Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şenol Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eki 2013

Hangi Takımı Tutsak Acaba?

 

 
    Yazının başlığını açayım biraz. Gidemediğimiz her turnuvada herkesin bir takımı olur. O takımı elenene kadar tutar maçlarını takip eder. Genelde en başarılı takım değil de daha sempatik, göze hoş top oynayan takımlar tutulur. Son 12 sene içerisinde sadece 2 büyük turnuvaya katıldığımız için (Konfederasyon Kupası hariç) bu duruma alıştık.
    Euro 96'dan itibaren milli takımlar bazındaki her turnuvaya katılma hedefimiz belirgin hale geldi. Fransa 98'i evden izledik. Euro 2000, Galatasaray'ın o seneki başarısının rüzgarı ve kemikleşen kadroyla beraber gelen çeyrek final. 2002 Japonya-Güney Kore başlı başına bir 'peri masalı'ydı. Futbolla ilgisi olan-olmayan belirli bir yaşın üzerindeki herkesin hatırlayacağı turnuva. Bunları arka arkaya sıralıyorum çünkü sonraki tablo hiç bu kadar parlak olmayacak.


    2002 Dünya Kupası'nın ülke üzerinde oluşturduğu hava biz dünyanın en iyi 3.takımıyız şeklinde oluşunca beklentiler Euro 2004'ün kazanılması üzerine oluştu. 1.torbadan eleme kurasına katılırken 2.torbadan İngiltere'nin gelmesi hoş olmadı. Grubu 20 puanla İngiltere 1. biz 19 puanla 2.sırada tamamlamıştık. Kurada tüm gazete manşetleri dahil herkesin aklında Letonya vardı. Hatta kurada Letonya geldikten sonra Fanatik'in ertesi günkü manşeti yanlış hatırlamıyorsam 'Çekti Valla' şeklindeydi. Futbolcular, teknik ekip, turnuvayı yerinden izleyecek gazeteler Portekiz hazırlıkları yaparken bir tane adam geldi 180 dakikada bir ülkenin milli takımını fetret devrine soktu: Maris Verpakovskis.
     Şenol Güneş'in gönderilmesiyle başlayan deprem Ersun Yanal'ın gelmesiyle dineceğine daha da arttı. Gelir gelmez Hakan Şükür'ü oynatmayacağım diye tribe girmesi gelir gelmez topun ağzına koydu hazretlerini. 4 Haziran 2005'te iç sahada Yunanistan maçı Ersun Yanal'ın milli takım başındaki son maçı oldu. Kurtarıcı belliydi: Fatih Terim. 2014 Brezilya elemelerindeki çağırılış biçimi 2006 için çağırılış biçimiyle çok benzerdir. Terim 3 maçta 7 puanla takımı baraj maçlarına taşıdı ancak takıma asıl taşıdığı şey ruhtu.
     Ukrayna'nın ardından 2.olduğumuz grup tarihin en zorlu eleme gruplarından biriydi. Lider Ukrayna ile 4.Yunanistan arasında sadece 4 puan vardı. Euro 2004 faciasından sonra Almanya'ya gideceğimizden emindik. Hatta gurbetçilerimizin orada bize sağlayacağı taraftar desteğini düşünüyorduk.
     Baraj kurasında gelen İsviçre çok tanımadığımız bir ekipti ancak dişimize göreydi. Deplasmandaki ilk maça Lubos Michel'in hatalı kararları damga vurmuş ve 2-0 kaybetmiştik. 2.maçta yıllar önceki Neuchatel Xamax-Galatasaray eşleşmesine atıfta bulunuluyordu.


