Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şub 2014

Galatasaray'da Gençleştirme Operasyonu

Bu yazıyı yazarken Spor Toto Süper Lig’de ikinci yarının 5. Hafta maçları oynanmaktaydı. Ligde Fenerbahçe 48 puanla lider bulunurken Beşiktaş’la arasında 6, Galatasaray ile 4 puan fark bulunmaktaydı. Ligde ikinci devreye başlarken Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki fark 10 puan iken bu fark ligin hemen başında Fenerbahçe’nin Eskişehirspor ve Sivasspor maçlarını kaybetmesiyle ve Galatasaray’ın Bursaspor’u ardından Eskişehirspor’u yenmesiyle 4’e indi.  Fenerbahçe sakatlıklarla boğuşup hem şike sürecinden Yargıtay kararı çıkan Aziz Yıldırım’ın durumuyla hem de kaybedilen 6 puanla sıkıntılı bir sürece girmişti. Galatasaray ise güzel bir form yakalayıp farkı 4’e indirmesine rağmen Antalya’da kaybedilen 2 puanla farkı 6’ya çıkarıp lig ikinciliğini de Beşiktaş’a kaptırmış oldu. Ligde her hafta puan farkları değişirken bu durum 5.hafta da devam etti. Fenerbahçe, Elazığ beraberliğiyle üst üste 3.deplasman maçında da puan kaybedince ve Galatasaray – Beşiktaş derbisinde gülen taraf Galatasaray olunca hem ikinciliğe yerleştiler ve farkı tekrardan  4 yaptılar. Beşiktaş ise İnönü stadyumundan uzak kalıp açıkçası taraftar desteğini çokça aradığını gösterirken tekrar edilen Kasımpaşa galibiyetiyle yeniden zirve yarışına ortak olmuştu fakat Galatasaray derbisini kaybetmesiyle bu potadan biraz uzaklaşmış oldu.


Ligin 2. devresine girerken Galatasaray büyük bir gençleştirme operasyonu yaşadı.  Ligin 5. Haftasından sonra yönetimle yaşadığı sorunlardan ötürü Fatih Terim gönderilmişti ve yerine ünlü İtalyan Teknik Adam Roberto Mancini getirildi. Mancini’nin getirilmesinden sonra Galatasaray sisteminde bazı değişiklikler oldu. Galatasaray’ın savunma zafiyeti ve sol bek sıkıntısı çok iyi biliniyordu. Hücum hattı olarak ligin en kaliteli takımı gösterilirken savunmada ciddi problemler yaşaması takıma büyük sıkıntılar yaratıyordu.  Mancini göreve geldikten sonra bu soruna hemen dikkat çekmiş ve acilen bu bölgeye takviyeler istediğini belirtti. Ligin ilk devresini böyle kapatmak zorunda olan takım, ligde Fenerbahçe’yle puan farkını açmasına rağmen Şampiyonlar Ligi’nde işi zora soksa da İstanbul’daki Juventus galibiyetiyle gruplardan çıkmayı başardı.


Ara transfer döneminde Fatih Terim gibi  -her ne kadar transferler yüzünden olsa da- Mancini’de yönetimle sorunlar yaşadı. Yönetimin Mancini’nin istediği transferleri yapmadığı, kendi kararları doğrultusundaki transferler için çalıştığı gazetelerde yer almaya başladı. Bu kriz hatta İngiliz ve İtalyan basınında Roberto Mancini’nin bu durum yüzünden istifa edebileceğini bile yazdı. Bu kriz daha sonra büyük oranda çözülmesine rağmen Galatasaray transferleri için bir başka sıkıntı vardı: Yabancı futbolcu kontenjanı. Kadrosunda 6+0+4 yabancı kuralından dolayı tam 10 futbolcusu olan Galatasaray, bazı futbolcularla yollarını ayırmak zorunda kalacağı açıktı. Bu sebeple bir temizlik operasyonu da olacaktı bu devre Galatasaray için.

Roberto Mancini yeni bir Galatasaray yaratmaya başladı.


Galatasaray, bu krizler ışığında transfer döneminde 8 futbolcu transferiyle büyük bir operasyon yapmış oldu takımda. Bunlardan 4 tanesi yabancı olurken 4 tanesi de yerli futbolcular oldu. Takımın yaşadığı savunma sıkıntılarından dolayı yoğunluğun bu bölgeye olduğu görülüyordu. Takım, uzun süredir çok sıkıntı yaşadığı sol bek yokluğunu Gremio’da yakaladığı başarılı performansla  2013 yılında Brezilya’nın en iyi sol bek oyuncusu seçilen 21 yaşındaki Alex Telles ile çözmüş oldu. Bu bölgeye bir türlü takviye yapamayan takım uzun süredir Hakan Balta ile oynuyordu ve Fatih Terim döneminde zaman zaman kanat oyuncusu Albert Riera’da bu bölge de görev yapmıştı.  Savunmanın göbeğinde yaşadığı sorunlar da bu bölgeye takviyeleri gerektiriyordu. Semih Kaya ve Chedjou’nun formsuzluğu, Dany’nin zaman zaman pahalıya patlayan hataları bu bölgede adeta alarm veriyordu. Mancini’nin de bu bölgeye özellikle iyi tanıdığı için İtalyan stoperlerden istediği söyleniyordu. Yönetim ne kadar birkaç İtalyan savunmacılarla görüşse de anlaşmaya varamadı ve yapılan transferlerden en yaşlısı olan Boca Juniors’dan 25 yaşındaki Nicolas Burdisso ve Jurgen Klopp’un birçok yıldız çıkardığı Borussia Dortmund’daki okulundan olan genç savunmacı 19 yaşındaki Koray Günter’i kadrosuna kattı.Savunma takviyesine devam eden Galatasaray, ligin önemli oyuncuları arasında gösterilen 2 futbolcuyla daha anlaştı: Eskişehirspor’dan 24 yaşındaki Veysel Sarı ve Kayserispor’dan 21 yaşındaki Salih Dursun. İki oyuncu da sağ bek oynamasına rağmen Veysel Sarı savunmanın göbeğinde ve ön liberoda da oynama özelliğine sahip. Bu oyuncular takıma katılırken Dany’de Beşiktaş’a kiralandı.


Savunmaya  4 oyuncu katılırken diğer 4 oyuncu da orta saha bölgesine katıldı. Grasshopper’dan yine gelecek yıllardaki yeteneklerden biri olarak gösterilen 21 yaşındaki Bosnalı oyuncu Izet Hajrovic transfer edildi. Bucaspor’dan 23 yaşındaki oyuncu Umut Gündoğan’da takıma katıldı. Aralık 2013’den beri teknik direktör Roberto Mancini’nin istediğiyle 4 hafta boyunca denenen ve A takımla idmanlara çıkan 19 yaşındaki Lucas Ontivero’da Burdisso ile birlikte Galatasaray’ın iki Arjantinlisinden biri oldu. Yönetim bu süreçte kontenjanda yer açmak için Kayserispor’dan büyük umutlurla alınan fakat tam olarak kendisinden isteneni veremeyen Nordin Amrabat’ı Malaga’ya gönderirken Olympiakos’dan alınan İspanyol Albert Riera ile de yollarını ayırdı. Albert Riera’da geçen günlerde Ukrayna takımı Metalist Kharkiv ile anlaştı. Galatasaray, büyük bir şanssızlık yaşayarak gelecekte büyük yıldız adayları arasında gösterilen ve sezon başında takıma kattığı 19 yaşındaki Portekizli oyuncu Bruma’yı ise sakatlığa kurban verdi. Sezonu kapatan Bruma ise kontenjanda yer açmak için sakat da olsa Gaziantepspor’a kiralandı. Bu durum gündemde çok tartışılsa da iki kulübün anlaşması sebebiyle durum aşılmış oldu. Bir türlü kadroya giremeyen Engin Baytar ise Çaykur Rizespor’a gitti.

Izet Hajrovic ve Alex Telles yeni transferlerden en dikkat çekenler oldu.

Bu transferler olurken takımın yeni bir yapılanma ve oyun anlayışına gittiğini söylemiştim. Bu yeni sürece bakacak olursak;  Galatasaray’ın, Mancini döneminde defansa çok daha önem veren bir takım haline geldiği görülüyor. Genel olarak bu durumun Mancini’nin oyun anlayışından kaynakladığını söyleyebiliriz. Çünkü İtalyan teknik adam Galatasaray’dan önce çalıştırdığı dünyanın en iyi hücum hatlarından birine sahip olan Manchester City’yi bile savunma ağırlıklı bir futbol oynattığı için zaman zaman sert eleştiriler alıyordu. Takıma bu etkisi büyük oranda yansımış görülüyor. Fatih Terim dönemine göre Galatasaray artık daha az gol yiyor. Roberto Mancini’nin geldiği günden beri adeta jokeri olan Ceyhun Gülselam’ın defansif pozisyonda başarı olmasıyla Melo ve Selçuk daha çok hücuma çıkmaya başladı. Fizik gücü de ciddi oranda arttığı belli olan takım özellikle iç saha maçlarında artık çok daha baskılı bir futbol oynamaya başladı. Yaşını getirdiği eksileri artık ciddi olarak iyiden iyiye göstermeye başlayan Drogba ise artık biraz daha sahada yok olmaya başladı. Drogba’nın yaşattığı bu eksilerini Umut Bulut hala kulübeden gelerek kapatıyor. Şu ana kadar belki de Galatasaray’ın en çok ve en iyi verim aldığı oyuncusu olan Muslera ise kalede güven vermeye devam ediyor.


