kurtarılamayacak golü daha sonra bir internet fenomenine dönüşüyor ve yıllar sonra Arif'in Mençıstar'a attığı golü arayan adam bir süre suni gündemimizi meşgul ediyor. 20 Ekim'deki maç kadar olmasa da 3 Kasım'daki maç da olaylı geçiyor ve çok konuşuluyor. Şekil Cantona ta o zamanlar Türk polisinin copunun tadına bakıyor, Suat maç sonunda karısını istiyor, Şampiyonlar Ligi'nin statüsü değişiyor, 20.000'lik stadda 50.000 kişi gören Avrupa'da Ali Sami Yen Cehennemi algısı başlıyor, Ferguson bir günde çöküyor, kısacası Manchester için Şampiyonlar Ligi için başlayan yol Galatasaray'da bitiyor.

   Bugün belki rakip açısından o günkü maçın ciddiyeti yok, alttan çok sular aktı. Rotasyon amaçlı genç oyuncuları oynatacaklar. (Gerçi genç dediğimiz adamlar da, Chicharito, Wellbeck, Valencia falan.) Ancak bizim için durum öyle değil, düşüncemiz belli; tek yol Galatasaray, tek yol galibiyet!

9 Kas 2012

Şampiyonlar Ligi'nde Dördüncü Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Kiev-Porto(0-0) maçı misafir takımı bir üst tura taşırken Jackson Martinez-Koval düellosuna da ev sahipliği yaptı.

Paris Saint Germain-Dinamo Zagreb(4-0) maçında verdiği dört gol pasıyla Ibra-Kadabra Benficalı Carlos Martins'in rekoruna ortak oldu. Zagreb temsilcisi ise bırakın puan almayı gol atabilecek gibi durmuyor.



B Grubu
Olympiakos-Montpellier(3-1) maçındaki tribün atmosferi bu haftanın en başarılı performanslarından birisiydi. Aynı şekilde deplasmana gelen Montpellier taraftarları da bambaşkaydı. Pire halkının birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu şu günlerde gelen galibiyet ise Yunanlar için bir hayli keyif vericiydi.




Schalke-Arsenal(2-2) maçıyla birlikte Arsene Wenger kış sezonunu klasikleşen bir şekilde iki metre uzunluğundaki montuyla açtı. Schalke cephesindeyse Klaas-Jan Huntelaar kaşla göz arasında golünü atmayı başardı. Sonuçta adamın ismi afili.



C Grubu
Milan-Malaga(1-1) maçında Alexandro Pato havada asılı kaldı; Malaga gruptan çıkmayı garantiledi.

Anderlecht-Zenit(1-0) maçında Belçika temsilcisi sonunda gol atmayı başardı ve üç puanla tanıştı. Rus ekibindeyse Hulk'un eksikliği hücum gücünü ortadan kaldırdı.

D Grubu
Manchester City-Ajax(2-2) maçında Mancini ve ekibi niyetlerini iyiden iyiye belli ettiler; yoksa 17 dakikada kendi evlerinde 0-2 geriye düşmelerinin başka bir açıklaması olamaz: "EPL yeter de atar bize!" Ayrıca De Jong büyük oynuyor!

Real Madrid-Borussia Dortmund(2-2) maçıyla birlikte sarı-siyahlılar 96-97 sezonuna bir adım daha yaklaştı.



E Grubu
Chelsea-Shakhtar Donetsk(3-2) maçı Oscar'ın muhteşem golü, Pyatov'un ikramları, Willian'ın tek dokunuşları ve Moses'in kafasından ibaret değildi ama bundan çok daha fazlası da değildi.

Juventus-Nordsjaelland(4-0) maçında Marchisio bir maestro gibiydi desek yanlış olmaz. Pirlo Ç. sakalları hala kesmemiş.

F Grubu
Bayern Münih-Lille(6-1) maçı Claudio Pizarro'ya asist yapma mücadelesi şeklinde geçildi. Lille ise hala puansız.

Valencia-BATE Borisov(4-2) maçıyla birlikte Belarus temsilcisinin gruptan çıkma iddiası halen sürüyor. Fakat ikili averaj diye de bir şey var!

G Grubu
Benfica-Spartak Moskova(2-0) maçı bir kez daha gösterdi ki Emenike yoksa gol de yok! Cardozo ise İber Yarımadası'ndan taşınma planlarını yapmaya başladı. İstikamet: Ada!

Celtic-Barcelona(2-1) maçı sonrası yeşil-beyazlılar: "Bizim işimiz pasla değil, golle; bunu ilk maçta da dile getirdik anlamadınız. Alın topunuz sizin olsun!"



H Grubu
Braga-Manchester United(1-3) maçı sonrası United liderliği garantiledi; son iki maç rölantide. Estadio Municipal de Braga'ya sonunda iskele de kurulmuş.

Cluj-Galatasaray(1-3) maçı Hamit Altıntop'un sonu gelmeyen asist girişimlerine sahne oldu. Ayrıca bir kez daha görüldü ki Cluj Karabükspor'dan hallice.

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları

25 Eki 2012

Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Zagreb-Paris Saint Germain(0-2) maçı Zagreb temsilcisinin sıfır çekmeye bir adım daha yaklaştığı başka bir maç oldu. Sanırım yanlış geldiler. Gol atabilecekleri bile meçhul. Bu arada parayla saadet oluyormuş.

Porto-Dinamo Kiev(3-2) maçında Jackson Martinez attığı iki golle gelecek sezon Chelsea'ye transferini garanti altına aldı. 