    Alpay'ın seremonideki gazla 45.saniyede aldırdığı penaltı ve akabinde 4-2 kazanmamıza rağmen turu geçemememiz bir şeylerin fitilini ateşledi ve sahadaki kavga herkesin malumu. Sonuç olarak 2006'yı da evimizden izledik herkes sempati duyduğu bir takım seçti kendine. Euro 2008'de trajik bir durum yok güzel bir eleme grubu geçirdik, Türko'lar olarak son dakika canavarı olduk ve turnuvadaki tek iyi maçımızda, Almanya'ya yenilerek yarı final başarısıyla eve döndük.
    2010-2012 bu iki turnuvaya gidemeyişimizin sebepleri jenerasyon değişikliği olarak açıklanır. 2006 yılından itibaren o efsane milli takım-Galatasaray kadrosu yavaş yavaş futbolu bırakmaya başlayınca sıkıntı baş gösterdi. Gelelim 2014 Brezilya elemelerine. Milyonlarca euro dökerek getirdiğimiz ve Türkiye'yi son durak olarak tanımlayan Guus Hiddink geldiğinde bir şeyler değişecek imajı oluştu. Hiddink 2002'de Güney Kore, 2006'da Avustralya ve 2008'de Rusya ile başarılı uluslararası turnuvalar geçirmişti. Haliyle beklenti büyüktü. Yaşanan hayal kırıklığı beklentinin büyüklüğüyle doğru orantılı oldu. Fatih Terim daha yeni gönderilmişti, Şenol Güneş Trabzonspor'un başında iyi sezonlar geçiriyordu, Mustafa Denizli için koltuk çok da cazip gelmemişti. Şartların getirdiği adam Abdullah Avcı oldu. Göksel Gümüşdağ'ın tavsiyesi ve Başbakan'ın onayıyla Rizeli-Kasımpaşalı, Belediye'nin kadrolu elemanı Avcı milli takımın başına geçti. Camiası ve uzama-kısalma durumu olmayan bir takımla tıngır mıngır sezonlar geçiren bir adamın ateşten gömleği giymesi ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışıldı mı? Çok çok az. İddaada yazısız kurallardan biri hoca değiştiren takım yenilmez. İlk maçlarda insanların ağzına birer parmak bal çalındı. Avcı da kendini kanıtlamak için hazırlık üstüne hazırlık maçı ayarladı. Medyanın zaten kimin elinde olduğunu biliyoruz. Avcı şişirildikçe şişirildi ve balonu çok hızlı söndü. Yeni jenerasyon yaratma projesi 'hadi ne kadar gurbetçi varsa milli takıma alalım' a dönünce milli takım panayıra döndü.


    Aslında yukarıdaki fotoğraf hiç de istemediğim bir tabloydu. Kim ister ki? Sağ taraftaki koca kafa Türk futbolunun en kirli adamı. Birilerinin menfaatini kurtarmak için milyonlarca kişinin ahını aldı ve kul hakkını yedi. Hakkı yenen insanların elleri hem bu tarafta hem öteki tarafta bu adamın yakasında olacak. Gelelim Terim neden teklifi kabul etti sorusuna. Fatih Terim şu anki genel düşüncenin aksine hala milli takımı önemseyen ve benimseyen bir insan. 'Milli takım kaldırılsın' tezinin ciddi şekilde tartışıldığı bu ortamda Terim'in yaptığı çok garip gelebilir. Hoca iki takımı beraber yürütmek istedi ama olmadı Aysal yüzünden. Başına geldiği takım darmadağın olmuş en yakın iki rakibinden 2 si içeride olmak üzere oynadığı 3 maçtan sadece 1 puan alabilmiş vaziyetteydi. Önünde 4 maç vardı, kazanılması gereken 4 maç. 3'ünü kazanıldı, erken yenen golün dezavantajıyla ve buraya kadarmış psikolojisiyle Hollanda maçı kaybedildi. Play-offa'a kalınamamasının suçlusu Fatih Terim mi? Son suçlanacak kişi o. Futbolcular mı? Suçlular ama baş suçlu değiller. Asıl suçlular kim peki?