Galatasaray bu sezon her zamankinden daha zorlu bir yarış içerisinde


Galatasaray yaşadığı bu transfer süreciyle takımı adeta yeniden yapılandırmış oldu. Alınan oyuncuların yaşlarına bakıldığında önümüzdeki yılların takımının kurulmaya çalışıldığı ortada gözüküyor.  Tüm transferleri ciddi oranda izleyemesek de bu transferlerden en çok dikkat oyuncular ise Alex Telles ve İzet Hajrovic oldu. Takımın iki sezondur şampiyon olan oyuncularının tecrübesi, Didier Drogba ve Wesley Sneijder gibi dünya yıldızlarının katkılarıyla, Roberto Mancini böylece yeni bir Galatasaray yaratmaya başladı. Takım şu an da üç kulvarda da yoluna devam ediyor. Fenerbahçe ve Beşiktaş’la ligde büyük bir mücadele içinde bulunurken Fenerbahçe’yi takibini sürdürerek 28.haftadaki derbiye kadar rakibinin puan kayıplarını kollamaya çalışacak.  Türkiye Kupası’nda yarı finalde bulunuyor.  Chelsea ile de önümüzdeki günlerde hayati önemi olan Şampiyonlar Ligi maçlarına çıkacak. Bu operasyonun takıma nasıl katkı sağlayacağını, takımın yeni sistemiyle nasıl başarılar kazanacağını ve oynayacağı futbolu önümüzdeki günlerde çok daha iyi görmüş olacağız.

13 Eki 2013

Kurumsallığın Kaldıramadığı Adanalı


    Sene 74. Sahadaki hırsı, her şeyi kontrol etme isteği ve yeteneğiyle dikkat çeken genç Adana Demirli Fatih o zaman için ülke içerisinde rekor sayılabilecek bir ücretle Galatasaray'a transfer olur. Galatasaray'da oynadığı 11 sezon boyunca şampiyonluk yaşayamaması onun saha içi efsaneliğine az da olsa gölge düşürür. O 11 yıllık dönem içerisinde hem takımının hem milli takımının kaptanlığını yapar. Dedim ya her şeyi kontrol etme isteği diye; Galatasaray 84-86 sezonları arası Fatih Terim'in ürettiği Fatih markalı formalarla çıktı sahaya.


    Sahaya helikopterle indiği, sunuculuğunu Beşiktaş'ın sözü geçen isimlerinden Cenk Koray'ın yaptığı ve sıkı bir Fenerbahçeli olan İbrahim Tatlıses'in konser verdiği bir jübileyle saha içi kariyerini noktaladı. 96 yılına kadar olan kısmı atlıyorum ki bir yazımda 93 yılında Akdeniz Oyunları şampiyonu olan takımın hocası olduğundan bahsetmiştim.
    1996 yazında tarihimizde ilk defa A milli takımlar bazında büyük bir turnuvada oynadık. Her ne kadar puan alamasak da elemelerin kura çekimine 5.torbadan katılıp gruptan çıkarak turnuvaya katılmak büyük bir başarıydı. O yazın bitiminde Terim Galatasaray ile anlaştı. Yıllardır kurtulamadığımız bazı çok bilir yazarlar köşelerinden Fatih Terim'i 11 yıl şampiyon olamayan takımın kaptanı olarak uğursuzlukla suçladı. Ki o sezon başında Fenerbahçe'ye karşı alınan 4-0'lık mağlubiyetten sonra Terim'in istifa ettiği ancak Süren'in kabul etmediği de söylenir. Afyon'dan, Zonguldak'tan, Sinop'tan, Ankara'dan, Diyarbakır'dan gelen birkaç Türk + birkaç sezondur beraber oynayan iskelet + Hagi-Popescu ve diğer Romenlerle oluşturulan bir kadro kuran Terim ilk sezonunu şampiyonlukla kapattığında herkesten çok kendine kanıtlamıştı ki uğursuz değildi. 4 sene boyunca oturttuğu omurga, başarısız transferleri tamamen unutturmuştu. Sık sık girdiği polemikler, saha içindeki duruşu ve aslında köylü olması bu yazının kaynağı olan 'Derin Galatasaray'ı rahatsız ediyordu. Başarı; sorunların altına süpürülebileceği en geniş halıdır. 4 yıl boyunca kazanılan 4 şampiyonluk, yurt içindeki diğer kupalar ve nihayetinde gelen UEFA kupası bütün olumsuzluk ve uyumsuzlukları halının altına süpürmüş gibiydi.


    Yazının bu kısmı biraz daha duygusal olacak çünkü içimi dökmem gerekiyor. 2010-2011 sezonu dediğim anda bütün Galatasaray taraftarı yüzünü buruşturur. Saçma sapan formalar, sahadaki kalitesiz ve ruhsuz takım, saha içi kavgalar, saha dışı kavgalar, sürekli alınan mağlubiyetler, 3 defa hoca değişimi, 14.lüğün görülmesi ve koskoca 106 yıllık 17 şampiyonluğu bulunan 'sporun beşiği' Galatasaray ligi 8.bitirmesi. Mağlubiyet sayısı galibiyet sayısından çoktu. Ali Sami Yen Stadı'na veda edilmişti. Adnan Sezgin ve Adnan Polat'tan taraftar bıkmıştı. Satırlarca daha yazabilirim çünkü o kadar vahim bir durumdan bizi çıkaran adamı 19 gün önce takımdan kapı dışarı ettiler. 2.dönemi çok parlak olmasa da o enkazı kaldırabilecek adam Fatih Terim'di. Her ne kadar Ünal Aysal'ın antrenör adayı Gerets olsa da hatta Bülent Tulun anlaştı dense de Galatasaray'ın ara bulucusu Ali Dürüst yönetimi Fatih Terim'in gelmesi konusunda ikna etti.
    2011-2012 ve 2012-2013 sezonunda alınan şampiyonluklar, 2012-2013 sezonunda gelen şampiyonlar ligi çeyrek finalinden sonra tablo toz pembe görünüyordu. Ancak yıllardır yanlış söylenilegelen 'Galatasaray'da transfer bitmez' klişesi aslında 'Galatasaray'da kriz bitmez'dir. Hoca bas bas sol bek ve stoper alın diye bağırırken Drogba ve Sneijder getirildi 12-13 sezonun devre arasında. Şikayet etmedi aksine o oyunculara göre oyun planını değiştirdi. Hakemlerin ve medyanın sürekli üzerine oynaması ve gazlamasıyla Mersin maçında bir şeyler koptu, hoca ceza aldı ve söylenene göre Aysal Terim'i gönderme kararı aldı. Sorulması gereken soru: Ne zaman çalışmak istedi ki o zaman aldı bu kararı? 'Elit Galatasaraylılar' ve 'Derin Galatasaray'. Bu iki söylemden de nefret ediyorum. Galatasaray'ın her zaman elitliğinden ve aristokratlığından söz edilir. Elitlik eğer takımı hatta ülkeyi tek başına muasır medeniyetler seviyesine çıkaran adamı kapı dışarı etmekse olmaz olsun öyle elitlik. Aysal belirli bir proje ürünü olarak kulübün başına geldi. 'Liseliler'in adamı olarak gelen Aysal yaptığı transfer hamleleri ve sermaye artırımıyla -ben dahil- çoğu Galatasaraylı'nın gözünü boyadı. Evet yaptığı göz boyamasıydı. Allah aşkına eski 'elemanı'nın itibarını sarsmak için ROK'u kullanan bir adamın hangi hareketinin samimiyetinden söz edebiliriz?
    Fatih Terim'in gönderilme sebebi Galatasaray bench'inde bu 'elitlerin' bir Avrupalı görme isteğidir. Sürekli ayakta durmayan, takım elbisesinin ütüsü bozulmasın diye otururken istifini bozmayan biri gelmeliydi. Neden? Çünkü Galatasaray frankofondur. Çünkü Galatasaray Avrupai bir takımdır. Çünkü Fatih Terim Adana'dan çıkan tırnaklarıyla bir yere gelen ancak takımı sahadayken en az onlar kadar kan-ter içinde kalan, oyuncularının kirasını, araba taksidini ödeyen 'eleman'dır. Eleman dediğin böyle olmaz. Şirket örneği veriliyor hep. Ünal Aysal'ın attığı sms'e Terim cevap vermemiş. Ünal Aysal şirket patronu olsa Terim de eleman olsa kovulma durumu haklıymış. 1-Futbol camiaları şirket değil asla olamaz. 2-Fatih Terim Türk futbolunun gidişatını belirleyen adam olarak bırakın Aysal'ı Türk futbolundan bile üstündür benim nazarımda. 3-Hangi şirket 2 sezon boyunca yapması gerekeni harfiyen yapmış ve yeni seneye de fena olmayan bir şekilde giren şirketin en önemli 'elemanı'nı patrona cevap vermediği için kovar? Aslında gönderilme mevzusundaki samimiyetsizliği anlamanın birçok yolu var. Bunlardan biri GS TV denen garabetin hocanın daha gönderilişi duyurulmadan 'Fatih Terim Yıldırım Demirören'le 3+1 yıllık gizli sözleşme yapmış' diye son dakika girmesi. Eyvallah Bahri Havadır'ın kalitesini hepimiz biliriz de kulüp kanalının daha görevinin başında olan hocası hakkında böyle yanlış bir duyumu son dakika diye girmesi nedir? Kulüp resmi twitter hesabının Fatih Terim'e uyguladığı sansür nedir? Kulübün Rize maçından önce Terim pankartlarını toplatması nedir? Siz kimi kimden koruyorsunuz kimi kimden sakınıyorsunuz? Madem bu kadar korkuyordunuz Fatih Terim'den neden kendiniz gitmediniz?
    24 Eylül 2013 akşamı bir adama yapılan haksızlık milyonlarca insanı hayattan soğuttu. Milyonlarca insan hayattan, spordan, tek tutkusu olan futboldan tat alamaz oldu. Benim de bulunduğum bu güruh siz bu kulüpten defolduğunuzda hatta öldüğünüzde gidip mezarınıza tükürecek. Hiçbirinizin gözümde zerre-i miskal değeri yok. Çakma kurumsallığınız batsın. İnsanların 'baba' dediği, hayatlarındaki çoğu mutluluğun mimarı olan adamı göndermek için aylarca arkasından kuyu kazdınız, fırsat kolladınız. Fatih Terim her zaman bu kulübün kapısından girer. Belki bundan sonraki girişi kulüp başkanı olarak olur bilinmez. Ama sizin Galatasaray tarihinde onun binde biri kadar değeriniz olmayacak. Alın kurumsallığınızı başınıza çalın. Bir de böyle dediğimizde 'ama Fatih Terim de ''Aslolan Galatasaray'dır'' demişti bir adama bağlı kalıyorsunuz :((' diyenler var. 'Aslolan Galatasaray' düsturuyla hareket edip Galatasaray tarihinin en başarılı adamını tek kalemde silip yeni gelen hocaya methiyeler düzmek de ayrı maharet. Onları da Allah'a havale ediyorum. 1-2 transferle başkanlı komikli capsler paylaşacak olan, takım mağlup olduğunda 70.dakikada stadı terk eden, instagramda formalı fotoğraflar paylaşıp yenilince söven gruplar oluştu Galatasaray'da. Aysal ve arkasındakilerin istediği şekildeki taraftar formatı da bu. Ama unutmasınlar gitmelerini bekleyen vefalı grup bu yeni nesil tiki Galatasaraylılar'dan çok daha fazla. Son söz olarak inşallah Terim'in milli takımı Brezilya biletini alır. Tekrardan milli takımın takip edilmesini sağlamak bile Abdullah Avcı'dan sonra büyük başarı. Ve elbette Terim'in yönettiği takımın oynadığı maçlarda tarafımız her zaman belli.

