Amerika'dan futbol denilince aklıma ilk olarak 94 Dünya Kupası ve Rüştü Reçber'in Barcelona'ya transfer olduktan sonra ABD'de Juventus'a karşı oynadığı maç geliyor. Daha sonra ise Reyna, Donovan, Altidore gibi ABD'li futbolcular ve Beckham, Henry ve Pele gibi ABD'ye transfer olan dünya yıldızları geliyor aklıma. Aaa... Bir de 70'lerin sonunda Pele ile birlikte New York Cosmos'ta forma giyen Yasin Özdenak abimizi de unutmamak lazım. Son olarak 94 Dünya Kupası'nda Kolombiya'nın yaşadığı trajedi ve Andrés Escobar da ABD'den unutulmaz futbol hikayeleri arasında kendine yer buluyor.
Şampiyonlar Ligi'nin minimalize edilmiş olan bir versiyonu bu gece ABD'de başladı: International Champions Cup. AC Milan, Chelsea, Everton, Internazionale, Juventus, LA Galaxy, Real Madrid ve Valencia'nın katılımıyla gerçekleşen turnuvanın ilk maçında AC Milan, Valencia'yı 2-1 mağlup ederek yarı finale yükseldi. Ancak, turnuvada elenen takımlar da yollarına devam ediyor. "Kazananlar vs. Kazananlar" ve "Kaybedenler vs. Kaybedenler" şeklinde bir formata sahip olan turnuva önümüzdeki sezon Avrupa Kupalarında yer alacak takımlarından beşine ev sahipliği yapıyor. 27 Temmuz-7 Ağustos tarihleri arasında oynanacak olan turnuvanın en önemli eksiği bu sezon Bundesliga'ya 9 Ağustos'ta start verileceği için Bayern Münih ve Borussia Dortmund'un turnuvada yer alamaması. Everton, Valencia ve Inter yerine Avrupa'nın en formda iki takımı ve Barcelona'yı izleyebilsek güzel olurdu. Olasılıksız temennileri bir kenara bırakarak biraz da turnuvanın yapılacağı şehirlerden bahsedelim. ABD sınırları içerisindeki altı adet şehir(Indianapolis, Los Angeles, Miami, New York City, Phoenix ve San Francisco) ve İspanya'dan da Valencia şehri turnuvaya ev sahipliği yapıyor. Turnuvanın final maçı 74,918 seyirci kapasiteli Sun Life Stadium(Miami)'da oynanacak. Maçların oynanacağı stadyumlar genel olarak Amerikan Futbolu ve Beyzbol sporları için tasarlanmış stadyumlar. Turnuvayı Türkiye'de yayımlayan bir kanal da bildiğim kadarı ile yok. Turnuvanın en büyük sponsoru ise dünyaca ünlü bira üreticisi Guiness. Turnuvanın bilet fiyatları ise ABD standartlarına göre pahalı sayılmaz. En ucuz maç bileti $40.
Turnuva, yazının başında saydığım anıların yanında şimdiden yerini aldı. Önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi'nde en azından çeyrek final göreceğine inandığım dört takımı(AC Milan, Chelsea, Juventus ve Real Madrid) çoğunluğu ABD'de düzenlenen bir turnuvada izlemek ayrı bir keyif olacak.
Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Real Madrid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Tem 2013
Futbol Amerika'da...
Etiketler:
1994 Dünya Kupası,
ABD,
AC Milan,
Andrés Escobar,
Chelsea,
İspanya,
Juventus,
LA Galaxy,
Miami,
New York Cosmos,
Real Madrid,
Rüştü Reçber,
Sinan Baran,
Sun Life Stadium,
Valencia,
Yasin Özdenak
6 Eki 2012
El Clasico'da Basın Manipülasyonu
7 Ekim 2012 Pazar günü oynanacak olan Barcelona-Real Madrid maçı öncesinde El Mundo Deportivo gazetesi Real Madrid cephesini germeye yönelik hareketlere başladı bile. Barcelona'ya yakınlığıyla bilinen El Mundo Deportivo'nun 2008 yılında çektiği bir fotoğrafı tekrardan El Clasico öncesi yayımlaması İspanya'daki basın ahlakını tekrardan gözler önüne serdi.
Çok sıkı bir Johan Cruyff hayranı olan Luka Modric futbol kariyerinde de "14" numaralı formayı giymeye özen gösteren bir yapıya sahip(Real Madrid'de ise 14 numaralı forma Xabi Alonso'da olduğu için 19 numaralı formayı seçmiştir). Kendisi için yaptırılan 14 numaralı Barcelona formasıyla verdiği poz ise 2008 yılına ait bir karedir. El Mundo Deportivo'nun haber içeriğindeyse formda olan Kaka ve Mesut Özil'in gerisinde yedek kalma riski olan Modric'in El Clasico'ya katkı yapıp yapamayacağı yönünde laf kalabalıklarından bahsediliyor. Haberin satır arasındaysa Modric'in Cruyff hayranlığından dem vuruluyor. Bu da -muhtemelen biz fotoğrafı sebepsiz yere yayımlamadık demek için yazılan- bir paragraftan ibaret.
El Mundo Deportivo'nun Barcelona'nın; Marca'nın ise Real Madrid'in gayri resmi yayın organları olduğu gerçeği El Clasico öncesi bir kez daha ayyuka çıkmış durumda. Bu kadar anlamsız işler peşinde koşan İspanyol spor basınını da Türkiye'deki ana akım medyadan ayırabilene aşk olsun. Bana çok tanıdık gelen bu sahneler dünyanın -ister istemez- gözünün üzerinde olduğu bir maç öncesi yayımlanan haberlerin seviyesizliğine işaret etmektedir.
Haberin Linki
5 Eki 2012
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Dinamo
Kiev-Dinamo Zagreb(2-0) maçında Zagreb temsilcisi Dünya Kupası’na Asya
kontenjanından katılan "Çin"vari tutumunu sürdürdü. Dinamo Zagreb bu sezonun bir numaralı “sıfır
çekme” adayı.
