Son maçlar İspanya-İrlanda, İtalya-Hırvatistan şeklinde olmalıydı.
Avrupa Şampiyonası'nın raconuna yakışmadı; bir Dünya Kupası grup finali gibiydi. İkili averaj, üçlü averaj; tüm bunlara girmeden grubun ikinci ve üçüncü torbasındaki -muhtemel ikincilik mücadelesi verecek- takımlar son maçı kendi aralarında oynamalıydı. Tıpkı 2008'deki gibi. Bilic için o turnuva da pek adil bitmemişti; normal sürelerde bir mağlubiyet aldığı iki turnuvadan da yarı final göremeden ayrıldı.
Kötü Modric, beceriksiz Rakitic, eyyamcı hakem, karaktersiz İspanya..
Ulan günde 4 paket sigara içen Tuncay'ın ciğeri Modric'te olsaydı Avrupa Şampiyonu'ydunuz. Kiminin ciğeri kiminin kibiri. Beddualar İspanya'ya..
19 Haz 2012
Neyse ki İspanya var...
Hollanda'nın elenmesiyle benim adıma buruk geçen Euro 2012
neyse ki İspanya'nın sürprize fırsat vermemesiyle yeniden eğlenceli hale geldi.
Önceki gecede Hollanda bize gösterdi ki Teknik direktörün maça etkisi çok büyük
oluyor. Bu etki kimi zaman maç kazandırıyor, kimi zaman da sizi dibe götürüyor.
Bert Van Marwijk ‘in Hollanda’sı dibe giderken Del Bosque’nin İspanya’sı taktik
değişiklerle, bir bakıma “bıçak sırtı” olan maçı lehine çeviriyordu.
Maç başlarken herkesin aklında bir zamanlar İsveç ve Danimarka’nın
2-2 berabere kalarak “elele” bir üst tura çıkışı vardı. Yapılan açıklamalarla
bu düşünce giderilmeye çalışıldı ancak futboldu bu ve Bilic’in söylemiyle “2-2
sık rastlanan bir skor[du]”. Açıkcası bu skoru da en çok Hırvatlar istiyordu ama maç o istenen şekilde olmadı. Oynanan 90 dakika klasik bir İspanya maçıydı. Bir ara
%80’lere çıkan toplama oynama oranı, her ne kadar İspanya taraftarı olsam da,
bazı zamanlarda sıkıcı olmaya başlamıştı.
İspanya milli takımının aradığı gol Fernando Torres’in
yerine giren Jesus Navas’tan geldi. Dikkat çekmek istediğim nokta ise golün
geldiği dakikalarda İspanya yine forvetsiz oynuyordu. Hırvatistan oyunu kötü
değildi aslında, ellerinden geleni yaptılar hatta Bilic tüm forvetleri oyuna
alıp kendine güvenerek oyunu riske etti, eğer zaten Rakitic buluğu pozisyonu
gole çevirebilseydi şu an çifte üzüntüyü(Hollanda-İspanya) anlatıyor olabilirdim.
İspanya artık çeyrek finalde, rakip yüksek ihtimalle
İngiltere, İspanya’ya çok güveniyorum ancak İngiltere’nin de yavaş yavaş havaya
girmesi beni korkutmuyor değil. Bu çeyrek final eşleşmesi kesinlikle çok şeye
gebe olacak.
Son olarak da İspanya milli takımı formasına değinmek istiyorum.
Bir zamanlar Türk Milli Takımımızın da denediği turkuaz modası İspanya’yı da
sarmış görünüyor ve açıkçası çok da hoş olmuş. Klasik sarı-kırmızıdan arada
sırada da olsa kurtulmak güzel seçim diye düşünüyorum
Gecenin Kazananları: İrlanda Taraftarı, Gök Mavililer ve Cüneyt Çakır
İrlanda
taraftarı C grubunun başından sonuna bıkmadan, usanmadan destek verdikleri
takımlarının sıfır çekmesini umursamadan “Ireland”
diye haykırmaya devam etti…
Turnuvada
Hırvatistan ve İrlanda taraftarları rakiplerinden bir adım öndelerdi. Ancak
İrlandalılar birinciliği kimselere kaptırmadı. Bu yüzden bu iki ülkenin
elenmesi turnuvada tribünlerin selameti açısından pek de hayırlı olmadı.
Diğer
taraftan ev sahibi Polonya ve takımlarına yoğun bir destek sağlayan Rusya’nın
elenmiş olmaları da çeyrek final maçlarında tribünlerden çok futbol sahalarının
konuşacağı maçlara sahne olacak.
Turnuvanın
gerçek rengi olan taraftarları bir kenara bırakırsak; İtalya-İrlanda maçında
sahada oynanan futbol neredeyse tamamen güce ve mücadeleye dayalıydı. İtalya
gerek topla oynama yüzdesinde, gerekse de girdiği pozisyon sayısında rakibinin
önündeydi.