http://inciswf.com/fatihterimtaraftar.swf

Çok özledik be hocam.

5 Mar 2013

3 Aylık Panorama

    Öncelikle saygı duruşu. Toprağın bol olsun.



     Uzun zamandır blogu boşladığımın farkındayım. Bu konuda bana tahammül eden Salih abi ve Sinan abiye teşekkürlerimi borç bilirim. Araya sınav dönemi, tatil, sahadaki formsuzluk derken uzun bi süre girdi diyerek girizgahımızı yapalım.

      Galatasaray olarak son 3 ayı son yılların en yoğun 3 ayı olarak geçirdik desek yanlış olmaz heralde. Aralık başında Braga deplasmanında gelen galibiyet, çek bi Schalke kurası, sermaye artırımı meselesi, Fatih Terim'in yönetime ince ayarı ve transferler. Kronolojik sırayla gidelim. Braga deplasmanındaki galibiyet Galatasaray'ın bu sezonki panoramasıydı. Çöpe atılan ve topa hakim olunmayan bir ilk yarı, ardından iki kanat oyuncusunu birden oyuna sürerek dönülen kaos sistemi. Burak'ın nefis sonuca etkisiyle deplasmanda aldığımız 7 puanla gruptan çıktık. Her şey iyi güzel görünüyordu. Kurada çek bi Schalke dedik hatta GS TV sunucusu Tuna Bayık ekranda Schalke duası yaptı ve Schalke geldi. Schalke kurasını gören Lütfi Arıboğan:


   
     Neredeyse hepimiz Lütfi Bey'in ifadesini takındık. Çünkü Barcelona, Bayern, Dortmund gibi ekiplerden kaçtık. Schalke'nin 20 şubattaki maça kadar başına gelenleri ayrı incelesek bilim-kurgu ve dram karışımı bi film çıkar ortaya. Takımın kilit 5-6 isminin sakatlanması, hoca değişikliği, Huntelaar'ın kalıcı körlüğüne sebep olabilecek rahatsızlığı vb. Bunları gördükçe iştahımız kabardı.

     O kısmı bi kenara bırakıp sermaye artırımı meselesine girelim çünkü uzun zamandır bu konu hakkında bir-iki kelam edesim var. Ünal Aysal'ın talimatıyla Galatasaray AŞ sermaye artırımı kararı aldı. Bu sermaye artırımıyla kulübün kasasına 275 milyon lira girdi ki bunun 125 milyon lirası küçük yatırımcıdan sağlandı. Kulübe sıcak para akışını sağlamak açısından gayet yerinde bir karardı. Hukuken hiçbir yanlışlık da yoktu üstelik. Ancak Fenerbahçe'nin yaşadığı krizler ve aşamadığı paranoyaları yüzünden özellikle medyayı gazlamasıyla Galatasaray'ın adı spekülatöre çıktı. Bu yüzden başkan gereğinden fazla biçimde medyada ve televizyonlarda görülmeye başladı. Herkese tek tek açıklama yapmak durumunda kaldı. Direk kulüp ismi zikrederek konuşuyorum diğer kulüplerin bu konuda pek bi sızlanması olmadı çünkü. Aziz Yıldırım kendi koltuğunu koruma adına bu sıralar birkaç farklı operasyona girişti. Bunlardan ilki 12 numara adlı twitter hesabı sahibini locasına alarak -ki bazı kaynaklara göre en başından yönetim tarafından oraya konmuştu- GFB ile yaşadığı sıkıntıyı üst noktaya taşımasıydı. GFB ve 12 numara arasında bi çatışma başladı. Yönetim destekli 12 numarada fırsat bulduğu her anda rakip takımlara özellikle de Galatasaray'a vurmaya başladı. Zamanında trollediğimiz bu oluşum bazı Fenerbahçeliler tarafından çok fazla ciddiye alındı ve locaya girecek kadar söz sahibi oldu. Sermaye artırımı meselesinde de en fazla ses çıkaran bu oluşum oldu. Ağladılar, sızladılar, kişileri yönlendirdiler. Sonuç: Galatasaray yüzde 900 oranında ikinci sermaye artırımı kararı aldı ancak SPK bu sefer izin vermedi. Neden? Ünal Aysal'a göre mavi gözlü bi Fenerbahçeli yönetici SPK'yı baskıya aldı ve bu kararın çıkmasını sağladı. Sermaye artırımının şu ana kadar illegal olduğu hiçbir kurum-kuruluş ve kişi tarafından ispatlanamadı. Hatta İhlas Holding'in yıllardır bu yöntemle ayakta durup şu anda Galatasaray'a yapılan bu engelleme yüzünden kendisi de sermaye artırımından faydalanamadığı için iflas etmek üzere olduğu söyleniyor. Alın size sosyal medyanın gücü.

     Kendi iç meselelerimize dönersek geçen sezon takım tamamen Fatih Terim'in eline verildi gibi görünse de ne iş yaptığı belirsiz Bülent Tulun başkan danışmanı olarak Florya'daydı. Fatih Terim'İn ayyuka çıkan ilk rahatsızlığı bu oldu ve Bülent Tulun Aslantepe'ye taşıdı ofisini. Yönetimdeki bazı iş bilirler Fatih Terim'in canını sıksa da asıl canını sıkan konu Fenerbahçe'yi şampiyonluk yarışı içerisinde tutmak için uydurulan Süper Final. Allah razı olsun şu anda keşke olmasaydı demiyoruz Kadıköy'de Yıldırım Demirören'i iterek şampiyonluk kaldırma şansımız oldu. Hoca konuşacağım sezon sonu dedi ama hala konuşmadı. Belki de eskisi kadar keskin olmadığı için. Maç sonu karşı takımın hocasının sözlerini 'Hele bi Yugoslav'dan' diyerek eleştiren bi teknik adamlıktan hakem hatalarına rağmen parlamayan, oyuncu yorumcularıyla geçiştiren hocalığa dönüştü. Bu sezon da yine yönetim içindeki insanların futbol meselelerine ve hocanın işine fazla karışmasıyla hoca iyice huzursuzlandı ve ikinci devrenin ilk maçında Kasımpaşa mağlubiyeti ardından yazılı bir açıklama yaparak dümdüz 'durumdan rahatsızım canımı sıkmayın' dedi. Ben dahil çoğumuz istifa cümlesi bekliyorduk ne yalan söyleyeyim. Hocanın açıklaması ardından görev tanımları daha da netleştirildi. Özellikle Sedat Doğan'a sen hukuktan sorumlusun futbola karışma dendi. Hocanın üzerinde sadece Ali Dürüst ve Ünal Aysal var.

     Gelelim transferlere. İlk yarıda oynanan futbol ve ligde kaybedilen puanlar herkesin canını sıktı. Takım ilk yarıları çöpe atıyor, hocanın ikinci yarı hamleleriyle günü kurtarmaya çalışıyordu. Devre arası sabırla beklendi. Günler geçiyor beklenen transfer haberleri gelmiyordu. Bir gün ortaya Sneijder adı sürüldü. Herkeste bi hadi len tavrı oluştu. Burada Sneijder'i anlatmaya gerek yok. Şu ana kadar Türkiye sınırlarında yapılmış en iyi transferdir. Yatılan Sneijder nöbetlerinin ardından oluşan olumsuzluk, tekrar ümitlenme, Sneijder'in İnter ile olan sıkıntıları falan derken transferden 2 gün önce ümitler iyice azaldı. Derken noldu ne bitti demeye kalmadan Lütfi Arıboğan ve Sneijder'in fotoğrafı düştü twitter'a. Ortalık yıkıldı haliyle ve beklentiler Sneijder'in ikinci Hagi olmasıydı. Kendisinin ilk basın toplantısında da buna gönderme yapması bizi iyice havaya soktu. Ardından 2-3 gün içerisinde Drogba transferi bitirildi. Geçen sezondan beri gündemde olmayan Drogba çıktı geldi. Afalladık. Bu kadar basit. Hepimizde gelsin Schalke de iki tokat atıp gönderelim algısı oluştu. Lig maçları rölantide geçti oraya başka yazıda gireceğim.