Porto-Paris
Saint Germain(1-0) maçı Lavezzi’nin isyanı oldu. 73. Dakikada oyuna girip 80. dakikada
oyundan alınan Lavezzi’nin isyanını üç dakika sonra James Rodriguez duydu ve PSG’nin
biletini harika bir golle kesti.
B Grubu
Arsenal-Olympiakos(3-1)
maçında Ramsey’in son dakika golü bu sefer bir ünlüyü öldürmedi. Pire temsilcisi
ise henüz galibiyetle tanışamadı.
Schalke-Montpellier(2-2)
maçında Schalke 10 kişi kalmış rakibinden son dakikada gol yemeyi başardı ve
Arsenal’le beraber grubu domine etme şansını elinin tersiyle itti.
C Grubu
Zenit-Milan(2-3)
maçı sonrası Zenitli futbol severlerin kafası bir kez daha karıştı: “Parayla
saadet oluyor mu, olmuyor mu?” Milan cephesindeyse El Shaarawy ve Emanuelson
haricinde gol atacak yeni isimler aranıyor.
Anderlecht-Malaga(0-3)
maçından sonra bir kez daha anladım ki para Malaga’ya yaramış. Milan maçının
yıldızı Proto’nun çabaları bu sefer Anderlecht’e yetmedi. Eliseu ise öyle güzel
iki gol atmış ki…
D Grubu
Ajax-Real
Madrid(1-4) maçı Ricardo Kaka’nın yükselen formuyla Cristiano Ronaldo’nun şahsi
şovuna sahne oldu. Benzema’nın attığı gol ise maçın en güzel hareketiydi.
Manchester
City-Borussia Dortmund(1-1) maçında oyunda sadece on dakika kadar yer alan Mario
Balotelli penaltı öncesi ve sonrasında Weidenfeller ile yaşadığı diyaloglar
nedeniyle maçın önüne geçmeyi başardı. Sonuç olarak Mario sürrealist tavrından
vazgeçmiş değil.
E Grubu
Nordsjaelland-Chelsea(0-4)
maçında Danimarkalılar –Kiev-Zagreb maçının bir gün öncesinden- Dinamo Zagreb’e
yalnız değilsiniz mesajı yolladı. Chelsea ise yarı sahada çift kale maçtan
hallice bir oyunla İskandinavya seyahatini tamamladı.
Juventus-Shaktar
Donetsk(1-1) maçı kale arkası bilet fiyatlarını protesto eden Juve taraftarının
isyanı oldu.
F Grubu
BATE
Borisov-Bayern Münih(3-1) maçı Manuel Neuer’in çaresizliğini anlatan doksan
dakikalık bir sanat filmi gibiydi. Giriş kısmında Kroos’un boş kaleye
yollayamadığı top; gelişme kısmında savunma hatalarıyla örülü Bayern savunması
ve sonuç kısmında Ribery’nin umut veren golü vardı. Ancak final sahnesi bir
hayli vurucu oldu seyirci açısından: Bressan’ın kontra topla gelen golü ve “Neuer’in
Büyük Çaresizliği”.
Valencia-Lille(2-0)
maçı Dinamo Zagreb’e destek maçı mahiyetindeydi. F Grubunun açık ara en kötü
futbolunu oynayan Lille Şampiyonlar Ligi’nde “sıfır çekme”ye bir adım daha
yaklaştı.
G Grubu
Spartak
Moscova-Celtic(2-3) maçı Celtic’in Şampiyonlar Ligi’ndeki deplasman
maçlarındaki 11 maçlık mağlubiyet serisinin sonu ve turnuva tarihindeki ilk deplasman
galibiyeti oldu.
Benfica-Barcelona(0-2)
maçında Carles Puyol’un kırılan kolu Barça’nın üç puan sevincini gölgeledi.
H Grubu
Cluj-Manchester
United(1-2) maçı da Van Persie’ye yaradı, Rooney’nin sakatlıktan dönmesi de…
Galatasaray-Braga(0-2)
maçı da Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki altı yıllık galibiyet hasretini
dindiremedi. Braga ise üzerine gelen takımlara karşı ne kadar etkili bir futbol
oynadığını bir kez daha gösterdi. Bakalım Old Trafford’da üzerine gelen Manchester
United’a kaç tane atacaklar(!).
Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Etiketler:
AC Milan,
Cristiano Ronaldo,
Dinamo Zagreb,
Ezequiel Lavezzi,
Manuel Neuer,
Mario Balotelli,
Real Madrid,
Ricardo Kaka,
Roman Weidenfeller,
Sinan Baran,
Stephan El Shaarawy,
UEFA Şampiyonlar Ligi
Yerden Sert!
Şovenizm fırsat bulduğu her alanda kendini
gösterir. Ayırt edilmesi gereken nokta, şovenizm Türkiye'ye özgü bir durum
değildir. Batı'da ortaya çıkan milliyetçilik akımı dünyanın bir çok bölgesinde
kendine taraftarlar bulmuştur ve bulmaya da devam etmektedir.Futbol ise
şovenizmin kendine sıkça yer bulduğu bir spor alanı sadece.
Borrusia Mönchengladbach - Fenerbahçe maçının son yarım saatlik kısmını izleme
şansı buldum bu gece. Bir yandan da sosyal medyada günün olan bitenlerini takip
ettim.Popüler başlıklardan birisinin Ercan Taner olduğunu görünce duraksadım ve
kendisi hakkında yazılanları görünce kendisini çok seven birisi olarak
gerçekten çok üzüldüm. Birçok twitter kullanıcısı Ercan Taner'in Fenerbahçe'nin gol sevinçlerini abartılı yaşadığından ve bu şekilde de rengini belli
ettiğinden yakınmış. Fanatizm, yıllardır işini en iyi şekilde yapmaya çalışan
bir futbol spikerini yerden yere vurmuş. Derdim Türk takımlarının Avrupa
takımlarıyla olan karşılaşmalarında Türk takımlarının desteklenmesi gerekliliğine
dayanan bir inanç üzerinden milliyetçilik dersi vermek değil tabiki de. Ben
Beşiktaş taraftarıyım ve Beşiktaş dışındaki takımların ne sonuç aldığı açıkçası
beni ilgilendirmez. Ancak hakkaniyet duygularım Ercan Taner hakkında
söylenen sözlerden sonra bir iki kelam etmem gerektiğini söyledi bana.Dönelim
2000 senesine: ''Hagi! Hagi! Hagi! '' , ''Kim attı? Kral attı! Hem de Leeds'te Elland Road'da...'' coşkulu
sözleri bizzat Ercan Taner'e aittir. 2002 yılında Beşiktaş'ın yüzüncü yıl
şampiyonluğunu ilan ettiği Galatasaray derbisine de, yıllarca unutulmayan
''Sergen attı şampiyonluk geldi'' sözüyle damga vurmuştur başarılı futbol
spikeri.