Bu
maç öncesi İtalya’nın mutlak galip gelmesi gerekiyordu. Tabi ki ilk iki maçta
da taraftarlarının yüzlerini güldürebilselerdi fena olmazdı…
Maçtan
geriye hafızalarda yer eden pozisyonlarda İtalya’nın bariz üstünlüğü söz
konusuydu…
İlk
yarıda golden önce Di Natale’nin sıfır çizgisinden kalecisi olmayan kaleye
çıkardığı şut ve akabinde gelişen İtalya atağında Cassano’nun şutu futbol
severler için güzel karelerdi. İkinci yarının ve maçın en güzel anı ise oyuna
sonradan giren Mario Barwuah Balotelli’nin muhteşem volesiydi.
Bir
parantez de Cüneyt Çakır’a açmazsak maçın neredeyse hatasız yönetimini göz ardı
etmiş oluruz. Baştan sona tavizsiz bir yönetim sergileyen Çakır günümüzün ve
geleceğin sayılı hakemlerinden olmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu geceki
yönetim O’nu ya bir çeyrek final maçı ve sonrasında final maçına aday yapar; ya
da en kötü ihtimalle bir yarı final maçına. Wolfgang Stark, Howard Webb ve
Nicola Rizzoli de Cüneyt Çakır’la aynı seviyede hakemler. Eğer ki Cüneyt Çakır
yönetmezse finali bu üçlünün ülke takımlarının akıbetine göre final maçı
üçlüden birisine verilir.
Gök Mavililer’den
çeyrek finalde daha iyi bir futbol görmek dileğiyle; herkese futbol dolu günler
diliyorum…
17 Haz 2012
Prag Baharı'nın Rövanşı Alındı
Tarih: 5
Ocak 1968
Yer: Prag,
Çekoslovakya
Olay: Prag
Baharı
“Devlet
Başkanı ve Parti Genel Sekreteri Antonin Novotny görevinden ayrıldı ve yerine
Alexander Dubcek geldi. Sovyetler Birliği'nin dayattığı komünist sistemi
değiştirmeyi hedefleyen Dubcek kendi sosyalizmini yaratmıştı. Buna
"insancıl komünizm" de deniliyordu. 'Harekat programı', sosyalizmin
demokrasi ilkeleri ile birleştirilmesini ve yeni bir siyasi sistemin
oluşturulması amacını taşıyordu. Programda tek partili sosyalist devlet
yönetiminin yerine çok partili siyasi hayata geçileceği,düşünce ve ifade
özgürlüğü, toplanma ve dernek kurma
hakkı gibi temel insan hak ve hürriyetlerinin sağlandığı yeni bir düzenin
kurulacağı ifade ediliyordu.”[1]
Tarih: 20
Ağustos 1968
Yer: Prag,
Çekoslovakya
Olay: Prag
Baharı’nın SSCB Askeri Birlikleri Tarafından Sona Erdirilişi
Sovyetlerin
Çekoslovakya’ya “eski sisteme dönün” çağrıları yanıtsız kaldı. Liberal ve karşı
devrimci olarak suçladığı Çekoslovak hükümetini bastırmak için 300.000 kişilik
ordu ile Çekoslovakya’yı işgal etti. Prag Baharı askeri müdahale ile
sonlandırılmış oldu.
Tarih:
16.06.2012
Yer:
Varşova, Polonya & Wroclaw, Polonya
Olay: EURO
2012 A Grubu Son Maçları
EURO 2012 A
grubu mücadelelerinin ilki de Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği’nin devamı olan
iki takım arasındaki karşılaşmayla başlamıştı. Rusların aldığı 4-1’lik tarihi
skor ben de dahil çoğu futbol severi Rusya’nın başarılı bir turnuva
geçireceğine inandırmıştı. Ancak Rusya beklenmedik bir sürprizle Yunanistan’a
yenilerek 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası’na veda etti.
Diğer taraftaysa ev sahibi Polonya iki beraberlikle
başladığı gruptan galibiyet almadan çıkamayacağının farkındaydı. Oyuna da bu
istek ile başladılar. Taraftarlar da inanmış bir şekilde takımlarını
desteklediler. Bir ara Çek Cumhuriyeti o kadar çok pozisyon verdi ki Çeklerin
kaderi ilk maçtakine benzeyecek düşüncesi zihinlerde belirdi. Ancak ikinci yarının
başlamasıyla işler değişti; ev sahibi çok şanssız bir gol yedi. Maçın geriye
kalan kısmında Polonya istediği baskıyı bir türlü kuramadı ve galibiyet dahi
alamadan turnuvaya ve taraftarına veda etti.
Maçlar başladığı anda gruptan Rusya ve Çek Cumhuriyeti
çıkıyordu. Yunanistan’dan yediği gole rağmen gruptan çıkan takımlardan birisi
hala Rusya’ydı. Ancak Çeklerin golü gelince Rusya için gruptan çıkmak
yenilmemeye yahut diğer maçın berabere bitmesine bakıyordu. 20 Ağustos 1968
rövanşını Çekler geç de olsa 16 Haziran 2012’de aldı.