     20 şubat akşamı kimsenin Schalke'yi yeneceğimizden şüphesi yoktu. Herkeste Schalke eksik takım biz yaldır yaldır transfer yaptık yeriz havası vardı. Benim içime Schalke'den kötü haberler geldikçe sıkıntı düştü. Derken maçın ilk yarısında anladık ki Schalke net inanmış. Her yerde bizden fazlalardı her topa bastılar. İnanılmaz pas yaptılar ve boğdular. İlk yarının son hücumunda Dany ile Melo anlaşamayınca hızlı hücumdan gol yedik. İkinci yarı Sneijder çıktı Amrabat girdi. O da fayda etmedi pozisyonlar bulduk ama atamadık. Maç 1-1 bitti. Ocak sonunda oluşan hava bi anda söndü ve sorgulamalar başladı. Tabii ki sahada oynanan futbol kimseyi memnun etmedi ama bu durum formasını satacak takımına ihanet edecek hareketler bulunmadıkça maç boyu futbolcuya, hocaya sövme hakkını kimseye vermiyor. Bu lafım Schalke maçı boyu hocaya, Burak'a, Hamit'e söven veled-i zinayaydı. Şimdi önümüzde önce Gençlerbirliği ardından Schalke maçları var. Schalke'nin kolay lokma olmadığını anladık. Tur Schalke'nin elinde ve takım top oynamıyor. Hayırlısı olsun.

4 Mar 2013

Hangimiz sevmedik "Müslüm Baba"yı?

Baba 3 Mart 2013 Pazar sabahı hayata gözlerini yumdu. Henüz 59 yaşındaydı. Ancak, 59 yıllık ömrüne 78 albüm(bazı kaynaklarda 200'den fazladır ancak birçoğu korsandır), 38 sinema filmi ve sayısız konser sığdırmıştır.
Babanın müzik piyasasına girdiği günden beri tek sadık dinleyici topluluğu varoşlardır. Son on yıllık süreçte daha geniş kitlelere hitap etse de müzik tarzını değiştirse de varoşlar Babayı hiçbir zaman terk etmemiştir(çok ufak bir kitle hariç).
Türkiye tribünlerinin de -özellikle deplasman taraftarlarının- birçoğu varoşlardan gelmedir. Deplasman yapan hemen her taraftar da bilir ki Müslüm Baba deplasman otobüslerinin vazgeçilmezidir. Özellikle gece seyahatlerinde biralar açıldıktan, sigaralar yandıktan sonra inceden bir arabesk parça çalmaya başlar. Çalmaya başlayan parça da kuvvetle muhtemel ya Azer Bülbül'dür ya da Müslüm Baba...
Azer Bülbül ülke genelinde daha dar bir kitleye hitap ettiği için Müslüm Babanın ölümü daha çok ses getirmiştir. Müzikalite konusunda tabi ki Müslüm Gürses'in üstünlüğü sabittir. Ancak deplasman otobüsü arabesk ayırt etmez...
Baba yaşarken de vefatının ardından da Türkiye tribünlerinde hak ettiği saygıyı görmüştür, görmeye de devam edecektir. Deplasman otobüsünün yanında Baba statlarda taraftar vasıtasıyla da kendine yer bulmuştur. Tribünde takılan atkıda, açılan pankartta, söylenen bestede Müslüm Babanın şarkıları ve kendisi  vardı. Bugünkü cenazeye de Türkiye'nin farklı yerlerinden taraftarlar katılım gösterdi. Varoşlar ve Türkiye tribünleri öksüz kaldı.

Ankaragücü taraftarlarının Müslüm Baba için yaptırdığı atkı.

Karşıyaka taraftarlarından 'Deli gibi sevmek ruhumuzda var' pankartı.

Adana Demirspor 'Ankara Tayfası'nın yaptırdığı pankart.

Bursa taraftarının Baba öldüğü gün Sivas maçında açtığı pankart.

Baba, taraftarı olduğu Galatasaray tribünlerinde.

Beşiktaş taraftarının Babanın ölümünün ardından Fenerbahçe maçında açtığı pankart.

Samsun taraftarının Konya maçında açtığı pankart.

Gençlerbirliği-İBB maçında skorbord.

Kartal deplasmanı öncesi tersten boyadığımız 'Meselem' pankartı.

27 Oca 2013

Derbi Sabahları

Derbi öncesindeki gece tuttuğu takımın teknik direktörü olmaya aday milyonlarca insan vardır. Maç 0-0 devam edip kilitlenmişken, yastığında kafasını çevirdikçe atağın yönünü diğer kanada müthiş bir uzun pasla çeviren orta saha oyuncularını da unutmamak lazım, onlar da azımsanmayacak kadar fazladır. Maç milyonlarca insan tarafından yüzlerce kez kafada oynanır. İddialara girilir, totemler sabahtan başlar.

Derbi sabahları insanın içinde en kuvvetli alarmın uyandırma gücünden daha kuvvetli bir heyecan olur. Saatler bir an önce 19:00'a gelmeli midir? Yoksa bizlere mutluluk veren şey daha çok bu heyecana ortak olma duygusu mudur? Galatasaray- Beşiktaş maçı var bu akşam. Biraz önce anlattıklarımı benim gibi milyonlarca Beşiktaş ve Galatasaray taraftarı eksiksiz yaşadı, adımın Ülken olduğu kadar eminim bundan. Fakat en çok merak ettiğim konu şu: Örneğin bir Tottenham - Arsenal maçı öncesi bu duyguları yaşayan insan sayısı bizler kadar fazla ya da kayda değer mi? Ya da bir Espanyol - Barcelona maçı öncesinde ne gibi gerilimler heyecanlar yaşanıyor acaba?  

Derbi haftasının başından başlayarak vücutta baş gösteren, derbi sabahı zirve yapan heyecan duygusu ne kadar hoşuma gidiyorsa artık; eskiden her hafta derbi olsa keşke derdim. Fakat geçen sene süper final zırvasıyla bir baktım ki yere göğe sığdıramadığımız bu heyecan yerini bıkkınlık ve sıradanlık duygusuna bırakmış. Her şey tadında güzel. Sevgilisiyle her an her dakika dip dibe durup sonra da buluşma heyecanından söz edebilecek olan var mıdır?

Beşiktaş bugün kazanır ya da kaybederse bu ilk veya son olmayacak. Çeşitli değerler, anlamlar atfettiğimiz takımlarımız daha yüzlerce kez karşılaşacaklar. Bugün akşam olacağı gibi birçok kahvehane, meyhane ve barlar futbol tutkunlarıyla dolup taşacak. Yeri geldiğinde futbolcuların ayak tırnaklarına kadar küfür edilip, aynı oyuncuya bir dakika sonra kurban olunacak. 

Oralete inanan insan varken Beşiktaş'a inanmanın neresi garip? Herkesin inandığı bir şey vardır bu hayatta benimki de sensin...

 Forman ıslansın yeter, gerisi tıraş Beşiktaş...

16 Oca 2013

Elveda Sami Yen Seviyoruz Seni Can-ı Gönülden



     20 Aralık 1964 günü Bulgaristan ile yapılan dostluk maçıyla birlikte Ali Sami Yen Stadı tarih sahnesindeki ilk rolünü oynadı. Adını Galatasaray Spor Kulübü'nün kurucusu, Türk Milli Futbol takımının antrenörlüğünü ve Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığını da yapmış olan Ali Sami Yen'den almıştır. Açılış maçında sosisli sandviç tezgahının kalabalık sebebiyle devrilmesi sonucu tezgah bir anda alev almış ve 81 kişi yaralanmıştır. Yıllarca rakipleri Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin aksine stadyum sorunu yaşayan Galatasaray çözümü Ali Sami Yen stadının üst kullanım hakkını elde etmesiyle çözmüş görünüyordu.


      Ancak stad zeminindeki sıkıntılar ve Boğaziçi Köprüsü ile çevre yol bağlantı çalışmaları sebebiyle 1972-80, 1984-86 ve 2003-05 arası 3 kez Ali Sami Yen'den ayrılmak zorunda kalınıldı. 2005-2006 sezonunda deprem sebebiyle zarar gören Eski Açık tribünü yıkılarak yeniden yapıldı. 2004 yılında Seyrantepe'de yapılacak bir stadyum karşılığında Galatasaray Sami Yen'in üst kullanım hakkını devretti. Ancak yüklenici firma şartları sağlayamayınca 2009'da yeniden ihale yapıldı. 2011 yılında -henüz halen eksikleri bulunmasına rağmen- Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena hizmete açıldı. 11 Ocak 2011 günü Beypazarı Şekerspor'la yapılan Türkiye Kupası maçıyla Ali Sami Yen Stadyumu ışıklarını bir daha açılmamak üzere söndürdü. Koltuksuz zamanlarda 35.000, koltuk şartı getirildikten sonra 24.000 kişilik kapasitesiyle 'cehennem' birçok Avrupa takımının korkulu rüyası olmuştu. Avrupa'da arka arkaya 23 maç Sami Yen'de Galatasaray yenilgi yüzü görmedi (99-00 sezonu). 93-94 sezonunda Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde mücadele  etmesiyle başlayan, Uefa kupası alınan sene oynanan Milan, Bologna, Dortmund, Mallorca, Leeds maçlarıyla alevlenen atmosfer 2000-2001 Şampiyonlar Ligi çeyrek finali 2-0 dan 3-2'ye çevrilen Real Madrid maçında tavan yaptı. Kulübe ve ülke futboluna aralıklar dahil 47 yıl hizmet eden cehennemde şu anda iş makineleri çalışıyor. Yolu Mecidiyeköy'e düşen her Galatasaraylı'nın içi hala sızlıyor. Arena gerçekten muazzam bir atmosfere sahip ancak cehenneme dönüşmesi yıllar alacak. Sami Yen'in cehenneminin ateşi taraftar ve orada yaşanılan anılardı.