Ercan Taner’ e eğer gerçekten bir taraf
olduğu konusunda eleştiri getireceksek ancak Real Madrid Barcelona maçlarındaki
anlatımlarıyla eleştiri getirebiliriz diye düşünüyorum. Eleştiriye başlamadan
önce ve fanatizmin yarattığı körlükle insanları yerin dibine sokmadan önce en
azından kısa bir araştırma yapmak gerekir sanırım.Ercan Taner kendisine
babasından kalma tutkulu bir Beşiktaş taraftarıdır.Bu bilgi de ; Ercan Taner bugün
Fenerbahçe’nin gollerinde ağlamaklı ses tonuyla rengini belli etmiştir diyen Beşiktaşlı, Galatasaraylı vs.
taraftarlara Ercan ağabeyin deyimiyle ‘’yerden
sert’’ bir cevap olsun.
Etiketler:
Barcelona,
Beşiktaş,
Borussia Mönchengladbach,
Elland Road,
Ercan Taner,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
George Hagi,
Hakan Şükür,
Leeds United,
Real Madrid,
Sergen Yalçın,
UEFA Avrupa Ligi,
Ülken İlhan
8 Haz 2012
Gerilerden gelen sürpriz adayı: Polonya
Ortam yavaş yavaş ısınıyor...
Turnuvada ilk maçlar A grubuyla başlıyor. Açılış maçı Varşova'da....
Grup aşamasında anlatacağım ikinci takım Polonya olacak. İlk takımım Calciopoli mağduru; eskiye oranla güç ve tecrübe kaybına uğramış kadrosuyla İtalya'ydı. Polonya ise İtalya'nın tam tersine sürpriz yapma potansiyeli olan, ev sahibi avantajını Ukrayna'ya oranla daha iyi kullanabileceğini düşündüğüm bir takım.
Franciszek Smuda'nın ilk maçın sabahı yaptığı açıklamalar turnuva öncesi göz dağı niteliğinde. Polonyalı teknik adam Borussia Dortmund kadrosunda yer alan üç oyuncusu hakkında transfer açıklamaları yaptı. Robert Lewandowski'nin Manchester United'a, Jakub Blaszczykowski'nin İngiltere'de bir takıma, Lukasz Piszczek'in de Real Madrid'e transfer olacağını açıkladı. Gelecek sezon için Borussia Dortmund hakkında çeşitli şüphelere haiz olmamı sağlayan bu transfer söylentileri bakalım sahaya çıkacak futbolculara ne kadar etki edecek? Bana göre bu üç transfer haberi de futbolcuya olumlu yönde yansır. Ne de olsa bahsettiğimiz takımlar Avrupa'nın en başarılı birkaç takımından ikisi....
Polonya turnuvalarda çok başarılı bir görüntü ortaya koymuyor. Ancak bu sene bambaşka bir potansiyel taşıdıklarına inanıyorum. Özellikle kolay bir kura çekmeleri de 2008'de Türkiye'nin yaptığını Polonya'nın yapmaması için hiçbir sebep yok. Arsenal kalecisi Wojciech Szczesny Dortmundlular haricinde takımın göze çarpan ve güven veren ilk ismi. Mainz'in orta saha oyuncusu Eugen Polanski ise Almanya 21 yaş altı milli takımında forma giydikten sonra Polonya'yı seçti. Hücum alanında Polonya'nın en etkili silahlarından birisi olan Lille'in yıldızı Ludovic Obraniak ise 27 yaşında olmasına rağmen takımın tecrübeli sayılabilecek oyuncularından. Türkiyeli futbol severlerin aşina olduğu isimlerse: Geçtiğimiz sezonu Celtic'de kiralık olarak geçiren Trabzonsporlu Pawel Brozek; bu sezon geldiği Trabzonspor'da Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşayan Adrian Mierzejewski ve iki sezondur Sivasspor forması giyen Kamil Grosicki.
Gruptan çıkacağına inandığım Polonya'nın şansı yaver giderse çeyrek finalde çekeceği şanslı bir kura onları yarı finale kadar taşıyabilir. Daha da ötesine giderler mi o kadarını bilmiyorum. Ancak ev sahibi oldukları bu turnuvada hiçbir şey onlar için imkansız gözükmüyor...
Turnuvada ilk maçlar A grubuyla başlıyor. Açılış maçı Varşova'da....
Grup aşamasında anlatacağım ikinci takım Polonya olacak. İlk takımım Calciopoli mağduru; eskiye oranla güç ve tecrübe kaybına uğramış kadrosuyla İtalya'ydı. Polonya ise İtalya'nın tam tersine sürpriz yapma potansiyeli olan, ev sahibi avantajını Ukrayna'ya oranla daha iyi kullanabileceğini düşündüğüm bir takım.
Franciszek Smuda'nın ilk maçın sabahı yaptığı açıklamalar turnuva öncesi göz dağı niteliğinde. Polonyalı teknik adam Borussia Dortmund kadrosunda yer alan üç oyuncusu hakkında transfer açıklamaları yaptı. Robert Lewandowski'nin Manchester United'a, Jakub Blaszczykowski'nin İngiltere'de bir takıma, Lukasz Piszczek'in de Real Madrid'e transfer olacağını açıkladı. Gelecek sezon için Borussia Dortmund hakkında çeşitli şüphelere haiz olmamı sağlayan bu transfer söylentileri bakalım sahaya çıkacak futbolculara ne kadar etki edecek? Bana göre bu üç transfer haberi de futbolcuya olumlu yönde yansır. Ne de olsa bahsettiğimiz takımlar Avrupa'nın en başarılı birkaç takımından ikisi....