B Grubu
Arsenal-Schalke(0-2) maçının ardından Schalke her kulvarda varım dedi. Gunners cephesi ise Norwich maçının etkisinden çıkamamış gibiydi.

Montpellier-Olympiakos(1-2) maçı Yunan ekibi gecenin güzel geri dönüşlerinden birine imzasını attı.


C Grubu
Zenit-Anderlecht(1-0) maçında Zenit tek attı(hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir Fotomaç misali).

Malaga-Milan(1-0) maçında son saniyede oyuna giren Onyewu eski takımı karşısında galibiyette büyük pay sahibi oldu. Joaquin hafta sonu Valladolid maçının ardından bu maçta da "penaltı kaçırmak benim işim" dedi.


D Grubu
Ajax-Manchester City(3-1) maçı sonrası Roberto Mancini "Bu benim hatam. Takımı iyi hazırlayamadım." Yani parayla saadet olmaz dedi.

Borussia Dortmund-Real Madrid(2-1) maçında C. Ronaldo'nun gol sonrası tribünlere yaptığı sakin olun hareketi maçın son düdüğüyle anlamını yitirdi.


E Grubu
Nordsjaelland-Juventus(1-1) maçının ardından grupta üç beraberliğe ulaşan Juventus 82 Dünya Kupası şampiyonu İtalya'ya nazire yapmaya çalışıyor gibi. Nordsjaelland ise grupta ben de varım dedi.

Shakhtar Donetsk-Chelsea(2-1) maçında son şampiyon sahadan silindi. Shakhtar ise grupta liderliği söke söke almayı başardı. Anlaşılan bu sefer Lucescu zamanında Galatasaray'ın başındayken yaptığı gibi altı beraberlikle gruptan çıkmaya çalışmayacak.

F Grubu
BATE Borisov-Valencia(0-3) maçında BATE'yi rüyadan "karabasan Soldado" uyandırdı.

Lille-Bayern Münih(0-1) maçında görüldüğü üzere Fatih Terim çok haklı: "Avrupa'da her gün yağmur var." Bayern Münih de bu yağmurda oynamaya alışkın. Zira Lille'i geçerken yağmura rağmen(!) hiç zorlanmadılar.

G Grubu
Spartak Moskova-Benfica(2-1) maçı bir kez daha gösterdi ki Spartak gol atmayı da yemeyi de çok seviyor. Maçın sonunda çıkan ufak çaplı gerginlik ise insanın aklına ister istemez yıllar önce Roma-Galatasaray maçında çıkan arbedeyi ve Gaziantepsporlu Lima'yı getiriyor.

Barcelona-Celtic(2-1) maçında -İsa figürünü andıran tipiyle- Samaras yine golünü attı ancak son sözü Barcelona söyledi.


H Grubu
Galatasaray-Cluj(1-1) maçında Dany kaçırdı Semih tuttu. Rumen takımının hocası Ioan Andone'nin maçtan sonra işine son verildi. Ancak bu durumun maçla bir ilgisi yoktu. Ligde alınan kötü sonuçlar yüzünden hocanın ipi çekildi. Galatasaray bu sezon ilk puanıyla tanıştı tanışmasına da uzun yıllardır hasret kaldığı galibiyete henüz ulaşamadı.

Manchester United-Braga(3-2) maçı Salı gecesinin en iyi geri dönüşüne sahne oldu.









Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları

5 Eki 2012

Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları


A Grubu
Dinamo Kiev-Dinamo Zagreb(2-0) maçında Zagreb temsilcisi Dünya Kupası’na Asya kontenjanından katılan "Çin"vari tutumunu sürdürdü. Dinamo Zagreb bu sezonun bir numaralı “sıfır çekme” adayı.

Porto-Paris Saint Germain(1-0) maçı Lavezzi’nin isyanı oldu. 73. Dakikada oyuna girip 80. dakikada oyundan alınan Lavezzi’nin isyanını üç dakika sonra James Rodriguez duydu ve PSG’nin biletini harika bir golle kesti.


B Grubu
Arsenal-Olympiakos(3-1) maçında Ramsey’in son dakika golü bu sefer bir ünlüyü öldürmedi. Pire temsilcisi ise henüz galibiyetle tanışamadı.
Schalke-Montpellier(2-2) maçında Schalke 10 kişi kalmış rakibinden son dakikada gol yemeyi başardı ve Arsenal’le beraber grubu domine etme şansını elinin tersiyle itti.

C Grubu
Zenit-Milan(2-3) maçı sonrası Zenitli futbol severlerin kafası bir kez daha karıştı: “Parayla saadet oluyor mu, olmuyor mu?” Milan cephesindeyse El Shaarawy ve Emanuelson haricinde gol atacak yeni isimler aranıyor.

Anderlecht-Malaga(0-3) maçından sonra bir kez daha anladım ki para Malaga’ya yaramış. Milan maçının yıldızı Proto’nun çabaları bu sefer Anderlecht’e yetmedi. Eliseu ise öyle güzel iki gol atmış ki…

D Grubu
Ajax-Real Madrid(1-4) maçı Ricardo Kaka’nın yükselen formuyla Cristiano Ronaldo’nun şahsi şovuna sahne oldu. Benzema’nın attığı gol ise maçın en güzel hareketiydi.

Manchester City-Borussia Dortmund(1-1) maçında oyunda sadece on dakika kadar yer alan Mario Balotelli penaltı öncesi ve sonrasında Weidenfeller ile yaşadığı diyaloglar nedeniyle maçın önüne geçmeyi başardı. Sonuç olarak Mario sürrealist tavrından vazgeçmiş değil.