     2003 sezonunda Ali Sami Yen Stadı yıkılma kararı alınınca Galatasaray taraftarını hiçbir kulüp kendi stadına kabul etmeyince Galatasaray, yeni yapılan; dünyanın bir ucu ve rüzgar tirbünlerinden daha fazla rüzgar alan Atatürk Olimpiyat Stadı'na itilmek zorunda kaldı. Tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşanırken ve nice rezillikler çekilirken ağızlarda tek bir tezahürat vardı:

     Ne maçlar yaşandı,
     Dünya cehennemi burada tanıdı,
     Elveda Sami Yen,
     Bir gün geleceğiz yeniden.

     2 sezon sonra taraftar yuvasına döndü ancak bu dönüş sadece 6 sene sürdü. 2011 yılında başkan Adnan Polat'ın şov amaçlı şekilde henüz tam hazır olmamasına rağmen Arena'yı hizmete açmasıyla yaşlı ve yorgun Ali Sami Yen Stadı tamamen aç gözlü müteahhidin kollarına bırakıldı. Olimpiyat günlerinde söylenen marş artık versiyon değiştirmişti. Maalesef geri dönüş mümkün değildi...

     Ne maçlar yaşandı,
     Dünya cehennem burada tanıdı,
     Elveda Sami Yen,
     Seviyoruz seni can-ı gönülden...


7 Ara 2012

Çocukluk aşkı olarak kalmasın! Evlenelim!

Futbol her yanıyla başlı başına bir romantizmdi benim için. Sanıldığı gibi Tsubasa izleyerek aşık olmadık benim gibi birçoğumuz futbola. Tsubasa denk geldi, iyi de oldu. 7 yaşındayken evimin koridorunda küçük, sünger topumla tek başıma oynadığım çift kale maçlarla başladı bu serüven. Koridorda 22 as oyuncu, teknik heyet ve yedek oyuncular vardı bana göre ve binlerce kişinin duvarlardaki tribünden bana baktığını ve desteklediğini hissederdim, heyecanın verdiği bir sızı kaplardı sol yanımı. Kağıtlara özenerek yazdığım fikstürler ve puan tablosu vardı her gün oynadığım maçlarla güncellenen. Beşiktaş her zaman kazanmazdı oynanan maçlarda mesela; torpil yoktu bizde, neyse o. Realizm hakimdi bizim koridordaki maçlarda, Galatasaray düzenli olarak penaltı kazanır ve sahanın salona bakan dilimindeki kaleye doğru ağlarla buluşurdu hep bu penaltılar. Yine Galatasaray'ın kazandığı UEFA kupasına giden süreçte maçlar, onlarca kez benim sünger topumla ya da ondan önce görevini başarıyla devam ettiren her renkten çorabımla oynanmıştı, ev bilmem kaç kez bayram yerine dönmüştü...

Sürekli Beşiktaş'la koşturmaktan bıkıp arada Kocaelispor ve Gençlerbirliği'ni temsil ederek üst sıraları zorlardım, Tabi İlhan Cavcav ve Sefa Sirmen etkenlerini göz önünde bulundururdum bu durumlarda. İstediğin kadar romantik ol gerçekçi sınırları aşamazsın. Hadi Ankara'lıydım ama neden Kocaelispor? İşte onu bilmiyorum ama severdim, çok sempati duyardım onlara. Hem de bana en çok göz yaşı döktüren takım olmasına rağmen. 2001-2002 sezonu kupa finali, daha Kaan Dobra'nın Dobrovski olduğu zamanlar. Hani şu Mehmet Ali Erbil'in salakça adamın isminden nemalandığı yıllar. Kocaelispor Beşiktaş'ı 4-0 yenerek hezimete uğratıyor, ben tabi hüngür hüngür koyvermişim. O gün bu gündür Liverpool'dan 8 yediğimizde bile o üzüntüyü yakalayamadım. Üzülmem lazım, efkar yapmam lazım bu bir ihtiyaç diyorum ama nafile; olmuyor galibabir şeyler eksik olunca ne kadar zorlarsak zorlayalım. Futboldan eskisi kadar lezzet alamıyoruz, bu bir gerçek.

Kocaelispor'un düştüğü durum ortada, can sıkılmayacak gibi değil. Göztepe'ye birileri sahip çıktı da ayağa kalkmak için uğraş veriyor. Ya Ankaragücü? Yıllarca taraftarının sebebini anlamlandıramadığımız bir şekilde bıkmadan usanmadan küfrettiği benim gibi milyonlarca Beşiktaş taraftarı futbol sevdalısı, şimdi dost meclislerinde onların durumunu anlatıyor, keşke birileri çıksa da Ankaragücü'ne sahip çıksa diyor, hem de her şeye rağmen.... Değer mi? Bence değer. Bu gidişle çocukluk aşkı olarak kalacak bizde sevdalarımız, oysa biz bir hayat kuracaktık hani?

1 Ara 2012

Şapkayı Öne Koyup Düşünme Zamanı

   Gaziantepspor karşısında alınan beraberliği hakeme bağlamak yanlış olur, hakemler hata yapar, önemli olan bunların kasıtlı ve/veya sürekli olmamasıdır. Galatasaray haftalardır kötü oynuyor. Elazığ maçında Melo'nun penaltı kurtarmasıyla arka planda kalan sorunlar bugün iyice açığa çıktı. Kağıt üzerinde çok iyi görünen kadronun 14 maçta 26 puan toplaması transfer yanlışları, form düşüklükleri ve oyuncuların ligdeki düşük konsantrasyonları ile birleşince açıklanabilir.

   Muslera çok iyi bir kaleci olduğuna kimsenin bir itirazı olmaz sanırım. Ancak ne kadar profesyonel olursa olsun İstanbul'da tek başına yalnız yaşayan bir Uruguay'lının tüm lig maçlarına (ki bazen bu adam günlerce uçak yolculuğu yapıp maçlardan bir gün önce İstanbul'a geliyor) mental olarak hazır olmasını bekleyemezsiniz. Bunun için ekstra motivasyon sağlayacak psikolojik destek ekipleriniz olmalı.( 1996-2000 arasında bu işin en iyilerinden Prof. Dr. Acar Baltaş'ın Galatasaray Spor Kulübünde çalışması aklıma gelen ilk örneklerden). Aynı konsantrasyon sorunları Eboue için de geçerli. Üstüne Eboue'nin ikamesinin, bırak Eboue'yi zorlamayı , Türkiye'de herhangi bir takımda oynayacak kalitede olup olmadığı tartışmalı. Sol bek desen kanayan yaran. (Liverpool'un Liverpool olduğu zamanlar sol kanat oynayabilmiş, yetenekli bir adamı Manchester karşısında iki bindirme yapabildi diye modern sol bek ilan etmeye gerek yok.) Stoperde de muadil tercihini yanlış yapmış, oraya çekidüzen veren ve yaşı 34 olan Ujfalusi yerine, Semih'e muadil olabilecek Dany'yi almış, Ujfalusi sakatlanınca ise oynadığın Cris kumarını kaybetmişsin. Melo konusunda ekonomik sebepler seni bekletmiş olabilir, ancak sen üst düzey bir alternatifinin olmadığı bir mevkide 3 ay tatil yapacak kadar amatör bir oyuncuyu alarak ikinci büyük kumarını kaybetmiş oluyorsun. Selçuk ve Hamit konusunda da psikolojik destek eksikliğin var. Amrabat'ın ise transfer edilmeden önce ne kadar izlendiğini merak ediyorum. Herhangi bir defans oyuncusunun bir iki maçını izleyerek durdurabileceği bütün hareketleri ezbere olan ve oyun zekası bu kadar düşük bir adama, her ne olursa olsun, bir inat uğruna 8 milyon euro bonservis vermenin mantığı nasıl açıklanabilir bilmiyorum. Forvetlerin ise şimdilik seni taşıyor, ancak kaçırmaya başladıkça bitmiş, uzatmaları oynayan taraftar grubun bugün Hamit'e yaptığını o gün onlara yapacak.

   Galatasaray'ın sorunlarından bahsettik. Aslında bu sorunlar kapatılamayacak ya da kısa vade için çözülemeyecek sorunlar değil. Ujfalusi iyileşir, bir sol bek alırsın, bir kıvılcım takımı lige döndürür, Melo devre arası toparlar, Amrabat kendini geliştirir. Kimsenin mükemmel olmadığı yerde hatalarını azaltan sen şampiyon olur, sonrası için yola farklı bakarsın. Ama senin daha büyük bir sorunun var: Galatasaray taraftarı seyirciye dönüşmüş durumda. Bunda yeni stadın etkisi büyük elbette. Ancak futbolcuların maç seçmesi gibi taraftarında maç seçmesi gibi saçma bir durum ortaya çıkmış durumda. Hepimiz biliyoruz ki o kendisiyle çok övünen taraftar grubu şimdiden 16 Aralık 2012 tarihindeki Fenerbahçe maçı için hazırlıklara başladı ve bu süreçte geçen maçlar onların çok umrunda değil. Bu bilmeden kendini öne çıkarma çabası mı yoksa bir rüzgara kapılıp gitme mi bilemiyorum. Ancak Galatasaray'a zarar verdiği ortada. Bazılarının şapkayı öne koyup düşünme zamanı geldi..