     Asıl suçlular yukarıdaki ikili. Demirören gelir gelmez Abdullah hocayla sorunlar var dedi. Ancak görevine devam etmesi yönünde karar aldı. Bu adamın iyi niyetli olduğunu düşünen varsa tartışmam, söverim.
    8 ay sonra futbolun asıl beşiğinde 32 takım futbol şöleni için hazır bulunacak. Biz nerede olacağız? Euro 2016'ya 24 takım katılacak deniyor o statüde turnuvaya gidiş kolaylaşacak ancak Platini'nin kıta dışı takım alma projesi var. Brezilya, Arjantin, Avustralya, Japonya gibi ülkelere davet var yani her halükarda işimiz zor. Peki ne olacak bu takımın hali? İşte o sorunun muhatabı da Demirören. Şimdiden söyleyeyim. Benim Brezilya 2014'teki takımlarım Belçika ve Bosna Hersek olacak. Belçika fişek gibi bir jenerasyona sahip ve o jenerasyonun ilk büyük turnuvası olacak. Bosna Hersek de 3 turnuvadır kapıyı çalıp içeri giremiyordu. Onlar da kendi jenerasyonlarının hakkını vermeye başladı. Güzel bir turnuva 'izleriz' umarım.



17 May 2012

2002'nin madalyasız kahramanı: Şenol Güneş

Şu sıralar Trabzon'da "En çok sevilen insan kim?" anketi yapılsa kuşkusuz Şenol Hoca bütün adayları birer birer eleyip açık ara birinciliği elde eder. 2010/2011 yılında şike tartışmaları arasında averajla kaybedilen bir şampiyonluk, aniden hak kazanılan UEFA Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılım hakkı ve grupta gösterilen başarılı performans....

Yukarıdaki konular ışığında az çok Şenol Hoca'dan ve kariyerinden bahsedeceğim; ancak bir Ankaragücü taraftarı olarak bu yazıyı yazdığımın unutulmasını istemem. Gerek çevremdeki Trabzonspor taraftarlarının naif insanlar oluşu, gerekse Ankaragücü taraftarlarına olan sıcakkanlı davranışları beni de Trabzonsporlulara karşı ön yargısız kıldı.

Biraz gerilere giderek bugünü çok daha rahat analiz edebileceğimi düşünerek öncelikle Şenol Güneş'in başarılı kalecilik yıllarından bahsetmem gerekir. Kaleci Şenol'un on beş yıl boyunca kalesini koruduğu Trabzonspor takımı Türkiye Süper Lig'i tarihindeki altı şampiyonluğunun hepsini bu dönemde kazandı. Türkiye A Milli Futbol Takımının da 31 kez formasını giyme başarısı gösterdi. Bunların yanında futbolculuğu döneminde üç adet Türkiye Kupası, altı adet Cumhurbaşkanlığı Kupası ve üç adet de Başbakanlık Kupası kazandı. 1974/1975 sezonunda ilk kez Süper Lig'de mücadele eden Trabzonspor bir sonraki sezon lig şampiyonluğunu elde ettiğinde bunda Şenol'un payı çok büyüktü. 1987 yılında futbolu bıraktıktan sonra 1988 yılında Trabzonspor'da teknik sorumlu olarak çalışmaya başladı ve başarısız bir sezonun ardından Trabzon'dan ayrıldı. Boluspor ve İstanbulspor maceralarının ardından Trabzon'a tekrardan dönen Şenol Hoca 1993 yılından 1997'ye kadar Trabzonspor'un başında görev yaptı. 1996 yılında son maçta Avni Aker'de Fenerbahçe'ye karşı kaybedilen şampiyonlukta elindeki "yetersiz" kadroyu yeterli hale getirmeye çalıştı ve kısmen de başarılı oldu. İntihar eden taraftar ve yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen Fenerbahçe nefreti kaçan şampiyonluğun etkilerini gözler önüne seriyordu. Antalyaspor ve Sakaryaspor'u çalıştırdıktan sonra Şenol Güneş için kulüp kariyerine ara verip ülke kariyerini başlatmak farz olmuştu.