Polonya turnuvalarda çok başarılı bir görüntü ortaya koymuyor. Ancak bu sene bambaşka bir potansiyel taşıdıklarına inanıyorum. Özellikle kolay bir kura çekmeleri de 2008'de Türkiye'nin yaptığını Polonya'nın yapmaması için hiçbir sebep yok. Arsenal kalecisi Wojciech Szczesny Dortmundlular haricinde takımın göze çarpan ve güven veren ilk ismi. Mainz'in orta saha oyuncusu Eugen Polanski ise Almanya 21 yaş altı milli takımında forma giydikten sonra Polonya'yı seçti. Hücum alanında Polonya'nın en etkili silahlarından birisi olan Lille'in yıldızı Ludovic Obraniak ise 27 yaşında olmasına rağmen takımın tecrübeli sayılabilecek oyuncularından. Türkiyeli futbol severlerin aşina olduğu isimlerse: Geçtiğimiz sezonu Celtic'de kiralık olarak geçiren Trabzonsporlu Pawel Brozek; bu sezon geldiği Trabzonspor'da Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşayan Adrian Mierzejewski ve iki sezondur Sivasspor forması giyen Kamil Grosicki.
Gruptan çıkacağına inandığım Polonya'nın şansı yaver giderse çeyrek finalde çekeceği şanslı bir kura onları yarı finale kadar taşıyabilir. Daha da ötesine giderler mi o kadarını bilmiyorum. Ancak ev sahibi oldukları bu turnuvada hiçbir şey onlar için imkansız gözükmüyor...
Favoriler hep kazanır mı?
Euro 2012 geldi çattı, herkesin bir favorisi, plase takımı
ve sürpriz yapacağına inandığı ülke/ülkeler var elbet. Ben de kendimce bazı
takımlar seçtim. Hemen belirteyim kupayı kazanacağına inandığım ülke(zaten tüm dünyanın favorisi) İspanya
ama benim favorim(inandığım ülke) portakallar, yani Hollanda. Ancak bu yazıyı yazma sebebim
onların turnuvayı kazanmasından çok kaybederlerse bunun sebeplerini şimdiden
öngörebilmek için. Yani kazanırsa insanlar şaşırmaz ama kaybederlerse
özellikle İspanya için büyük etki yaratabilir. Peki bu takımlar turnuvayı neden
kazanamazlar? Ülke ülke göz atalım.
İspanya neden kazanamaz?
Son Dünya ve Avrupa şampiyonu olmuş bir takım için bu soruyu sormak? Evet, çoğu kişiye saçma gelmesi çok normal hatta doğal. Çünkü
çoğu kişi özellikle İber Yarımadası’nın İspanyol sakinleri bu turnuvada da ipi
göğüsleyeceklerinden neredeyse eminler. İşte bence İspanya bir problemle karşılaşacaksa
bu güven yüzünden olacak.
İspanya milli takımına genel bakış attığımızda iskeletini
yıllardır Real Madrid ve özellikle Barcelona oluşturuyor ve artık alışık
olduğumuz gibi LA Liga’yı bu iki takımdan birisi kazanıyor yani şampiyon
olmaları klasikleşmiş iki takım ve onların oyuncularından söz ediyoruz. Doğal
olarak bu takım oyuncularındaki ego patlaması da günden güne artıyor. Real
Madrid’den farklı olarak, Barcelona oyuncuları ve Katalan basınında İspanya
Milli takımını var edenin Barcelonalı oyuncular olduğu ve onlar olmazsa İspanya
milli takımının da olmayacağı konulu söylemler git gide artmaya başladı evet bu
profesyonelce oynanan hiçbir maçta gözle görülmedi ama ortaya çıkması muhtemel
bir durum olarak görüyorum ki İspanya milli takımını kötü etkileyecektir.
Bir diğer konu da Jose Mourinho. Buraya nerden geldik diye
sorabilirsiniz haklı olarak ama bana göre Real Madrid’in başına geçtiğinden
beridir El Classico’lar daha bir sert oynanmaya ve ölüm-kalım mücadelesine dönüştürülmeye
başlandı. Mourinho takımı belki de böyle motive ediyordur, O'nun teknik
direktörlük konusunu kimse sorgulayamaz zaten ama bu sert gidişatın İspanya
milli takımında oynayan El Classico taraflarının da ilişkilerini kesinlikle
etkiliyor. Turnuvaları yıldız oyuncular toplamının değil takımların kazandığını
düşünürsek Pique’nin yanındaki Ramos ile anlaşması ve ona güvenmesi bu takım
için şart gibi görünüyor.
Hollanda neden kazanamaz?
Bu sorunun İspanya’ya göre daha mantıklı olduğu
kanaatindeyim. Benim favorim Hollanda ama eksiklerini de bir türlü görmezlikten
gelemiyorum. Bir kere senelerdir şampiyonalara takımlarında müthiş sezonlar
geçiren forvet oyuncularıyla katılıyorlar ama sonuç olarak bir türlü verim
alamıyorlar, özellikle bu son dönemde kendini gösteriyor(Ruun Van Nistelrooy’u
kesinlikle dışarıda tutuyorum). Bu sene de Van Persie onların gol umudu olacak
dilerim de bu görevini en iyi şekilde yerine getirir.
Bir diğer sorun olabilecek nokta ise defans bölgesi bana
göre. Özellikle stoper mevkiinde Heitinga ve Mathijsen diğer ülke takımlarının
stoperlerine göre sönük kalıyorlar ve güven vermiyorlar açıkçası. Ben ve eminim
ki bir çok futbol sever Hollanda orta sahasını izlemekten zevk alacaktır ancak
saydığım bir dizi olumsuzluklar Hollanda’yı bir kez daha finali evden izlemeye mahkum
ederse ben de en az onlar kadar üzüleceğim.
İspanya kazanırsa üzülmem ama Hollanda kazanırsa Türkiye’nin
olmadığı şampiyonada çok sevineceğim kesin. Portakallara başarı dileklerimle…
NOT1:David Villa olan bir fotoğrafı özellikle seçtim çünkü onun olmaması büyük İspanya için büyük dezavantaj yerine oynayacak Llorente, Pedro, Negredo veya Torres gibi oyuncular olsa bile...