E Grubu
Nordsjaelland-Chelsea(0-4) maçında Danimarkalılar –Kiev-Zagreb maçının bir gün öncesinden- Dinamo Zagreb’e yalnız değilsiniz mesajı yolladı. Chelsea ise yarı sahada çift kale maçtan hallice bir oyunla İskandinavya seyahatini tamamladı.

Juventus-Shaktar Donetsk(1-1) maçı kale arkası bilet fiyatlarını protesto eden Juve taraftarının isyanı oldu.

F Grubu
BATE Borisov-Bayern Münih(3-1) maçı Manuel Neuer’in çaresizliğini anlatan doksan dakikalık bir sanat filmi gibiydi. Giriş kısmında Kroos’un boş kaleye yollayamadığı top; gelişme kısmında savunma hatalarıyla örülü Bayern savunması ve sonuç kısmında Ribery’nin umut veren golü vardı. Ancak final sahnesi bir hayli vurucu oldu seyirci açısından: Bressan’ın kontra topla gelen golü ve “Neuer’in Büyük Çaresizliği”.

Valencia-Lille(2-0) maçı Dinamo Zagreb’e destek maçı mahiyetindeydi. F Grubunun açık ara en kötü futbolunu oynayan Lille Şampiyonlar Ligi’nde “sıfır çekme”ye bir adım daha yaklaştı.

G Grubu
Spartak Moscova-Celtic(2-3) maçı Celtic’in Şampiyonlar Ligi’ndeki deplasman maçlarındaki 11 maçlık mağlubiyet serisinin sonu ve turnuva tarihindeki ilk deplasman galibiyeti oldu.

Benfica-Barcelona(0-2) maçında Carles Puyol’un kırılan kolu Barça’nın üç puan sevincini gölgeledi.

H Grubu
Cluj-Manchester United(1-2) maçı da Van Persie’ye yaradı, Rooney’nin sakatlıktan dönmesi de…

Galatasaray-Braga(0-2) maçı da Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki altı yıllık galibiyet hasretini dindiremedi. Braga ise üzerine gelen takımlara karşı ne kadar etkili bir futbol oynadığını bir kez daha gösterdi. Bakalım Old Trafford’da üzerine gelen Manchester United’a kaç tane atacaklar(!).

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

22 Eyl 2012

'Kaybetmek kolay, kazanmak olay'

     Bundan tam 6 sezon önceydi Galatasaray'ın kupa 1'deki son grup maçı. Gruptan çıkma şansı yoktu ancak galibiyetle veda etmek herkesin ümidiydi. 2005-2006 sezonunda eldeki malzemeyle harikalar yaratan, şampiyonluğu son haftaya kadar kovalayıp 83 puanla takımı şampiyon yapan Gerets diğer sezon takımın düşüşünü önleyememişti. Hücumda Allah ne verdiyse, arkada toparlayıcı Saidou formülü tek sezonluk mutluluk yaşatmıştı. Ancak sonraki sezon takım 56 puanda kaldı. Haliyle Türkiye şartlarında İliç-Hasan Kabze-Hakan Şükür-Ümit Karan dörtlüsünü oynatabilecek yegane adam Eric Gerets gönderilmişti.


       Inamotolu, Carruscalı kadrosuyla Liverpool, Bordeaux, PSV ile beraber C grubunda yer aldı Avrupa Fatihi. 6 maç sonunda 4 puan toplayabilen takımdan akılda kalanlar yeni yeni parlayan yıldız Arda Turan'ın Bordeaux maçında rakibine kafa atıp kırmızı kart görerek Zidane'a selam çakmasıydı.


         O sezonu müteakip 5 sezon boyunca -bir zamanlar en fazla katılanlar listesinde üst sıralarında yer aldığı- Şampiyonlar Ligi'nde gruplara kalamadı. 2008-2009 sezonunda 2-0 öndeyken kaybedilen, Harry Kewell'ın stoper oynadığı Hamburg maçı kaybedilmese kupa 2 belki de 2.defa Türkiye satıhlarına gelecekti. Feldkamp, Skibbe, Rijkaard, Hagi, Bülent Ünder derken Galatasaray 2010-2011 sezonunu 14 galibiyet 4 beraberlik 16 mağlubiyetle ligi 14.sıralardan dönerek 8.bitirdi. Kupa 1'de oynamak artık eski anılarda kalmıştı.



         20 Mayıs 2011 Galatasaray için, Galatasaraylılar için yitirilen ateşin ilk kıvılcımıydı. İlk gelişinde 4 sezon üst üste ligin ilk basamağını parselleyen, UEFA kupasını kazanan, Fiorentina'ya İtalya kupası finali oynatan, Milan'ı çalıştıran, 2.gelişindeyse Zulümpiyat Stadı'na maruz kalarak kötü ayrılan İtalyanların Grande'si, bizim imparatorumuz Fatih Terim geri dönüşe karar vermişti. Ünal Aysal yönetimi toparlanmak isteyen Galatasaray'da Florya'nın anahtarının tek bir kişiye emanet edilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. O kişi de taşın altına elini soktu.



         2011-2012 sezonuna yeni transferlerle girildi. Takım imparatorun istediği gibi oynayamadı ilk 3-4 hafta. Fakat şu söz çok önemliydi: 'Ben yenildiğinde bile taraftarının başını öne eğmeyecek bir Galatasaray yaratmak istiyorum.' Nitekim imparatorluktan sensei'liğe adım adım geçen Terim'in bu sözü cimbomun tüm sezonki futboluna sirayet etti. Nihayet beklenilen şampiyonluk da geldi. Galatasaray için şampiyonluk hep önemliydi ama amaç değil araçtı.