2000 yılında Mustafa Denizli'den sorumluluğu devralan Şenol Hoca Türkiye'nin 48 yıldır beklenen Dünya Kupası macerasını başlatmak için hak kazandı. Sonrası malum...
Dünya Kupası üçüncülüğünde futbolcu tercihleri, taktiksel dizilimi, takım elbisesi de dahil olmak üzere her şeyi sorgulanan hoca efendiliğini bozmadan işini yapmaya devam etti. Hatta Türkiye Avrupalı takımlarla oynamadığı için üçüncü oldu şeklinde aklın mantığın almadığı yorumlar yapılır oldu. Başarıda hiçbir payı yok dendi... Bu eleştirilere en iyi cevabı yine Şenol Hoca verdi. Dünya üçüncülüğü sonrası dağıtılan madalyaların 25 tane olması gerekirken 23 tane olması Şenol Güneş'in canını sıkmış ve boynu bükük kalan malzemeciye Şenol Güneş kendi madalyasını vermişti. Hoca bu durumu: "Bana diyorlar ya sen o başarıda yoktun. Evet şu an bunu ispatlayamam çünkü bana verilen madalyayı ben o dönem milli takımın malzemecisine verdim." şeklinde özetliyor.
2003 yazında FIFA Konfederasyon Kupası üçüncülüğü geldiği sıralarda Türkiye halkı Şenol Güneş'i acımasızca eleştirmeye devam ediyordu. Milli takımı FIFA Dünya sıralamasında 7. sıraya oturtan tek isim olması ya da UEFA tarafından 2002 yılının en iyi teknik adamı seçilmesi nedense çok önem arz etmiyordu tarafsız(!) ana akım medyada. Belki de Trabzonspor'da değil de Galatasaray'da meşhur olsaydı tıpkı Mustafa Denizli'den önceki selefi Fatih Terim gibi işte o zaman bu başarılar dünyada eşi benzeri olmayan başarılar olarak ses getirirdi.
Neyse ben konuya döneyim tekrardan. 2004 yılında milli takımdan ayrılan hoca 2005'te üçüncü kez Trabzonspor'un teknik sorumlusu olarak görev almaya başladı ve başarısız geçen bir sezonun ardından hocanın yolu teknik antrenörlük kariyerinin zirvesini yaşadığı Güney Kore'ye düştü. Üç sezon FC Seoul takımını çalıştırdıktan sonra tekrardan Türkiye'ye dönen Şenol Güneş'in rotası bir kez daha Trabzon'u gösteriyordu.

2009 yılında dördüncü kez yönetmeye başladığı Trabzonspor'da Türkiye Kupası şampiyonluğu, Süper Lig ikinciliği, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez gruplara kalma başarısı gibi çok önemli işler yapan Şenol Güneş futbolda şike operasyonunda da takdire şayan bir sağduyuyla Trabzonspor camiasını elinden geldiğince sakin tutmaya çalıştı. Tabi ki Sadri Şener'e rağmen...
Son zamanlarda hocanın takımı bir kez daha bırakacağı söyleniyor. Hatta kendisi de mücadele edecek gücünün kalmadığını söyledi. Süper Lig'de 2011/2012 sezonun teknik adamı bana göre her türlü zorluğa rağmen takımının başında duran Ulubatlı Kaptan Hakan Kutlu'dur. Ancak Şenol Hoca da bu sıkıntılı günlerde yapmış olduğu sağduyulu ve onurlu açıklamalarıyla Trabzonspor camiasını biraz olsun dizginleyebildiği için yılın iki numaralı teknik adamı olmayı fazlasıyla hak ediyor!
Şampiyonluğun mimarı Fatih Terim mi? Neyse...
Son olarak bana bu yazıyı yazmamda yoğun baskılar yapan çok sevgili Trabzonsporlu kardeşim Sefa Saral'ı buradan saygıyla selamlıyorum. Bir başka Üstünidman yazısında görüşmek üzere.