28 Nis 2012
Elenenler-2: Real Madrid
"Bu turnuva yüzünden
saçlarım beyazladı. Ama mutluyum" demişti Real Madrid teknik
direktörü José Mourinho, Bayern Münih ile oynadıkları
Şampiyonlar Ligi Yarı Final ikinci maçı öncesinde. Mutlu
olmamasının imkanı yok zira, Porto ve Inter ile kazandığı
kupaya üçüncü bir takım ile bu kadar yaklaşması bile buna
yetecekken, bir gece önce Barcelona'nın elenmiş olması işin
ekstrası oldu. Fakat işler yolunda gitmedi, mutluluk yerini saha
kenarına çömelmiş üzgün bir adama bıraktı. Penaltılara
giden maçta, Ronaldo ve Kaka'dan sonra Sergio Ramos da penaltıyı
gole çeviremedi.
La Liga'nın kalite
itibariyle Premier Lig'i geride bıraktığı pek kaale alınacak bir
mesele değil bana kalırsa. Muhtemelen İspanya Milli Takımı'nın
başarıları, Barcelona ve R.Madrid'in yanında bu sene Bilbao,
Atletico Madrid gibi Avrupa ölçeğinde flaş yerlere gelen
takımların olması bu kanıyı iyice besledi. Üstüne üstlük
Manchester'in iki kulübü, Arsenal, Liverpool (yoktu) gibi Ada takımlarının
bu seneki yurtdışı performansı berbattı. Yine de ben, her iki
ligin kalite değerlendirmesinde ağırlığın takımların sezon
içi lig durumlarına verilmesi taraftarıyım. Dolayısıyla La
Liga'daki Real Madrid-Barcelona baskınlığı, açıkçası
yukarıdaki tezin şişirilmiş olduğunu kanıtlıyor.
Bu tartışmayı konumuza
şöyle bağlayalım: Geçtiğimiz sene R.Madrid'in eski teknik
direktörü Juande Ramos, Mourinho'nun takımının Barcelona
karşısındaki 5-0'lık hezimeti sonrası şöyle demişti:
"Barcelona'yı yenmelisiniz çünkü Schuster ve ben diğer
takımları zaten yeniyorduk." Bu beyana rağmen benim o
zamanlar görüşüm, dert şampiyonluk ise, işi Barcelona maçlarına
bırakmadan bitirmekti. Geçen sene başaramadılar fakat bu sene
oldu. Juande Ramos'un dediklerinin tersine "diğer takımlar"dan
alınan puanlar Real ve Barca arasındaki farkı 10'a kadar taşıdı.
Arada inişler ve çıkışlara rağmen, Barcelona'yı kendi
sahasında mağlup etmeleri de şampiyonluğu neredeyse garantiledi.
Dolayısıyla geçen sene yolları ayırmanın eşiğine geldikleri
Mourinho için başkan Florentino Perez, "hayatımda yaptığım
en iyi iş onu buraya getirmekmiş." demeye başladı.
Lig'de durum bu iken
Real, Şampiyonlar Ligi'nden iki sene üstüste yarı finalde elenmiş
oldu. Yarı finale nasıl geldiğine bakacak olursak, grup
aşamasında Ajax, D.Zagreb ve O.Lyon'un olduğu görece zayıf
takımların arasından Real 6'da 6 ile bir üst aşamaya geçti. Bir
sonraki turda CSKA Moskova'yı toplamda 5-2'lik skorla mağlup ederek
çeyrek finale çıkmaya hak kazandılar. Çeyrek finalde bu sezonun
şaşırtıcı takımı APOEL'i toplamda 8-2 ile eleyerek Bayern
Münih'in rakibi oldular. Son aşamaya gelene kadar, eflatun
beyazlıları kağıt üzerinde zorlayacak herhangi bir takımın
olmaması işi kolaylaştırdı görünen o ki. İlginç, bizim
takımlara her sene Dinamo Kiev'in çıkması gibi, Real'e yakın
dönemde bir ara 7 maç üstüste yenilmeyen O.Lyon yine grup
aşamasında rakipti. Fakat Lyon'un altın dönemini geride
bıraktığını kendi liginden de biliyorduk.
Yarı finalde kendi
liginde işleri pek iyi götüremeyen Bayern Münih ile
karşılaşmalarının ŞL için asıl turnusol olacağı açıktı
böylelikle. İlk maçta deplasmanda alınan 2-1'lik mağlubiyet, eve
avantajlı gitmek anlamına geldi. Fakat ikinci maçta bu kez Real
2-1 yenince, yarım saatlik bir uzatma sonunda, maç penaltılara
kaldı. Benim gibi kaleciliği seven bir insan için aslında hiç
sevmediğim iki takımın maçını izlemenin ödülü de açıkçası
bu penaltılar oldu. Dünyanın en iyi 2 kalecisinin performansı
benim gibileri yanıltmadı. 2'şer penaltıyı çıkaran
kalecilerden şanslı olan Neuer idi zira Sergio Ramos, geçen sene
Mourinho ile penaltı kullanma tartışması yaşamıştı kendisi,
Beckham ve Baggio'yu hatırlatır bir penaltı kaçırmayla Real'in
umutlarını söndürdü.
Mazur görün, bu kadar
hikaye kısımdan sonra birkaç sözle yazıyı bitireceğim. Önce
Mourinho'nun Real'in görünümünü değiştirdiğini teslim etmek
gerekir. Sezon ortasında takımın kaptanlarıyla kavga etmesi
basına yansısa da, aradaki buzlar bir şekilde eridi. Takım
hüviyeti geçen seneye nazaran kazanılmış gözüküyordu. Bu sene Altın Top'u alacağını düşündüğüm Ronaldo'nun insanüstü istatistikleri bir kenarda ama tekrarlıyorum,
iki yılda takımın iskeleti yerine oturdu. Los Galacticos'un
fiyasko haline geldiği dönemin ardından Khedira, Mesut, Di Maria
gibi oyuncular takıma adapte olmayı başarabildiler. Elbette sezon
başında bizim merakla beklediğimiz ama aslında oynayacaklarına
pek de şans vermediğimiz Nuri ve Hamit hayalkırıklığı yarattı.