        19 Eylül 2012 tarihi kimileri için bir geri dönüştü. Kimileri için özlenen sevgiliye kavuşmaktı. 1993 yılında şerefli mağlubiyetlerden palazlanmaya geçiş evresindeki Türk futbolunun Avrupa'daki yüzü Galatasaray şok bir biçimde İngiliz devi Manchester'i elemiş ve Şampiyonlar Ligi statüsünü değiştirtmişti UEFA'ya. 13 sene sonra rakip yine Manchester, stad yine Düşler Tiyatrosu yani Old Trafford'du. Galatasaray bir sürü pozisyona girerek bir o kadar da kalesinde görerek, bütün maç saldırarak 1-0 kaybetti. Hakem Wolfgang Stark böyle istemişti. Ancak maçla ilgili herkesin memnun olmadığı tek şey bu oyunla nasıl puan alınamadığıydı. Yenilmişti Galatasaray ama Manchester'a boyun eğmemişti. Kimi zaman yarı sahasına hapsetmişti. Terim'in sözündeki gibi yenilmişti ama taraftarı gururluydu.



        Yine Terim'in yazıya başlık olan ve birkaç yerde telaffuz ettiği, benim de hayat felsefem olan cümleyle bitireyim yazıyı:

         Kaybetmek kolay, kazanmak olay...

20 Eyl 2012

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Zagreb-Porto(0-2) maçında tribünler boş kaldı. Şampiyonlar Ligi'nde alışık olmadığımız bir görüntüydü.

Paris Saint Germain-Dinamo Kiev(4-1) maçında parayle saadet geldi. Disiplin paraya boyun eğdi.

B Grubu
Montpellier-Arsenal(1-2) maçında Belhanda'nın Panenka Penaltısı girişimi az daha İtalyan eldiven Vito Mannone'nin kucağında kalıyordu. Montpellier taraftarı mağlubiyete rağmen yaşadıkları Şampiyonlar Ligi tecrübesinin keyfini çıkardı. Zaten futbol da böyle bir şey olmalı.

Olympiakos-Schalke(1-2) maçında goller vardı. Bir de Klaas-Jan Huntelaar(böyle uzun uzun yazınca daha afili oluyor)'ın direkten dönen penaltısı.


C Grubu
Milan-Anderlecht(0-0) maçında Silvio Proto Milan ataklarını cesurca savuşturdu. Milano'da büyüyen kriz tribünlerin boşalmasına yol açtı. Boşalan tribünlerden yükselen tepkiler de giderek artıyor. Berlusconi-Allegri-Galliani üçlemesi sıkıntıda...

Malaga-Zenit(3-0) maçında Luciano Spalletti'nin bıyıkları maça bir süre gölge düşürse de genç yetenek Isco'nun golleri futbol severleri kendine getirdi.

D Grubu
Real Madrid-Manchester City(3-2) İspanyol basının deyimiyle "dünyanın en pahalı maçı" oldu. Joe Hart'ın büyük hatası Cristiano Ronaldo'yu yine bir şekilde maçın kahramanı yaptı.


Borussia Dortmund-Ajax(1-0) maçında Dortmund kalecisi Weidenfeller'in uzun süreli orta saha seyahati Ajax hanesine gol olarak dönmedi. Hummels'in ağır aksak penaltısının telafisi Lewandowski'ye düştü.

E Grubu
Chelsea-Juventus(2-2) maçında genç yıldız adayı Oscar Chelsea formasıyla Londra'da gollerle tanıştı. Hazard yine asist yaptı. Buffon ve Pirlo hala yaşlanmamış. Pirlo'nun birazcık sakalları uzamış o kadar.

Shakhtar Donetsk-Nordsjaelland(2-0) maçında sessiz harflerin üstünlüğü göze çarparken bahis dünyasının "Kuzey Yıldızı" Nordsjaelland Şampiyonlar Ligi'nde ben de varım dedi ama yetmedi.

F Grubu
Bayern Münih-Valencia(2-1) maçında Valencia 2001'in rövanşını almak istedi ancak olmadı. Artık gözler Mestella'ya çevrildi.

Lille-BATE Borisov(1-3) maçında Lille bir kez daha Şampiyonlar Ligi takımı olmadığını kanıtladı.

G Grubu
Barcelona-Spartak Moskova(3-2) maçında Lionel Messi ve Tello işbirliği Alves ve Valdes işbirliğini mağlup etti.

Celtic-Benfica(0-0) maçı bu hafta gol sesi çıkmayan tek maç oldu. Rangers'ın yokluğu Celtic'i bir hayli etkilemiş.

H Grubu
Manchester United-Galatasaray(1-0) maçında ortak kanı Wolfgang Stark'ın bir adet bilim kurgu efsanesi olduğu yönündeydi. Alman "Kicker"  gazetesi haklıymış...

Braga-Cluj(0-2) maçında görüldüğü üzere Estadio Municipal de Braga hala "dört dağ içinde".

17 May 2012

2002'nin madalyasız kahramanı: Şenol Güneş

Şu sıralar Trabzon'da "En çok sevilen insan kim?" anketi yapılsa kuşkusuz Şenol Hoca bütün adayları birer birer eleyip açık ara birinciliği elde eder. 2010/2011 yılında şike tartışmaları arasında averajla kaybedilen bir şampiyonluk, aniden hak kazanılan UEFA Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılım hakkı ve grupta gösterilen başarılı performans....