22 Nis 2012

Where Playoff Happens- Volume 2: Trabzon'un Irkçılıkla İmtihanı

Süper Final'in ilk haftasını puansız geçen iki takım olan Trabzonspor ve Beşiktaş ikinci haftanın ilk gününde Avni Aker Stadı'nda kozlarını paylaşacaktı. Maç öncesi iki takımın da önemli eksiklikleri vardı; buna rağmen kadrolara bakıldığında pek sıralama maçı olacağı düşünülemezdi. Trabzonspor İnönü'de 2-1 kazandığı maçtaki gibi Colman-Adrian ikilisi ile başlıyor Beşiktaş'ta da Hilbert'in yerine Ekrem Dağ oynuyordu. Sene boyunca Burak Yılmaz üzerine oyun kurduğu için eleştirilen ve katıldığı tv programında 'Burak Yılmaz'ı çıkarıp başkasının üzerine mi oynayalım?' diye serzenişte bulunan Şenol Güneş de ileride tek forvet olarak Halil Altıntop'a görev veriyordu; bu karşılaşma, gideceği rivayet edilen Burak Yılmaz olmadan Trabzonspor'un nasıl bir oyun sergileyeceği açısından da kayda değer bir karşılaşma olacaktı.


Colman-Adrian ve takımın gerçek sağ ve sol açıkları olan Olcan ile Volkan'ın yer aldığı kadroyu 2-1 kazandığımız Beşiktaş maçından beri ısrarla 'ideal kadro' ilan etmekteydim. Nitekim bugün de sırıtmadı Trabzonspor; maçta Burak olmayınca hücum insiyatifleri tekelleşmedi ve oyun kanatlara aktı. Beşiktaş da bireysel hataları bireysel yeteneklerle değerlendirmeye çalıştı; biraz şanslı olsalar galip gelmeleri işten bile değildi. Halil bu sene çok nadir görev aldığı forvet mevkisinde maçın tek golünü kaydetti. (ofsayt olup olmadığını gerçekten çözemedim) Değişiklikler konusunda da Alanzinho'nun geciktiği kanısındayım; Beşiktaş ortasahası bu kadar erken oyundan düşmüşken daha erken düşünülmeliydi. Kadın ve çocukların doldurduğu tribünlerin şartlara göre güzel bir ambiyans yarattığını söylemeden geçmeyeyim. Maç hakkında söyleyeceğim son söz maçı izlerken gözlemlediğim hiçbir Beşiktaşlının bu maçın içinde olmadığı, akıllarının hala Galatasaray maçında olduğudur. O kadar tepkisizlerdi ki geçen haftaki gerilimden sonra bu maç onlar için hazırlık maçı kıvamında gibiydi.

Asıl söyleyeceklerim maçın dışında gelişen olaylarla ilgili.

Trabzonspor camiası Şike Davası'nın başından beri tutarlı bir duruş sergileyememiş, 'İmam nikahı' ile Şampiyonlar Ligi'ne dahil olmuş 'hükümet nikahı'nı aylar sonra kupasını isteyerek dile getirmiş ve tüm bu yaptıkları ile camiaların gözündeki 'ağır' imajını kaybederek 'mektupçu' ve 'okeye dördüncü' konumuna gelmiştir.

Tüm bunları geçtim senelerin rekabeti bir yana birkaç senedir gerilimli bir rekabete girdiği Fenerbahçe ile Şükrü Saraçoğlu'nda karşılaştığı esnada Trabzonsporlu siyahi futbolcu Zokora'ya kameralara açıkça yansıdığı üzere ırkçı söylemde bulunan Emre Belözoğlu'na anlamsız bir şekilde yayın yasağı gelmişken bu geceki maçta ufak çaplı birkaç taraftar pankartı dışında hiçbir tepki göstermemiştir Trabzonspor camiası.

Evet, bundan seneler önce M.Ali Yılmaz başkanı olduğu Trabzonspor'un siyahi bir futbolcusuna 'yamyam' dedi. Sonrasında futbolcular bir basın toplantısı düzenleyerek başkandan özür dilemesini istedi. Sonra Campbell ülkesine döndü ve birkaç sene sonra da M.Ali Yılmaz futboldan fiilen elini ayağını çekti. O zamanlar Irkçılık karşısında dünya kamuoyunun bu kadar dik bir duruşu yoktu; ona rağmen vicdan sahibi her birey her Trabzonsporlu başkanını kınadı. Bugün tüm dünyada ırkçılık bir numaralı sportmenliğe aykırı davranış ve insanlık suçu kabul edilirken, 2009 yılında çıkarılan TFF Kanunu'nda 'ırkçılık'la mücadeleden açıkça bahsedilirken bu suçtan daha önce sabıkalı Emre Belözoğlu'nun yaptığı bu hareketin akabindeki süreci Trabzonspor 'rezil' bir şekilde yönetti.