Bir de Benzema vakası var. Başlarda Mourinho'nun Pedro Leon ve
Canales gibi istemediği futbolculardan olan Benzema takımın
çıkışında kesinlikle pay sahibi. Düşünsenize Mourinho o dönem
Hugo Almeida'yı Benzema'nın yerine istiyordu! Neyse ki bu defter de
kapandı. Gelecek sene Mourinho yine Real'in başında olmayı en
azından Lig şampiyonluğu ile garantiledi. (Alex Ferguson daha
emekli olmadığına göre Premier Lig'e dönmeyi düşüneceğini en
azından bir seneliğine daha sanmıyorum.)
Şampiyonlar Ligi'nin
Barcelona ile beraber en çok gol atan takımı, 9 golle de Çeyrek
Final ve üstüne çıkabilen diğer takımlardan daha az gol yiyen
Real Madrid, Şampiyonlar Ligi kupasını alma amacını Neuer'in
ellerinde bir sonraki seneye bıraktı. Gelecek sezon için en az
3-4 oyuncuyla yolların ayrılacağı aşikar. Yüksek maliyeti
dolayısıyla belki yalnızca Milan'ın almayı isteyeceği Kaka'yı
ŞL'de 3 gol 5 asistlik performansına rağmen göndermek
isteyebilirler. Hamit Altıntop yine "güzide"
gazetelerimizi her gün başka bir takımla süslemeye başladı.
Raul Albiol-Barcelona söylentileri de var ancak buna pek ihtimal
vermemek mantıklı. Xabi Alonso'nun oynadığı mevkiye Nuri monte
edilebilecek mi, onu hep beraber seneye göreceğiz.
Bir sonraki yazıda ŞL
finalisti Chelsea'nin sezonuna göz atacağız.
26 Nis 2012
Elenenler-1: Barcelona
Şampiyonlar Ligi Finali
için yeni bir El Clasico geliyor havası estirilmişti; iki gece içerisinde İspanya Ligi'nin olası şampiyonunun ve turnuvanın son
finalistinin elenmesiyle durum tamamen değişti. Finale ev sahipliği
yapacak şehrin takımı, Real Madrid'i safdışı bırakan Bayern
Münih, Barcelona'yı eleyen Chelsea'yi ağırlayacak. Her iki
takımın finale kadar nasıl geldiğini anlatmadan evvel, Barcelona
ve Real Madrid'i kısaca masaya yatıralım.
Önce Barcelona
Barcelona sezona, kupa
avcısı teknik direktörü Josep Guardiola'nın takım başında
kalıp kalmayacağı tartışmasıyla başladı diyebiliriz. Takımla
birlikte kazanmadığı kupanın kalmaması ve başka heyecanlara
yelken açma isteği dolayısıyla Guardiola'ya kızmak yersizdi. Öte
yandan, kazanabilen birini elden çıkarmayı dünyada hiçbir kulüp
yöneticisi istemez; isminiz Mourinho değilse teknik direktörü
ikna etmek de o kadar zor gözükmüyor. Guardiola takımdan
ayrılırsa, yerine kimin geleceğini saptamak ise epey zor bana
kalırsa. Roma'ya ısınma turlarına gönderilen Luis Enrique'nin bu
işi yapıp yapamayacağı konusunda soru işaretleri fazlasıyla
mevcut. Bu tartışmanın geçtiğimiz hafta iki büyük kulvarda da
takımın havlu atması sebebiyle tekrar harlayacağı açık.
Guardiola'nın kulübe
büyük katkılarını yadsımadan, özellikle bu sezon kadroya
yerinde müdahalelerde bulunamadığını söylemek isterim. Her
zaman tartışılan Victor Valdes ilelebet payidar kalacak, onu
anladık ve bu politikayı yanlış da bulmuyoruz. Dolayısıyla
kaleyi geçelim. Defans hattında o kadar fazla sorun var ki, bu
konuda neden kadroya 1-2 ekleme yapılmadı merak ediyoruz. Sağ
bekte Daniel Alves'in yedeği yok, göbekte Pique ve Puyol'un yanına
aslen defansif orta saha oyuncusu olan Mascherano 1,5 yıldır monte
edilmiş, sol bekten yıllardır verim alınamıyor. Caceres, Milito,
Chygrynskiy
takımda doğru düzgün forma giymeden yollanan defans oyuncuları...
Halihazırda tam anlamıyla sol bek sayılmayacak Adriano, Abidal'in
hastalığı sebebiyle o mevkide alternatifsiz kalmış durumda.
Bütün bunları masaya yatırınca, Barca'nın Puyol'un yaşlılığını
da hesaba katarak defansını neden takviyesiz bıraktığını uzun
zamandır çözemiyorduk. Üstüne de, Chelsea maçında Pique'nin
sakatlanarak çıkmasıyla, 3'lü defansın Alves, Mascherano ve
Puyol'la nasıl bir ucubeye dönüşebileceğini görmek bizi üzdü.
(Bütün bunlara rağmen 26 golle ligin en az gol yiyen takımı
olmalarını tebrik etmek gerekiyor.)
Transferde
geçmiş yıllarda hep kısa vadede işe yarayan, yaşı biraz geçmiş
futbolcuları bulup çıkaran Barcelona bu geleneğini de unutmuşa
benziyor. Thuram, Davids, Larsson ilk akla gelenler...Bütün
dünyanın hayranlık duyduğu takımın altyapı kültürünü
yıpratmadan, yalnızca bir tane, verimli kullanılabilecek futbolcu
bulmaları mümkün değil miydi? Ayrıca Afellay, Hleb aşıları
tutmamış, Pedro ortadan kaybolmuş, Villa uzun bir sakatlık
geçirmiş, iyi ki Messi var. Yoksa Krkic'in de gönderilmesiyle
iyice boşalan forvet kadrosuna neden takviye yapılmadığını da
anlayamayacaktık. Uzun lafın kısası, bu seneki sendelemenin
sebebi, kadro sıkıntısı... Puyol, Alves, Xavi, Iniesta
yaşlanıyor; yaşlandıkça bu takım bir zamanlar Milan'ın Dida,
Maldini, Cafu, Seedorf'lu haline bürünecek, gözüken o.