Yukarıdaki konular ışığında az çok Şenol Hoca'dan ve kariyerinden bahsedeceğim; ancak bir Ankaragücü taraftarı olarak bu yazıyı yazdığımın unutulmasını istemem. Gerek çevremdeki Trabzonspor taraftarlarının naif insanlar oluşu, gerekse Ankaragücü taraftarlarına olan sıcakkanlı davranışları beni de Trabzonsporlulara karşı ön yargısız kıldı.

Biraz gerilere giderek bugünü çok daha rahat analiz edebileceğimi düşünerek öncelikle Şenol Güneş'in başarılı kalecilik yıllarından bahsetmem gerekir. Kaleci Şenol'un on beş yıl boyunca kalesini koruduğu Trabzonspor takımı Türkiye Süper Lig'i tarihindeki altı şampiyonluğunun hepsini bu dönemde kazandı. Türkiye A Milli Futbol Takımının da 31 kez formasını giyme başarısı gösterdi. Bunların yanında futbolculuğu döneminde üç adet Türkiye Kupası, altı adet Cumhurbaşkanlığı Kupası ve üç adet de Başbakanlık Kupası kazandı. 1974/1975 sezonunda ilk kez Süper Lig'de mücadele eden Trabzonspor bir sonraki sezon lig şampiyonluğunu elde ettiğinde bunda Şenol'un payı çok büyüktü. 1987 yılında futbolu bıraktıktan sonra 1988 yılında Trabzonspor'da teknik sorumlu olarak çalışmaya başladı ve başarısız bir sezonun ardından Trabzon'dan ayrıldı. Boluspor ve İstanbulspor maceralarının ardından Trabzon'a tekrardan dönen Şenol Hoca 1993 yılından 1997'ye kadar Trabzonspor'un başında görev yaptı. 1996 yılında son maçta Avni Aker'de Fenerbahçe'ye karşı kaybedilen şampiyonlukta elindeki "yetersiz" kadroyu yeterli hale getirmeye çalıştı ve kısmen de başarılı oldu. İntihar eden taraftar ve yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen Fenerbahçe nefreti kaçan şampiyonluğun etkilerini gözler önüne seriyordu. Antalyaspor ve Sakaryaspor'u çalıştırdıktan sonra Şenol Güneş için kulüp kariyerine ara verip ülke kariyerini başlatmak farz olmuştu.

2000 yılında Mustafa Denizli'den sorumluluğu devralan Şenol Hoca Türkiye'nin 48 yıldır beklenen Dünya Kupası macerasını başlatmak için hak kazandı. Sonrası malum...
Dünya Kupası üçüncülüğünde futbolcu tercihleri, taktiksel dizilimi, takım elbisesi de dahil olmak üzere her şeyi sorgulanan hoca efendiliğini bozmadan işini yapmaya devam etti. Hatta Türkiye Avrupalı takımlarla oynamadığı için üçüncü oldu şeklinde aklın mantığın almadığı yorumlar yapılır oldu. Başarıda hiçbir payı yok dendi... Bu eleştirilere en iyi cevabı yine Şenol Hoca verdi. Dünya üçüncülüğü sonrası dağıtılan madalyaların 25 tane olması gerekirken 23 tane olması Şenol Güneş'in canını sıkmış ve boynu bükük kalan malzemeciye Şenol Güneş kendi madalyasını vermişti. Hoca bu durumu: "Bana diyorlar ya sen o başarıda yoktun. Evet şu an bunu ispatlayamam çünkü bana verilen madalyayı ben o dönem milli takımın malzemecisine verdim." şeklinde özetliyor.
2003 yazında FIFA Konfederasyon Kupası üçüncülüğü geldiği sıralarda Türkiye halkı Şenol Güneş'i acımasızca eleştirmeye devam ediyordu. Milli takımı FIFA Dünya sıralamasında 7. sıraya oturtan tek isim olması ya da UEFA tarafından 2002 yılının en iyi teknik adamı seçilmesi nedense çok önem arz etmiyordu tarafsız(!) ana akım medyada. Belki de Trabzonspor'da değil de Galatasaray'da meşhur olsaydı tıpkı Mustafa Denizli'den önceki selefi Fatih Terim gibi işte o zaman bu başarılar dünyada eşi benzeri olmayan başarılar olarak ses getirirdi.
Neyse ben konuya döneyim tekrardan. 2004 yılında milli takımdan ayrılan hoca 2005'te üçüncü kez Trabzonspor'un teknik sorumlusu olarak görev almaya başladı ve başarısız geçen bir sezonun ardından hocanın yolu teknik antrenörlük kariyerinin zirvesini yaşadığı Güney Kore'ye düştü. Üç sezon FC Seoul takımını çalıştırdıktan sonra tekrardan Türkiye'ye dönen Şenol Güneş'in rotası bir kez daha Trabzon'u gösteriyordu.