Trabzon'un en önemli dezavantajı kentte futbolun 'sadece futbol' olması. Futbolun sosyolojik, sosyoekonomik, siyasi hiçbir boyutuyla ilgilenilmemekte; sadece sahada oynanan oyun seyredilmektedir. İşte bu yüzdendir ki bir tribün ambiyansı dahi yoktur. Yani saha dışı olaylar pek oyalamaz Trabzon seyircisinin kafasını; 'yahu bu Zokora olayı ne oldu' diye düşünürken bir pozisyon her şeyi unutturuverir Trabzon seyircisine.

Sosyal Medya'da maç içinde futbolcuların diz çöküp Zokora'nın ayakta kalacağı maç içi bir protestonun planlandığını ve sonradan birileri tarafından 'gerek yok' denilerek iptal edildiğini duydum. Bu fotoğrafla cevap veriyorum.


Kazım Koyuncu 'hayali bir kahraman' mı demişti Trabzonspor için?

Trabzonspor'u tutma sebebim Türkiye'deki statükoya karşı duruşundandı; ama artık Trabzonspor o statükonun bir parçası olmak için var gücüyle çalışıyor.

Sonumuz hayrola.

17 Şub 2012

Şapkalar Öne, Düşünme Vakti!



Bu seneki 'uslu' futbolcu profili ile karşımızda olan Trabzonspor, geçen seneki 'yaramaz' ekibini her geçen gün daha da aratıyor. 'Bir tek Egemen'in yeri dolmadı' dense de işin bu kadar basit olmadığını görmek zor değil.

Bu sene Avrupa'da ikinci CSKA maçı hariç oynanan oyun ve sezonun bu zaman dilimine kadar Burak Yılmaz'ın gösterdiği performans camia tarafından hoş karşılansa da ne oynanan oyundan ne de gidişattan kimse memnun değil. Geçen sene geriye düştüğümüz maçlardaki psikoloji ile bu sezon geriye düştüğümüzdeki hisler çok farklı. Tamam, Burak Yılmaz gösterdiği insanüstü performans ile takımın yükünü taşımakla beraber Avrupa çapında hatrı sayılır bir forvet oyuncusu oldu, ee sonra? Sonrası kocaman bir karanlık.

Geçen sene tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşayan Galatasaray yeni yönetimi, yeni hocası ve yeni oyuncularıyla şu an şampiyonluğun en büyük adayı olarak gösteriliyor. Anadolu takımlarında ise bu iş hiç de öyle değil; bir kadronun başarılı olabilmesi için en az üç senelik bir devamlılık olmalı ve mümkün mertebe kadro korunmalı. Trabzonspor'un geçen seneki kadrosunun da iskeleti Ersun Yanal zamanında kurulmuş ve bahsettiğim süreçleri yaşamıştı. Mevcut Trabzonspor kadrosunun da aynı süreçleri yaşamadan bir başarı kazanması zor gözüküyor.

Gelelim maça..

Açıkçası maça inanılmaz bir hırsla başladık; herkes gibi ben de 'bu akşam PSV'yi ısırır bu takım' dedim. Sonrasında iki üç dakika topa sahip olan PSV, Giray'ın geciken hamlesi ve ekstra iyi olan bir son vuruş ile golü buldu. Daha sonraki dakikalar beni ikinci Lille maçına götürdü; ayağa kısa paslar, 'ağır' defansımız ve 'ağır' liberomuz Aykut'un şaşkın bakışları... Ama ne yazık ki PSV'li oyuncular Lille futbolcuları gibi insaflı değildi. İki farkla gelen skor üstünlüğü de onlar için tadından yenmez hale gelmişti.