Gelecek sene büyük bir
ihtimalle Guardiola takımın başında olmayacak. Takıma
kazandırmak istediği Cuenca, Thiago ve Tello bu şansı yeni teknik
direktör geldiğinde kazanmış sayılacak mı göreceğiz. Onun
haricinde Valdes, Alves, Pique, Busquets, Fabregas, Iniesta, Xavi,
Messi ve Sanchez'in yeri seneye de garanti. Altyapıdan Deulefou ve
Dongou da geliyor. Mesele garanti olmayan iki mevki için yeni
adayların eklenip eklenmeyeceğinde düğümlenecek gibi gözüküyor.
Bu sezon Barcelona için
güzel başlasa da, aksayarak bitiyor.
(Bir sonraki kritik, Real
Madrid, devamı gelecek...)
12 Şub 2012
Bir Rüya Daha Bitecek, Nistelrooy Yaş 35...

Herkesin futbolu sevmek için nedeni var mıdır? Ya da futbolu sevmek için nedene gerek var mıdır?
Bu soruların cevapları herkes için farklıdır ama benim için bir sebep var ki gerçekten futbolla olan ilişkimi en tutkulu döneme taşımıştır.
Belki çoğu insan için yaşayan efsane(ki bu tamlamaya da sinir olmuşumdur) denildiğinde akla ilk gelen isim değildir ancak benim için önemi büyüktür Ruud Van NİSTELROOY'un.
Nistelrooy'la tanışmam onun Manchester United zamanına denk gelir.Nistelrooy PSV'den gelmiştir ve United ile beraber ligde fırtınalar estirmektedir.
Hani ilk izlediğim maçını hatırlıyorum da yüzümdeki aptallık ve mutluluk, sevdiğim kızın benden önce davranarak bana açıldığı anda hissettiklerimle eşdeğerdi.Seyrederken Nistelrooy'u, farkediyorsunuzki, klasik futbolcu görüntüsünün altında inanılmaz bir futbol ve pozisyon bilgisi var ve -genel de Türk futbolunun kanayan yarası olan-son vuruşlardaki inanılmaz becerisi sizi etkilemeye yetiyor. Bu becerinin yanında O'nun Manchester taraftarıyla bütünleşmesi mükemmeldir, hep istemişimdir Nistelrooy'un golü sonrası tüm taraftarlarla beraber "Ruud Ruud Ruud" diye bağırabilmek...Çocukluk heyecanıyla aldığım ilk forma da tabiki Nistelrooy'un 10 numaralı forması olmuştur.Zaten hayali gerçekleştiremesemde hala kulaklarımda o uğultu: "Ruud Ruud Ruud"...
Ayrıca söylemem gerekir ki herhangi bir futbol oyununda Manchester United'ı ve daha sonra da Real Madrid'i seçme sebebimdir Ruud Van NİSTELROOY, hani ona gol attırabilmek için çok emeğini yemişimdir Ryan Giggs veya David Beckham'ın :) Ama atıyor adam ...
Beni bu yazıyı yazmaya iten de aslında bir korku sebebidir, yani söylemek istediğim çocukluğumuzda bizi hayallere götüren çoğu futbolcu birer birer bırakıyor futbolu ve (kesinlikle kabul etmesem de) artık Ruud Van Nistelrooy'un da zamanının dolduğunu düşünenler hiç de az değil.O bıraktığında yazacak şeyler çok olacaktır belki ama ben O'nun bırakmasını istemeyerek ve bundan korkarak yazıyorum bu satırları...
Peki bunca sözden sonra biraz da performasnından bahsetsem uygun olacaktır galiba.Her futbolcu gibi Flying Dutchman'in* de bir futbolculuk serüveni vardır, bir göz atalım; asıl ismi ; Rutgerus Johannes Martinus van Nistelrooij'dur 1 Temmuz 1976 günü(evet ne yazık ki 35 yaşında) Hollanda'nın Oss şehrinde dünyaya geldi.Futbola FC Den Bosch takımının 19 yaşaltı takımında başladı daha sonra FC Den Bosch'un A takımında 4 sezon geçirdi ve çıktığı 69 maçta 17 gol attı FC Den Bosch formasıyla bu performansı sonrası Heerenveen'e 2 milyon dolara transfer oldu.Heerenveen macerası yalnızca 1 sezon(31 maç 13 gol) sürecek ve PSV tarafından keşfedilecekti.İşte asıl patlamayı PSV'de 67 maçta 62 gol ile yaptı, daha doğrusu tam patlamayı yaptığı sırada ayağını kırdı ve o sıralarda Sir Alex Ferguson'un transfer listesindeydi ancak ayağının kırılması onu hem Manchester'ın transfer listesinden çıkardı hem de 9 ay sahalardan uzak tuttu. Ancak o 9 ay sonrası çıktığı ilk PSV maçında 2 gol birden atınca yeniden Ferguson'un transfer listesine girdi ve sezon sonunda Ruud 19 milyon pounda Kırmızı Şeytanların yeni üyesi oldu. 2001-2005 arası United'da 150 maçta 95 gol atarak müthiş bir performans göstedi.Ruud 2002-2003 sezonunda Premier League gol kralı oldu.Ardından 2006 yılında Manchester United'tan Los Galacticos'a yani Real Madrid'e 15 milyon euro karşılığında transfer oldu ve 4 yıl bu takım için ter döktü.Madrid'de 68 maçta 46 gol 11 asist yaparak ulaşılması güç rakamları yakaladı.2009-2010 sezonunda Hamburger SV ile sözleşme imzalayan Nistelrooy, ardından da bu sezon itibariyle yeniden İspanya'ya dönmüş ve Malaga forması ile taraftarlarını selamlamıştır.
Ayrıca Nistelrooy Premier League tarihinde 8 maç arka arkaya gol atma rekorunu kırmıştır ve Michael Laudrup, Jens Lehmann, Clarence Seedorf, Claude Makalele'nin ardından Avrupa'nın 6 büyük liginden 3'ünde şampiyonluğa ulaşan bir başka isim olmuştur.Ayrıca yine 3 farklı ligde gol kralı olmayı başaran ilk isimdir.