22 Kas 2012

Şampiyonlar Ligi'nde Beşinci Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Kiev-Paris Saint Germain(0-2) maçında Lavezzi PSG'yi bir üst tura taşırken Dinamo Kiev de geleneği bozmayarak UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazandı.

Porto-Dinamo Zagreb(3-0) maçında Hırvatlar gruptaki ilk gollerine çok yaklaştılar ancak bu sefer de direk ve rakip savunma çizgi üzerinde izin vermedi! Portolu futbolcular maçı izlemeye gelen az sayıda taraftarı unutmayarak üç tane jeneriklik golün altına imza attılar.

B Grubu
Arsenal-Montpellier(2-0) maçı sonrası The Gunners adını bir üst tura yazdırırken Fransızlar Avrupa kupalarından elendiler. Zaten geçen sezon Ligue 1'de kendilerini şampiyon yapan gol yememe taktiği Arsenal ve Schalke'nin olduğu grupta tutmazdı.

Schalke-Olympiakos(1-0) maçında atılan tek golün sahibi Fuchs takımını son 16'ya sokarken rakibini de UEFA Avrupa Ligi'ne yolladı. Ayrıca Çarşamba gecesi atılan kötü gol yok!

C Grubu
Anderlecht-Milan(1-3) maçında Mexes eski takım arkadaşı Ibrahimovic'e nazire yaptı. Ancak iki golün birer hafta arayla gelmesi Mexes'in golünün özgünlüğü yok tartışmalarına yol açtı.

Zenit-Malaga(2-2) maçıyla birlikte Hulk'un ne kadar doğru bir transfer tercihi yapmış olduğunu bir kez daha gördük!




D Grubu
Ajax-Borussia Dortmund(1-4) maçı da Dortmund'un "97" ruhunu bozamadı. Hoesen ise gecenin en güzel aşırtma golünü attı.

Manchester City-Real Madrid(1-1) maçında City elendi Real ise Dortmund'un gerisinde kalmaktan kurtulamadı. Maviler geleneği bozmadılar ve Ethiad'da penaltı kazanmayı bir kez daha başardılar.




E Grubu
Nordsjaelland-Shaktar Donetsk(2-5) maçında Luiz Adriano fair-play açısından sınıfta kaldı. Onun haricinde gerisi bildiğiniz gibi.

Juventus-Chelsea(3-0) maçı Di Matteo'yu koltuğundan ederken son şampiyonu da büyük bir ihtimalle grup dışına itti.



F Grubu
BATE Borisov-Lille(0-2) maçında Fransızlar rövanşı aldı. BATE irtifa kaybetmeye devam ediyor.

Valencia-Bayern Münih(1-1) maçında iki taraf da birbirini üzmek istemedi. Barragan biraz çabaladı Mestella'daki taraftarı üzmek için ancak Feghouli buna engel oldu. İki takım el ele bir üst tura çıktı.

G Grubu
Benfica-Celtic(2-1) maçında gruptan çıkma avantajı ev sahibine geçti ancak bir sonraki maç Camp Nou'da.

Spartak Moskova-Barcelona(0-3) maçında Katalanlar hem gruptan çıktılar hem de Rusları Avrupa dışına ittiler. Bu sefer işi sıkı tutup işi 40 dakikada bitirdiler.

H Grubu
Cluj-Braga(3-1) maçının sonucu hem Romenleri hem de Galatasaraylıları sevindirdi. Braga Avrupa dışında kaldı!

Galatasaray-Manchester United(1-0) maçında  Manchester United'ı kendi sahasına -neredeyse maç boyu- hapsetmek bu galibiyetin anahtarı oldu. Sir Ferguson bir kez daha Türkiye'den eli boş ayrıldı.

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde Dördüncü Haftanın Notları

21 Kas 2012

Avrupa'da Baharı Görebilmek (Son Sözümüzü Daha Söylemedik)



     Tarih 2 Ekim 2012. Galatasaray grubun ilk maçında Manchester'a karşı oynayabileceği en iyi futbolu oynamış, iki topu direkten dönmüş bir de penaltısı verilmemişti. Oyun umut vericiydi alınan mağlubiyete rağmen. Ancak 2 Ekim'de Arena'ya Avrupa'nın en iyi kontra atak takımlarından Braga geldi neredeyse pozisyon vermeden 35% ile topla oynayarak 2-0 yendi Galatasaray'ı. Stattan 3 Ekim'de çıkan 4 kişiden biriyim. Gruptan nasıl çıkarız hesaplarını yaparken saati unutmuşuz güvenliğin kardeş gidin de biz de gidelim diye seslenmesiyle çıktık Arena'dan.


     Orada şunu söylemiştim: Cluj'dan alacağımız 4 puan, Manchester'ın Arena'ya 12 puanla gelmesi bizi 2.liğe taşıyacak. 8-10 puan arasında alacağız ve gruptan çıkacağız. İlk öngörülerim çok şükür ki gerçekleşti. Manchester 12 puan ve lider. 2.Galatasaray 7 puan ikili averajda Cluj'dan üstün. 3.Cluj 7 puan ve sonuncu Braga 3 puanda kalarak Avrupa'da havlu attı.



    Maçın ilk yarısının nasıl geçtiğini şahsen ben anlamadım. Welbeck'in yarattığı tehlikeler ve Powell'ın üst direkten dönen kafa vuruşu harici oyunun kontrolü bizdeydi. Hamit ve Amrabat ileride yalnız kalmasalar ilk yarıdan üstünlüğü ele geçirebilirdik. Amrabat rüzgar gibi giderken Rafael'in müdahalesi net penaltıydı. Selçuk'un ortasında defansın eline çarpan top bence penaltı değildi.


     İkinci yarıya daha baskıyı bilerek başladı Galatasaray özellikle golden önceki pozisyonda metrekare içerisinde 1 Manchesterlı'ya 4 Galatasaraylı düşüyordu. Derken Eboue'nin orta yapacağını anlayan Melo geçen sezondan sonra bizleri mahrum ettiği koşuyu yaptı ve kafa vuruşunu Lindegaard kornere çeldi. Kornerde 'Emek hırsızı' Burak Yılmaz'ın ( 5 maç 5 gol ) kafa vuruşu Rafael'in boyunu aştı ağlarla buluştu.


     Emre Çolak'ın girmesiyle ufak çapta da olsa kabus görmemize rağmen süreyi de akıllıca kullanarak 'yedek' Manchester'ı Arena'ya gömdük. Maçın adamlarına gelirsek 1.sıra Hamit'in. Bütün maç tercih hataları hariç hatasız oynadı, ikinci yarıda gelişine vurduğu füze üst direkten döndü. Riera muazzam oynadı tek kelimeyle muazzam bundan iyisi Roberto Carlos. Amrabat geldiğinden bu yana en iyi oyununu oynadı Elmander'in durgunluğu olmasa maçın adamı olacaktı. Melo geçen sezondan esintiler sundu basit oynaması gerektiğini hatırladığında her şey daha güzel olacak. ( Melo iyi=Galatasaray iyi) Semih toparlayıcıydı. Muslera zamanında çıkarak toplara gerekli müdahaleleri yaptı. Sıra geldi 5 Aralık'taki Braga deplasmanına.

Hesaplar: -Galatasaray yenerse isterse Cluj 100 atsın Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray ve Cluj aynı sonuçları alırsa yani 2 maçta berabere biter ya da Cluj ve Galatasaray kazanırsa/kaybederse Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray mağlup olur ve Cluj puan çıkarırsa Cluj çıkar.

     Ortaya 70% Şampiyonlar Ligi 2.turu, 30% Uefa Avrupa Ligi'nde devam şeklinde tablo çıkıyor. BU ARADA DENİZ BANK'IN MANCHESTER'A SPONSOR OLDUĞU UNUTULMASIN!..

                                                  BEYLER ŞİKENİN KANITI :(
 

19 Kas 2012

Tek Yol Galatasaray

   1993-1994 sezonu Şampiyonlar Ligi eşleşmesi: Manchester United - Galatasaray. O zamanlar 8 takım alınıyor lige, yani turu geçen çeyrek finale kalacak. İlk maç şaşırtıcı şekilde 3-3 bitiyor. Arif'in Şımaykıl değil bütün Maykıllar gelse kurtarılamayacak golü daha sonra bir internet fenomenine dönüşüyor ve yıllar sonra Arif'in Mençıstar'a attığı golü arayan adam bir süre suni gündemimizi meşgul ediyor. 20 Ekim'deki maç kadar olmasa da 3 Kasım'daki maç da olaylı geçiyor ve çok konuşuluyor. Şekil Cantona ta o zamanlar Türk polisinin copunun tadına bakıyor, Suat maç sonunda karısını istiyor, Şampiyonlar Ligi'nin statüsü değişiyor, 20.000'lik stadda 50.000 kişi gören Avrupa'da Ali Sami Yen Cehennemi algısı başlıyor, Ferguson bir günde çöküyor, kısacası Manchester için Şampiyonlar Ligi için başlayan yol Galatasaray'da bitiyor.

   Bugün belki rakip açısından o günkü maçın ciddiyeti yok, alttan çok sular aktı. Rotasyon amaçlı genç oyuncuları oynatacaklar. (Gerçi genç dediğimiz adamlar da, Chicharito, Wellbeck, Valencia falan.) Ancak bizim için durum öyle değil, düşüncemiz belli; tek yol Galatasaray, tek yol galibiyet!