2009 yılında dördüncü kez yönetmeye başladığı Trabzonspor'da Türkiye Kupası şampiyonluğu, Süper Lig ikinciliği, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez gruplara kalma başarısı gibi çok önemli işler yapan Şenol Güneş futbolda şike operasyonunda da takdire şayan bir sağduyuyla Trabzonspor camiasını elinden geldiğince sakin tutmaya çalıştı. Tabi ki Sadri Şener'e rağmen...
Son zamanlarda hocanın takımı bir kez daha bırakacağı söyleniyor. Hatta kendisi de mücadele edecek gücünün kalmadığını söyledi. Süper Lig'de 2011/2012 sezonun teknik adamı bana göre her türlü zorluğa rağmen takımının başında duran Ulubatlı Kaptan Hakan Kutlu'dur. Ancak Şenol Hoca da bu sıkıntılı günlerde yapmış olduğu sağduyulu ve onurlu açıklamalarıyla Trabzonspor camiasını biraz olsun dizginleyebildiği için yılın iki numaralı teknik adamı olmayı fazlasıyla hak ediyor!
Şampiyonluğun mimarı Fatih Terim mi? Neyse...
Son olarak bana bu yazıyı yazmamda yoğun baskılar yapan çok sevgili Trabzonsporlu kardeşim Sefa Saral'ı buradan saygıyla selamlıyorum. Bir başka Üstünidman yazısında görüşmek üzere.

28 Nis 2012

Elenenler-2: Real Madrid

"Bu turnuva yüzünden saçlarım beyazladı. Ama mutluyum" demişti Real Madrid teknik direktörü José Mourinho, Bayern Münih ile oynadıkları Şampiyonlar Ligi Yarı Final ikinci maçı öncesinde. Mutlu olmamasının imkanı yok zira, Porto ve Inter ile kazandığı kupaya üçüncü bir takım ile bu kadar yaklaşması bile buna yetecekken, bir gece önce Barcelona'nın elenmiş olması işin ekstrası oldu. Fakat işler yolunda gitmedi, mutluluk yerini saha kenarına çömelmiş üzgün bir adama bıraktı. Penaltılara giden maçta, Ronaldo ve Kaka'dan sonra Sergio Ramos da penaltıyı gole çeviremedi.

La Liga'nın kalite itibariyle Premier Lig'i geride bıraktığı pek kaale alınacak bir mesele değil bana kalırsa. Muhtemelen İspanya Milli Takımı'nın başarıları, Barcelona ve R.Madrid'in yanında bu sene Bilbao, Atletico Madrid gibi Avrupa ölçeğinde flaş yerlere gelen takımların olması bu kanıyı iyice besledi. Üstüne üstlük Manchester'in iki kulübü, Arsenal, Liverpool (yoktu) gibi Ada takımlarının bu seneki yurtdışı performansı berbattı. Yine de ben, her iki ligin kalite değerlendirmesinde ağırlığın takımların sezon içi lig durumlarına verilmesi taraftarıyım. Dolayısıyla La Liga'daki Real Madrid-Barcelona baskınlığı, açıkçası yukarıdaki tezin şişirilmiş olduğunu kanıtlıyor.

Bu tartışmayı konumuza şöyle bağlayalım: Geçtiğimiz sene R.Madrid'in eski teknik direktörü Juande Ramos, Mourinho'nun takımının Barcelona karşısındaki 5-0'lık hezimeti sonrası şöyle demişti: "Barcelona'yı yenmelisiniz çünkü Schuster ve ben diğer takımları zaten yeniyorduk." Bu beyana rağmen benim o zamanlar görüşüm, dert şampiyonluk ise, işi Barcelona maçlarına bırakmadan bitirmekti. Geçen sene başaramadılar fakat bu sene oldu. Juande Ramos'un dediklerinin tersine "diğer takımlar"dan alınan puanlar Real ve Barca arasındaki farkı 10'a kadar taşıdı. Arada inişler ve çıkışlara rağmen, Barcelona'yı kendi sahasında mağlup etmeleri de şampiyonluğu neredeyse garantiledi. Dolayısıyla geçen sene yolları ayırmanın eşiğine geldikleri Mourinho için başkan Florentino Perez, "hayatımda yaptığım en iyi iş onu buraya getirmekmiş." demeye başladı.

Lig'de durum bu iken Real, Şampiyonlar Ligi'nden iki sene üstüste yarı finalde elenmiş oldu. Yarı finale nasıl geldiğine bakacak olursak, grup aşamasında Ajax, D.Zagreb ve O.Lyon'un olduğu görece zayıf takımların arasından Real 6'da 6 ile bir üst aşamaya geçti. Bir sonraki turda CSKA Moskova'yı toplamda 5-2'lik skorla mağlup ederek çeyrek finale çıkmaya hak kazandılar. Çeyrek finalde bu sezonun şaşırtıcı takımı APOEL'i toplamda 8-2 ile eleyerek Bayern Münih'in rakibi oldular. Son aşamaya gelene kadar, eflatun beyazlıları kağıt üzerinde zorlayacak herhangi bir takımın olmaması işi kolaylaştırdı görünen o ki. İlginç, bizim takımlara her sene Dinamo Kiev'in çıkması gibi, Real'e yakın dönemde bir ara 7 maç üstüste yenilmeyen O.Lyon yine grup aşamasında rakipti. Fakat Lyon'un altın dönemini geride bıraktığını kendi liginden de biliyorduk.

Yarı finalde kendi liginde işleri pek iyi götüremeyen Bayern Münih ile karşılaşmalarının ŞL için asıl turnusol olacağı açıktı böylelikle. İlk maçta deplasmanda alınan 2-1'lik mağlubiyet, eve avantajlı gitmek anlamına geldi. Fakat ikinci maçta bu kez Real 2-1 yenince, yarım saatlik bir uzatma sonunda, maç penaltılara kaldı. Benim gibi kaleciliği seven bir insan için aslında hiç sevmediğim iki takımın maçını izlemenin ödülü de açıkçası bu penaltılar oldu. Dünyanın en iyi 2 kalecisinin performansı benim gibileri yanıltmadı. 2'şer penaltıyı çıkaran kalecilerden şanslı olan Neuer idi zira Sergio Ramos, geçen sene Mourinho ile penaltı kullanma tartışması yaşamıştı kendisi, Beckham ve Baggio'yu hatırlatır bir penaltı kaçırmayla Real'in umutlarını söndürdü.