Premier lig'e dahil olduğu ilk sezonda 23 gol atarak, bu alanda bir rekora imza atıp, ilk sezonda en çok gol atan yabancı futbol olmuştur. Bu rekor 2007-2008 sezonunda Fernando Torres tarafından kırılarak bir gol daha ileri taşındı ve 24 oldu.
Milli takım formasıyla da çıktığı toplam 70 maçta 35 gole imza attı.
Daha sayılabilecek, yazılabilecek o kadar çok şey var ki ancak belli ki sığmayacak bu satırlara olsun yine de O'nu biraz olsun anlatabilmek güzel.Gol deyince aklımıza; bu işi onun kadar rahat yapabilen çok kişi gelmeyecektir buna eminim.Yaşı 35 olmasına rağmen hala yeşil sahalarda görmek istediğim ender isimlerden birisi, şimdiden üzülüyorum çünkü O da bir gün bırakacak futbolu, her güzel şey bitiyordu değil mi ? Pardon unutmuşum... Ruud Ruud Ruud...
*Flying Dutchman onun lakaplarından bir tanesi (Van Gol gibi), ve bu lakabı aldığı maç bir Fulham maçı, topu ortasahadan alıp attığı gol hafızalara kazınmıştır ki bence de kariyerinin en güzel golüdür. Paylaştığım videoda en güzel gollerinin derlemesi var ve videonun son golünde Flying Dutchman ortaya çıkıyor...
Şimdiden herşeyin için teşekkürler, Ruud Van NİSTELROOY...
30 Oca 2012
İlkler Unutulmaz
Dünya futbolunda son zamanlarda yaşanmış önemli iki hadise olan El Clasico ve Henry'nin Arsenal'e dönüşüne kıyısından köşesinden değinen bu yazıyı hep yazmak istemiştir fakat kısmet bugüneymiş. Barcelona'nın belki de şu anda dünyada kendisine en yakın rakibi olan Real Madrid'i bir kez daha elemesi 'Barcelona gelmiş geçmiş en iyi futbol takımı mı?' sorusunu bir kez daha insanların zihnine oturttu. Gerçekten de özellikle bizim yaşımızdaki jenerasyon böylesi bir takım görmemiştir belki de. Evet, o yüzden bazılarının dediği gibi Pele'li Santos veya Puskas'lı Di Stefano'lu Real Madrid daha iyi bir takım mıydı sorularının yanıtını doğal olarak cevaplayamayız.
Bazı şeyler çocukluğumuzun, geçmişimizin buğulu dünyasından dolayı net olarak tamamen bilinmese de daha akılda kalıcı izler bırakabilir insanda, öylesi anılar, bilgiler en saf haliyle ömür boyu yanımızda durur hep ve bilinçaltı dediğimiz parçamızı meydana getirir, ne olursa olsun belli başlı dogmalarımız olur o zamanlardan kalma.Bu gibi durumlar, özellikle aşklar için söylediğimiz bir kalıp vardır: 'ilkler unutulmaz' diye. İşte benim için de dünyanın gelmiş geçmiş en iyi takımı sorusunun yanıtı dogmadır, unutulmaz ilkim bellidir; Ntv'de Murat Kosova'nın 'İşte Premier Lig bu!' sloganıyla ve büyük bir zevkle anlattığı Premier Lig maçlarının arasında, özellikle 2003-04 sezonundaki Arsenal. Belki ilk defa bir ligi, bir takımı bu kadar çok takip ettiğim için bilinçaltıma işledi bu konu ancak bazı nesnel veriler de kendimi haklı çıkarmamda yardımcı oluyor bana. Büyük bir ihtimalle uzunca bir süre daha egale edilemeyecek bir başarıyla şampiyon oldu o yıl; 38 maç boyunca hiç bir yenilgi almadılar(1889 Preston North End'den sonra bunu yapan ikinci takım).
Kimler yoktu ki o takımda; stoperde o zamanlar dünyanın en iyi savunmacıları arasında olan Sol Campbell ve Kolo Toure, solda şimdiki nefretin aksine o zamanlar efsane olan Ashley Cole, orta sahanın ortasında o zamanların güçlü ve daha iyi savunma yapan Xavi'si diyebileceğimiz Vieira, sağda renkli saçlı Ljungberg solda Pires ve takıma devre arasında dahil olup yeteneği Henry ile karşılaştırılabilecek kadar iyi olan Reyes (hatta Aragones’in o dönem Reyes’e “Sen o maymundan daha iyisin” dediği rivayet edilmektedir), önlerinde yaşlılığına rağmen Arsenal’e gelmiş en iyi oyunculardan biri olarak atfedilen 10 numara Bergkamp ve en uçta 33 yaşında 2 aylığına dönmesi bile efsane yaratacak kadar efsane olan Thierry Henry... Lehmann, Wiltord, Parlour, Gilberto Silva ve hatta o yıl 3 maç görev alsa da Fabregas da o efsanevi takımın birer parçalarıydılar.
Zamane Barcelona'sına ve bir çok takıma öncülük eden 4-2-3-1 taktiksel dizilişiyle oynamaları, kazandıkları yenilgisiz şampiyonluk ve de İtalya'da Inter'e bile 5 gol atacak kadar iyi bir takım olmalarını; çocukluğun hatırlattığı heyecan ve Murat Kosova'nın coşkusuyla birleştirdiğimiz zaman benim için dünyada bu zamana kadar gelmiş geçmiş en iyi takım kimdir sorusunun yanıtını tektir ve o da o 2003-04 arsenal takımıdır.işte bu yüzden başlığa da adını veren 'ilkler unutulmaz' ilkesinden yola çıkarak bugünün barcelonası ve bundan sonra gelebilecek herhangi bir takımın arsenal'le kıyaslanmasında galip benim için her zaman bellidir.
Efsane sezonun 12 bölümlük belgeselinin ilk bölümü: (Kalan kısmına Youtube'dan devam edebilirsiniz.)
Etiketler:
Alpay Alpaydın,
Arsenal,
Barcelona,
Murat Kosova,
NTV,
Real Madrid,
Thierry Henry
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