30 Eki 2012

Akıl Tutulması

   Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı 4. kez dünya şampiyonu oldu. Bu büyük başarı güzide basınımızda bittabi pek fazla yer almadı. Yer alan programlardan birinde ise Hürriyet Gazetesi Spor Müdürü Mehmet Arslan engelli sporcuları aşağılayarak, Türk sporundaki rezilliklerimize bir yenisini daha ekledi. Sporda yaşanan başarıların engelli ya da engelsiz insanları spora daha çok yaklaştırdığını unutan Arslan tekerli sandalye basketbolunda şampiyon olmanın dünyanın en kolay şeyi olduğunu söyleyerek engellileri aşağılarken bahane olarak da harcanan paraların evinden çıkamayan engellilere spor yaptırılması gerektiğini belirtti. Kendisinin mantığıyla düşünürsek futbol ya da basketbolda oyunculara harcanan milyonlarca lirayla da evinden çıkamayan gençlere spor yaptırılmalı mı? Ya da kendisi spor müdürü olduğu gazetede Ercan Saatçi ya da Meriç Tunca gibilerine yazarlık yaptırmak yerine yazı yazmaya hevesli gençlere yer vererek onları teşvik etmeyi düşündü mü hiç?

25 Eki 2012

Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Zagreb-Paris Saint Germain(0-2) maçı Zagreb temsilcisinin sıfır çekmeye bir adım daha yaklaştığı başka bir maç oldu. Sanırım yanlış geldiler. Gol atabilecekleri bile meçhul. Bu arada parayla saadet oluyormuş.

Porto-Dinamo Kiev(3-2) maçında Jackson Martinez attığı iki golle gelecek sezon Chelsea'ye transferini garanti altına aldı. 


B Grubu
Arsenal-Schalke(0-2) maçının ardından Schalke her kulvarda varım dedi. Gunners cephesi ise Norwich maçının etkisinden çıkamamış gibiydi.

Montpellier-Olympiakos(1-2) maçı Yunan ekibi gecenin güzel geri dönüşlerinden birine imzasını attı.


C Grubu
Zenit-Anderlecht(1-0) maçında Zenit tek attı(hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir Fotomaç misali).

Malaga-Milan(1-0) maçında son saniyede oyuna giren Onyewu eski takımı karşısında galibiyette büyük pay sahibi oldu. Joaquin hafta sonu Valladolid maçının ardından bu maçta da "penaltı kaçırmak benim işim" dedi.


D Grubu
Ajax-Manchester City(3-1) maçı sonrası Roberto Mancini "Bu benim hatam. Takımı iyi hazırlayamadım." Yani parayla saadet olmaz dedi.

Borussia Dortmund-Real Madrid(2-1) maçında C. Ronaldo'nun gol sonrası tribünlere yaptığı sakin olun hareketi maçın son düdüğüyle anlamını yitirdi.


E Grubu
Nordsjaelland-Juventus(1-1) maçının ardından grupta üç beraberliğe ulaşan Juventus 82 Dünya Kupası şampiyonu İtalya'ya nazire yapmaya çalışıyor gibi. Nordsjaelland ise grupta ben de varım dedi.

Shakhtar Donetsk-Chelsea(2-1) maçında son şampiyon sahadan silindi. Shakhtar ise grupta liderliği söke söke almayı başardı. Anlaşılan bu sefer Lucescu zamanında Galatasaray'ın başındayken yaptığı gibi altı beraberlikle gruptan çıkmaya çalışmayacak.

F Grubu
BATE Borisov-Valencia(0-3) maçında BATE'yi rüyadan "karabasan Soldado" uyandırdı.

Lille-Bayern Münih(0-1) maçında görüldüğü üzere Fatih Terim çok haklı: "Avrupa'da her gün yağmur var." Bayern Münih de bu yağmurda oynamaya alışkın. Zira Lille'i geçerken yağmura rağmen(!) hiç zorlanmadılar.

G Grubu
Spartak Moskova-Benfica(2-1) maçı bir kez daha gösterdi ki Spartak gol atmayı da yemeyi de çok seviyor. Maçın sonunda çıkan ufak çaplı gerginlik ise insanın aklına ister istemez yıllar önce Roma-Galatasaray maçında çıkan arbedeyi ve Gaziantepsporlu Lima'yı getiriyor.

Barcelona-Celtic(2-1) maçında -İsa figürünü andıran tipiyle- Samaras yine golünü attı ancak son sözü Barcelona söyledi.


H Grubu
Galatasaray-Cluj(1-1) maçında Dany kaçırdı Semih tuttu. Rumen takımının hocası Ioan Andone'nin maçtan sonra işine son verildi. Ancak bu durumun maçla bir ilgisi yoktu. Ligde alınan kötü sonuçlar yüzünden hocanın ipi çekildi. Galatasaray bu sezon ilk puanıyla tanıştı tanışmasına da uzun yıllardır hasret kaldığı galibiyete henüz ulaşamadı.

Manchester United-Braga(3-2) maçı Salı gecesinin en iyi geri dönüşüne sahne oldu.









Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları

20 Eki 2012

Seninle Mutsuzluğa da Varım


Transfer yanlışları, taht oyunları, medya baskıları, truva atları, Demirören ve TFF'si; hepsi bir yana. Şu dünyada bana ihanet ettikçe daha çok sevdiğim tek bir şey var: Galatasaray! Ben seninle mutsuzluğa da varım..

17 Eki 2012

Biz bir günde mi 'İçinizdeki İrlandalılar' olduk?

Türk Milli Takımı Türkiye'nin çalkantılı dönemlerinden, yaşanan darbelerinden, sağ-sol çatışmasından pek nasibini almamış bir kurumdu. Sanat müziği gibiydi, başına 'Türk' koyduğunuzda kimse gocunmazdı ondan. Bu ülkenin sağcısı, solcusu her sınıftan insanı desteklerdi bu takımı hiç çekinmeden. Nasıl desteklemesin ki? Tarihi mağlubiyetleriyle dalga geçen, turnuvalara katılırken ecel terleri döken ama katıldığı turnuvalarda dengeleri alt üst eden bir takımdı. 

90 doğumlu biri olarak milli takım konusunda şanslıyım. Gözlerimi futbola açtığımda zımba gibi bir milli takımımız vardı. 2000 Avrupa Şampiyonası elemelerinde Almanya'ya karşı deplasmanda mükemmel oynadığımız 0-0'lık beraberlikle döndüğümüz maç benim için milattır. Bu ülkenin futboldaki makus talihi Sergen'in Matthaus'un sağından atıp solundan geçtiği pozisyonda kırılmıştır. Ne mutlu bana ki o günlerle açtım gözümü futbola! Geçenlerde Suat Kaya'nın ve Okan Buruk'un katıldığı bir Ligtv programında milli takımın en  unutulmaz yirmi maçı vardı, en az on beşini canlı izlediğimi farkettim. Bundan ala mutluluk var mı? 



Bu akşam milli takım o kadar yalnızdı ki çok sevdiğim bir abim 'ülkü ocakları bile şu galibiyete sevinmiştir' dedi, haklıydı da. Herkes o kadar küstürüldü, her şey o kadar anlamsızlaştırıldı ki artık milli takım denen şeyin altı bomboş insanlar için. İstedikleri kadar süslü reklam yapsınlar, istedikleri kadar bu işi bize pazarlamaya çalışsınlar; yemiyoruz yemeyiz artık.

Bu gece kendi kendime dedim ki:' Ulan madem gidemiyoruz bu turnuvalara, gereken neyse yapalım evsahibi olalım.' Bunu dedikten sonra ise 2016'ya aday olduğumuz o harita aklıma geldi, tam bir fiyaskoydu! Keyifleri gelince iki senede Süper Lig'de oynattıkları hevesleri kaçınca sürüm sürüm süründürdükleri Diyarbakır'ın, Akyazı ile HES'le darmadağın ettikleri Trabzon'un olmadığı, Ankara'nın ise ayıp olmasın diye konulduğu o harita...Haritada yer alan Konya ile Kayseri'nin ideolojik olduğu malumunuz, neyse o konulara girmeyeyim.

Milli takım kadrosu belli. Mehmet Ekici bu sene Bremen'de ne kadar oynamış belli. Anadolu futbolcusuna, futbolcusunu o formayla görüp gururlanacak Anadolu taraftarına ayıp.

Hakan Şükür'ü gram sevmezdim; ama bu gözlerin gördüğü en büyük forvetti. Onsuz milli takım izlemek bir garip. Set hücumunda bocalıyoruz, hiçbir forvetimiz sırtı dönük oyunu bilmiyor. Bu ligde bu oyunu oynayabilecek Muhammet Demir, Nobre gibi isimler yetersiz görülüp alınmıyor.



Ankaragüçlüler'in durumu malum, Trabzon'un 3 Temmuz direnişi hala sürüyor, Diyarbakırspor'da sıkıntı bitmiyor, maç saatlerindeki Ferrari haberini gördük Beşiktaş'ın ne olacağı hiç belli değil. Galatasaray ve Fenerbahçe yeni dengelerin önemli parçaları zaten onlara bir şey demiyorum. Benim altını çizmek istediğim şey onun yerine bu oynasaydı mevzusu değil; TFF-Milli Takım-Demirören üçlüsünün halktan nasıl uzaklaştıkları, nasıl bu ülkede futbol namına her şeyin içini boşalttıkları görülmeli artık. Sorun milli takıma Anadolu'dan iki topçu alarak çözülecek küçüklükte değil, bir yabancılaşmanın bir ötekileştirmenin biriktirdiği bir hesap var. Ecevit 70'lerde CHP'yi tekrar canlandırmak için 'CHP halka gitmelidir; ama halka giderken uzatacak elinin yanında söyleyecek sözü olmalıdır' demişti, Demirören TFF'sinin ne uzattığı eli tutacak ne de söylediği sözü dinleyecek biri yok bu ülkede!