Mazur görün, bu kadar hikaye kısımdan sonra birkaç sözle yazıyı bitireceğim. Önce Mourinho'nun Real'in görünümünü değiştirdiğini teslim etmek gerekir. Sezon ortasında takımın kaptanlarıyla kavga etmesi basına yansısa da, aradaki buzlar bir şekilde eridi. Takım hüviyeti geçen seneye nazaran kazanılmış gözüküyordu. Bu sene Altın Top'u alacağını düşündüğüm Ronaldo'nun insanüstü istatistikleri bir kenarda ama tekrarlıyorum, iki yılda takımın iskeleti yerine oturdu. Los Galacticos'un fiyasko haline geldiği dönemin ardından Khedira, Mesut, Di Maria gibi oyuncular takıma adapte olmayı başarabildiler. Elbette sezon başında bizim merakla beklediğimiz ama aslında oynayacaklarına pek de şans vermediğimiz Nuri ve Hamit hayalkırıklığı yarattı. Bir de Benzema vakası var. Başlarda Mourinho'nun Pedro Leon ve Canales gibi istemediği futbolculardan olan Benzema takımın çıkışında kesinlikle pay sahibi. Düşünsenize Mourinho o dönem Hugo Almeida'yı Benzema'nın yerine istiyordu! Neyse ki bu defter de kapandı. Gelecek sene Mourinho yine Real'in başında olmayı en azından Lig şampiyonluğu ile garantiledi. (Alex Ferguson daha emekli olmadığına göre Premier Lig'e dönmeyi düşüneceğini en azından bir seneliğine daha sanmıyorum.)

Şampiyonlar Ligi'nin Barcelona ile beraber en çok gol atan takımı, 9 golle de Çeyrek Final ve üstüne çıkabilen diğer takımlardan daha az gol yiyen Real Madrid, Şampiyonlar Ligi kupasını alma amacını Neuer'in ellerinde bir sonraki seneye bıraktı. Gelecek sezon için en az 3-4 oyuncuyla yolların ayrılacağı aşikar. Yüksek maliyeti dolayısıyla belki yalnızca Milan'ın almayı isteyeceği Kaka'yı ŞL'de 3 gol 5 asistlik performansına rağmen göndermek isteyebilirler. Hamit Altıntop yine "güzide" gazetelerimizi her gün başka bir takımla süslemeye başladı. Raul Albiol-Barcelona söylentileri de var ancak buna pek ihtimal vermemek mantıklı. Xabi Alonso'nun oynadığı mevkiye Nuri monte edilebilecek mi, onu hep beraber seneye göreceğiz. 

Bir sonraki yazıda ŞL finalisti Chelsea'nin sezonuna göz atacağız.

26 Nis 2012

Elenenler-1: Barcelona


Şampiyonlar Ligi Finali için yeni bir El Clasico geliyor havası estirilmişti; iki gece içerisinde İspanya Ligi'nin olası şampiyonunun ve turnuvanın son finalistinin elenmesiyle durum tamamen değişti. Finale ev sahipliği yapacak şehrin takımı, Real Madrid'i safdışı bırakan Bayern Münih, Barcelona'yı eleyen Chelsea'yi ağırlayacak. Her iki takımın finale kadar nasıl geldiğini anlatmadan evvel, Barcelona ve Real Madrid'i kısaca masaya yatıralım.

Önce Barcelona

Barcelona sezona, kupa avcısı teknik direktörü Josep Guardiola'nın takım başında kalıp kalmayacağı tartışmasıyla başladı diyebiliriz. Takımla birlikte kazanmadığı kupanın kalmaması ve başka heyecanlara yelken açma isteği dolayısıyla Guardiola'ya kızmak yersizdi. Öte yandan, kazanabilen birini elden çıkarmayı dünyada hiçbir kulüp yöneticisi istemez; isminiz Mourinho değilse teknik direktörü ikna etmek de o kadar zor gözükmüyor. Guardiola takımdan ayrılırsa, yerine kimin geleceğini saptamak ise epey zor bana kalırsa. Roma'ya ısınma turlarına gönderilen Luis Enrique'nin bu işi yapıp yapamayacağı konusunda soru işaretleri fazlasıyla mevcut. Bu tartışmanın geçtiğimiz hafta iki büyük kulvarda da takımın havlu atması sebebiyle tekrar harlayacağı açık.