Gustavo Colman Trabzonspor'a geldiğinden beri 'maç seçen topçu' görünümündeydi. Bir dönem ligde Galatasaray'ın korkulu rüyası olmuş, bu sene de Şampiyonlar Ligi'nde-özellikle Inter maçlarında- ekstra performans göstermişti. Ama bu 'maç seçen Colman' PSV maçını küçümsediğinden(!) midir nedir oyuna bir türlü kafasını veremedi. Defansa gelip top alma zahmetinde bile bulunmadığı için Mustafa ve Aykut tarafından şişirilen toplar daha 20.dakikalarda izleyenlere 'doldur-boşalt' havası yaşattı. Nitekim ilk yarı sonunda oyundan çıkarılarak yerine Alanzinho alındı. Değişikliği olumlu karşılamadım; çünkü Alanzinho'nun dribling gücüne karşın belirgin bir oyun kurma yeteneği yoktu. Takımda oyun kurucu görevini Aykut üstlenecekti; belki o dakika Colman yerine Adrian alınsaydı daha iyi olabilirdi.

Celutska'nın sağlı sollu rakip bindirmeleriyle haşat olması sonrası Serkan'ın ısrarla sağ beke çekilmeyişine anlam veremedim. Mustafa-Celutska stoper ikilisi, nispeten ağır ve top tekniği zayıf olan Giray'a oranla daha cazipti sanki.

Bu takıma Volkan Şen niye alındı hala anlam veremiyorum. Volkan çok yetenekli ve izlemekten keyif aldığım bir futbolcu; ama Bursaspor'dan ayrılma sebebi belli iken bir diğer sorunlu futbolcu Engin'e verilmeyen paranın iki katını Volkan'a vermek mantıksız değil mi? Yani eksiğimiz sorunlu futbolcuysa bizde zaten vardı ve hiç değilse adaptasyon problemi yoktu. Her neyse, diyeceğim o ki-Avrupa'da yasaklı olduğu dönemi hariç tutarak- öyle veya böyle elinde Volkan Şen var iken senelerin forveti Halil'den sağ kanat yaratma, Umut'tan aldığı verimi alma inadı nedendir? Forvetten bozma sağ ayaklı forvet oyuncuları için sağ kanat değil de sol kanat daha elverişlidir; sırtı dönük aldıkları topları sol beke servis edebilir veya basit fauller ile duran top kazandırabilirler. Tüm bu bahsettiğimiz icraatler Halil Altıntop tarafından Olcan'ın gelişi öncesi özellikle Avrupa maçlarında başarıyla yerine getirildi. Dün gece PSV sol tarafının korkuttuğu Celutska ileri çıkamayınca ve az önce bahsettiğim dezavantajlar üzerine eklenince Halil sağ kanatta aldığı her topla dribling yapmaya çalıştı ve başarısız oldu, çünkü öyle bir özelliği yeteneği yok.

Trabzonspor'u tanımlamak için basketboldan bir terim araklayarak 'fast-break takımı' diyebiliriz. İşin içine ofsaytı koyduğumuz an fast-break terimi uçuveriyor; öyle de oldu. Bir ara maçı anlatan spikerin de vurguladığı üzere savunmayı çok önde kuran PSV bu işi Anadolu takımlarımız gibi eline yüzüne bulaştırmadan halletti. Böyle bir takımda Burak Yılmaz'ı eleştirme gafletinde bulunmayacağım; ama saha içinde 'küçük işler peşinde koşan oyuncu' görüntüsünden hemen vazgeçmeli.

Trabzonspor haddinden fazla tutuktu, saha ve seyirci dezavantajını(!) çok iyi kullandı; PSV ise hayli 'cool' bir takım görüntüsündeydi. Bir ara Aykut-Barış değişikliğini dahi düşündüm; olanca sıkıcılığı ile geride kalan bu maç sonrası artık ikinci raund için beklemedeyiz.

Şenol Güneş de izlettiği ve bizzat izlediği takımdan bu kadar kısa sürede nasıl iki gol yiyebildiğimizi kurcalamalı.


( Takım kaptanı Trabzonlu ve Trabzonsporlu oyuncumuz Tolga Zengin'in gollerden sonraki gözyaşları her şeye bedeldi. Bu takımın ve bu camianın Yavuz Selim Sahası'nın tozunu yutmuş oyunculara ihtiyacı var.)