Kulüpler ve Milli Takım bazında ne kadar havalarda olduğumuz malumunuz; öyle ki Almanya'ya karşı alınan 3-0'lık mağlubiyetten sonra maçın canlı anlatımında ülkenin en gözde spor yorumcularından R.Dilmen utanç duyarak  kulaklığı bırakmıştı. Kendi evimizde kalecisini iki üç kere gördüğümüz Romanya'ya da 'vasat' diyen R.Dilmen keşke Macaristan maçında da yorumcu olsaydı da üçüncü golden sonraki tepkisini görseydik.

Feyyaz Uçar TRT'de bir keresinde 'Yugoslavya dağıldı da biz turnuva gördük, bu dağılmadan sonra hepsi ekol sahibi olan bu ülkeler kendilerini toparladıkça  tekrar dominant olacaktır' demişti. Yükselişimizin üstüne bir şey koymadığımız sadece gereksiz ego sahibi olduğumuz, jenerasyonlar arası bayrak değişimini gerçekleştiremediğimiz çok rahatça görülüyor. Keza bizi güle oynaya turnuvalara yollayan Bosna Hersek şu an Türkiye'ye kök söktürür. Şu an Balkanlar'da 'rahat yeneriz' diyebileceğiniz bir ülke var mı?

Sorun hocada mı? 
Yazıyı okuduysanız bunu sormamalısınız.

5 Eki 2012

Yerden Sert!

          Şovenizm fırsat bulduğu her alanda kendini gösterir. Ayırt edilmesi gereken nokta, şovenizm Türkiye'ye özgü bir durum değildir. Batı'da ortaya çıkan milliyetçilik akımı dünyanın bir çok bölgesinde kendine taraftarlar bulmuştur ve bulmaya da devam etmektedir.Futbol ise şovenizmin kendine sıkça yer bulduğu bir spor alanı sadece.
      
        Borrusia Mönchengladbach - Fenerbahçe maçının son yarım saatlik kısmını izleme şansı buldum bu gece. Bir yandan da sosyal medyada günün olan bitenlerini takip ettim.Popüler başlıklardan birisinin Ercan Taner olduğunu görünce duraksadım ve kendisi hakkında yazılanları görünce kendisini  çok seven birisi olarak gerçekten çok üzüldüm. Birçok twitter kullanıcısı Ercan Taner'in Fenerbahçe'nin gol sevinçlerini  abartılı yaşadığından ve bu şekilde de rengini belli ettiğinden yakınmış. Fanatizm, yıllardır işini en iyi şekilde yapmaya çalışan bir futbol spikerini yerden yere vurmuş. Derdim Türk takımlarının Avrupa takımlarıyla olan karşılaşmalarında Türk takımlarının desteklenmesi gerekliliğine dayanan bir inanç üzerinden milliyetçilik dersi vermek değil tabiki de. Ben Beşiktaş taraftarıyım ve Beşiktaş dışındaki takımların ne sonuç aldığı açıkçası beni ilgilendirmez. Ancak hakkaniyet  duygularım Ercan Taner hakkında söylenen sözlerden sonra bir iki kelam etmem gerektiğini söyledi bana.Dönelim 2000 senesine: ''Hagi! Hagi! Hagi! '' , ''Kim attı? Kral attı! Hem de Leeds'te Elland Road'da...'' coşkulu sözleri bizzat Ercan Taner'e aittir. 2002 yılında Beşiktaş'ın yüzüncü yıl şampiyonluğunu ilan ettiği Galatasaray derbisine de, yıllarca unutulmayan ''Sergen attı şampiyonluk geldi'' sözüyle damga vurmuştur başarılı futbol spikeri.

         Ercan Taner’ e eğer gerçekten bir taraf olduğu konusunda eleştiri getireceksek ancak Real Madrid Barcelona maçlarındaki anlatımlarıyla eleştiri getirebiliriz diye düşünüyorum. Eleştiriye başlamadan önce ve fanatizmin yarattığı körlükle insanları yerin dibine sokmadan önce en azından kısa bir araştırma yapmak gerekir sanırım.Ercan Taner kendisine babasından kalma tutkulu bir Beşiktaş taraftarıdır.Bu bilgi de ; Ercan Taner bugün Fenerbahçe’nin gollerinde ağlamaklı ses tonuyla rengini belli etmiştir  diyen Beşiktaşlı, Galatasaraylı vs. taraftarlara  Ercan ağabeyin deyimiyle ‘’yerden sert’’ bir cevap olsun.

23 Eyl 2012

Geriye Kalan...

   Futbolu bu kadar çekici yapan ne? Belki hiçbir zaman bu sorunun yanıtını bulamayacağız. O kadar hengamenin içinde geriye kalan ne öyleyse? Futbolda hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi. Bu geceden de geriye kalan bu kare olacak: Futbol engel tanımaz!

22 Eyl 2012

'Kaybetmek kolay, kazanmak olay'

     Bundan tam 6 sezon önceydi Galatasaray'ın kupa 1'deki son grup maçı. Gruptan çıkma şansı yoktu ancak galibiyetle veda etmek herkesin ümidiydi. 2005-2006 sezonunda eldeki malzemeyle harikalar yaratan, şampiyonluğu son haftaya kadar kovalayıp 83 puanla takımı şampiyon yapan Gerets diğer sezon takımın düşüşünü önleyememişti. Hücumda Allah ne verdiyse, arkada toparlayıcı Saidou formülü tek sezonluk mutluluk yaşatmıştı. Ancak sonraki sezon takım 56 puanda kaldı. Haliyle Türkiye şartlarında İliç-Hasan Kabze-Hakan Şükür-Ümit Karan dörtlüsünü oynatabilecek yegane adam Eric Gerets gönderilmişti.


       Inamotolu, Carruscalı kadrosuyla Liverpool, Bordeaux, PSV ile beraber C grubunda yer aldı Avrupa Fatihi. 6 maç sonunda 4 puan toplayabilen takımdan akılda kalanlar yeni yeni parlayan yıldız Arda Turan'ın Bordeaux maçında rakibine kafa atıp kırmızı kart görerek Zidane'a selam çakmasıydı.


         O sezonu müteakip 5 sezon boyunca -bir zamanlar en fazla katılanlar listesinde üst sıralarında yer aldığı- Şampiyonlar Ligi'nde gruplara kalamadı. 2008-2009 sezonunda 2-0 öndeyken kaybedilen, Harry Kewell'ın stoper oynadığı Hamburg maçı kaybedilmese kupa 2 belki de 2.defa Türkiye satıhlarına gelecekti. Feldkamp, Skibbe, Rijkaard, Hagi, Bülent Ünder derken Galatasaray 2010-2011 sezonunu 14 galibiyet 4 beraberlik 16 mağlubiyetle ligi 14.sıralardan dönerek 8.bitirdi. Kupa 1'de oynamak artık eski anılarda kalmıştı.



         20 Mayıs 2011 Galatasaray için, Galatasaraylılar için yitirilen ateşin ilk kıvılcımıydı. İlk gelişinde 4 sezon üst üste ligin ilk basamağını parselleyen, UEFA kupasını kazanan, Fiorentina'ya İtalya kupası finali oynatan, Milan'ı çalıştıran, 2.gelişindeyse Zulümpiyat Stadı'na maruz kalarak kötü ayrılan İtalyanların Grande'si, bizim imparatorumuz Fatih Terim geri dönüşe karar vermişti. Ünal Aysal yönetimi toparlanmak isteyen Galatasaray'da Florya'nın anahtarının tek bir kişiye emanet edilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. O kişi de taşın altına elini soktu.



         2011-2012 sezonuna yeni transferlerle girildi. Takım imparatorun istediği gibi oynayamadı ilk 3-4 hafta. Fakat şu söz çok önemliydi: 'Ben yenildiğinde bile taraftarının başını öne eğmeyecek bir Galatasaray yaratmak istiyorum.' Nitekim imparatorluktan sensei'liğe adım adım geçen Terim'in bu sözü cimbomun tüm sezonki futboluna sirayet etti. Nihayet beklenilen şampiyonluk da geldi. Galatasaray için şampiyonluk hep önemliydi ama amaç değil araçtı.



        19 Eylül 2012 tarihi kimileri için bir geri dönüştü. Kimileri için özlenen sevgiliye kavuşmaktı. 1993 yılında şerefli mağlubiyetlerden palazlanmaya geçiş evresindeki Türk futbolunun Avrupa'daki yüzü Galatasaray şok bir biçimde İngiliz devi Manchester'i elemiş ve Şampiyonlar Ligi statüsünü değiştirtmişti UEFA'ya. 13 sene sonra rakip yine Manchester, stad yine Düşler Tiyatrosu yani Old Trafford'du. Galatasaray bir sürü pozisyona girerek bir o kadar da kalesinde görerek, bütün maç saldırarak 1-0 kaybetti. Hakem Wolfgang Stark böyle istemişti. Ancak maçla ilgili herkesin memnun olmadığı tek şey bu oyunla nasıl puan alınamadığıydı. Yenilmişti Galatasaray ama Manchester'a boyun eğmemişti. Kimi zaman yarı sahasına hapsetmişti. Terim'in sözündeki gibi yenilmişti ama taraftarı gururluydu.



        Yine Terim'in yazıya başlık olan ve birkaç yerde telaffuz ettiği, benim de hayat felsefem olan cümleyle bitireyim yazıyı:

         Kaybetmek kolay, kazanmak olay...