Guardiola'nın kulübe büyük katkılarını yadsımadan, özellikle bu sezon kadroya yerinde müdahalelerde bulunamadığını söylemek isterim. Her zaman tartışılan Victor Valdes ilelebet payidar kalacak, onu anladık ve bu politikayı yanlış da bulmuyoruz. Dolayısıyla kaleyi geçelim. Defans hattında o kadar fazla sorun var ki, bu konuda neden kadroya 1-2 ekleme yapılmadı merak ediyoruz. Sağ bekte Daniel Alves'in yedeği yok, göbekte Pique ve Puyol'un yanına aslen defansif orta saha oyuncusu olan Mascherano 1,5 yıldır monte edilmiş, sol bekten yıllardır verim alınamıyor. Caceres, Milito, Chygrynskiy takımda doğru düzgün forma giymeden yollanan defans oyuncuları... Halihazırda tam anlamıyla sol bek sayılmayacak Adriano, Abidal'in hastalığı sebebiyle o mevkide alternatifsiz kalmış durumda. Bütün bunları masaya yatırınca, Barca'nın Puyol'un yaşlılığını da hesaba katarak defansını neden takviyesiz bıraktığını uzun zamandır çözemiyorduk. Üstüne de, Chelsea maçında Pique'nin sakatlanarak çıkmasıyla, 3'lü defansın Alves, Mascherano ve Puyol'la nasıl bir ucubeye dönüşebileceğini görmek bizi üzdü. (Bütün bunlara rağmen 26 golle ligin en az gol yiyen takımı olmalarını tebrik etmek gerekiyor.)

Transferde geçmiş yıllarda hep kısa vadede işe yarayan, yaşı biraz geçmiş futbolcuları bulup çıkaran Barcelona bu geleneğini de unutmuşa benziyor. Thuram, Davids, Larsson ilk akla gelenler...Bütün dünyanın hayranlık duyduğu takımın altyapı kültürünü yıpratmadan, yalnızca bir tane, verimli kullanılabilecek futbolcu bulmaları mümkün değil miydi? Ayrıca Afellay, Hleb aşıları tutmamış, Pedro ortadan kaybolmuş, Villa uzun bir sakatlık geçirmiş, iyi ki Messi var. Yoksa Krkic'in de gönderilmesiyle iyice boşalan forvet kadrosuna neden takviye yapılmadığını da anlayamayacaktık. Uzun lafın kısası, bu seneki sendelemenin sebebi, kadro sıkıntısı... Puyol, Alves, Xavi, Iniesta yaşlanıyor; yaşlandıkça bu takım bir zamanlar Milan'ın Dida, Maldini, Cafu, Seedorf'lu haline bürünecek, gözüken o.

Gelecek sene büyük bir ihtimalle Guardiola takımın başında olmayacak. Takıma kazandırmak istediği Cuenca, Thiago ve Tello bu şansı yeni teknik direktör geldiğinde kazanmış sayılacak mı göreceğiz. Onun haricinde Valdes, Alves, Pique, Busquets, Fabregas, Iniesta, Xavi, Messi ve Sanchez'in yeri seneye de garanti. Altyapıdan Deulefou ve Dongou da geliyor. Mesele garanti olmayan iki mevki için yeni adayların eklenip eklenmeyeceğinde düğümlenecek gibi gözüküyor.

Bu sezon Barcelona için güzel başlasa da, aksayarak bitiyor.

(Bir sonraki kritik, Real Madrid, devamı gelecek...)

27 Mar 2012

Mavilerin umudu: Roberto Di Matteo

Şu günlerde Londra'da bir efsanenin tekrardan doğuşuna şahit oluyoruz. Kuşkusuz ki bu yeniden doğuşun bir numaralı aktörü Roberto Di Matteo ve bahsettiğim efsane de tabi ki Chelsea takımı. Andre Villas-Boas'ı büyük umutlarla Chelsea'nin başına getiren Roman Abramoviç çok geçmeden takımın patronunu değiştirme kararı aldı. Villas-Boas döneminden geriye kalan en olumlu gelişme ise Di Matteo'nun takıma İngizlerin değimiyle "asistan menajer" olarak geri dönmesi oldu. Şampiyonlar Ligi'nde Napoli'yi 3-1'in rövanşında 4-1 ile eleme başarısını gösteren Di Matteo'nun takımı, şimdi de Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Estadio da Luz'da Benfica'yı 1-0'la yenmeyi başardı. Rövanş için büyük avantaj yakalayan Chelsea'nin Premier
League'de tükenen ümitlerini Şampiyonlar Ligi'nde yeşerten Di Matteo için ilerisi aydınlık duruyor.

1996-2002 yılları arasında Chelsea'de top koşturan Di Matteo ne camiaya yabancı ne de hocalığa. Bakmayın siz onun "asistan menajer" olduğuna. 2008-2009'da Milton Keynes Dons, 2009-2011'de West Bromwich Albion'u çalıştıran İtalyan; sezon başında namağlup gelen Villas-Boas'ın yerine geçmeyi belki de hayal bile etmiyordu. Ancak şu an gözüken durum bir aksilik olmadığı takdirde Londra'nın Mavileri Portekiz temsilcisi Benfica'yı Stamford Bridge'de geçip adını yarı finale yazdıracak. Bu da Di Matteo'nun kendisini ispatlaması için eline geçen en büyük şans olacak. Çünkü yarı finalde Chelsea'yi bekleyen rakip ya AC Milan olacak ya da Barcelona. Çekilen Şampiyonlar Ligi kuralarına göre çoğu futbol sever için finalin adı Real Madrid-Barcelona gibi gözükse de son yıllarda Monaco'nun, Porto'nun ve Deportivo La Coruna'nın final oynadığını da göz ardı etmemek gerekiyor.


Önümüzdeki günlerde Chelsea'ye ilk Şampiyonlar Ligi kupasını getiren hoca Di Matteo olacak mı olmayacak mı hep birlikte göreceğiz. Ancak olur da böyle bir başarı sağlanırsa Roman Abramoviç'in belki de en büyük hayali gerçekleşmiş olacak ve Di Matteo ve oyuncuları da Mavilerin tarihine isimlerini altın harflerle yazdıracak.
Bekleyelim görelim...