Rusya’nın ilk maçta Çek Cumhuriyeti karşısında aldığı
galibiyet Prag Darbesine karşı yapılan askeri müdahaleye benzerken; Rusya’nın
Soğuk Savaş sırasında Batının en önemli aktörlerinden birisi olan Yunanistan
karşısında mağlup olması da Soğuk Savaşın Batının üstünlüğüyle sona ermesine
benzedi. Çek Cumhuriyeti’nin Polonya karşısındaki galibiyeti ise Soğuk Savaşın
kaybedilmesiyle dağılan Varşova Paktı’nın yıkılıp Prag’ın Moskova baskısından
kurtulmasına benzedi.
Ev sahipleri ilk firesini böylelikle vermiş oldu. Aynı
zamanda benim turnuva boyunca yazacağım takımlardan birisi de elenmiş oldu.
[1]
http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=171636
15 Haz 2012
Kupaların Efendisi: Mezhep Kardeşliği
Halihazırda Dünya Kupasını en çok kazanan Avrupa ülkesi olan İtalya'ya Kupaların Efendisi desek yerinde olur. Ancak İtalya'nın Dünya Kupalarındaki başarılarının Avrupa Şampiyonalarına yansımadığı da bir gerçek. Ev sahibi olduğu EURO 1968'i kazanan İtalya bu kupayı ilk ve son kez kaldırmış olacaktı. Papalığın merkezi Vatikan'ı topraklarında barındıran İtalya kuşkusuz Katolikler arasında önde gelen bir ulusa sahipler. Diğer taraftaysa Balkanlar'daki mezhep ve din çatışmalarının baş aktörlerinden olan Hırvatistan da Katolik mezhebine mensup bir ulusa sahipler.
C Grubunun ilk maçında İspanya karşısında pozisyonlar vermesine rağmen İtalya oynadığı futbolla umut veren bir görüntü sergilemişti. Ancak hala oyun olarak bir şeylerin yeterli olmadığı da apaçık ortadaydı. Buffon, Di Natale ve tabi ki Pirlo ilk maçın öne çıkan isimlerindendi. İtalya'nın temel probleminin nerede olduğu ise tam bir muammaydı. Cesare Prandelli takımını İspanya karşısında güzel bir dizilimle çıkarmıştı. Prandelli kadroyu Hırvatistan maçında da bozmadı. Maçın ilk yarısında Pirlo'nun serbest vuruştan attığı gole kadar sahanın tek hakimi olan İtalya akıllara ister istemez aynı soruyu getirdi: Yine mi skorun üzerine yatacaklar? Beklenen cevap hiç gecikmeden ikinci yarı başlar başlamaz İtalya'nın ileride baskıyı bırakmasıyla geldi. Belki İtalyanlara özgü bir şey değil geriye çekilme huyu. Ancak ne yazık ki İtalyanlarla özdeşleşmiş klişe tabirlerin başında geliyor. Catenaccio gibi felsefik bir sistemin günümüzdeki kullanım şeklinin Helenio Herrera'nın kemiklerini sızlatmadığını düşünmek ise safdillikten başka bir şey olmaz. O yüzden her savunmaya çekilen takıma da Catenaccio yapıyor dememek evladır. Ancak şu da atlanmamalı ki katı savunma yapmakla özdeşleşen Catenaccio kavramı ister istemez bir kalıp haline de gelmiş durumdadır.
Maçın ikinci yarısında Mandzukic'le golü bulan Hırvatlar galibiyetin kendilerini bir üst tura taşıyacak olması gerçeğini göz önünde bulundurup maçı İtalya'dan daha çok isteyen taraf konumundaydılar. İtalyanlar ise nasıl olsa son maçta ne yazık ki grubun averaj takımı haline gelen İrlanda'yı yeneriz düşüncesiyle rahat hareket ettiler. 1-1'lik sonuç İtalyanların işine fazlasıyla yaradı gibi. Hırvatlar içinse asıl tehlike grubun son maçında İspanya karşısında alınacak olası bir mağlubiyette gruptan çıkamama ihtimali. Kupanın son şampiyonu olan İspanya'nın son maçta göstereceği performans gruptaki dizilimi belirleyecek. İtalya cephesinde ise olası bir öz güven patlaması durumunda 2010 Güney Afrika'nın bir tekrarı da yaşanabilir. Turnuvalarda nasıl futbol ortaya konulması gerektiğini çok iyi bilen İtalyanlar muhtemelen gruptan çıkacaktır. Hem de diğer maçın sonucunu beklemeden.
Ayrı bir parantez de Hırvat taraftarlara açmak lazım. Hırvatlar çok büyük kafileler halinde Polonya'daki stadyumları adeta esir almaya gelmişler gibi. Şu ana kadar ki en iyi deplasman performansını sergileyen Hırvatistan tribünlerinde kimi zaman Türkiye tribünlerinden duymaya alışık olduğumuz besteler duyuyoruz. Almanya tribünlerinde yıllardır duyduğumuz benzer bestelere alışkındım ancak kulüp bazında başarılı olamayan Hırvat takımlarının tribünlerini bugüne kadar takip edememiştim. Gerçekten hayran bıraktılar kendilerine. İtalyan tribünleri ise her zamanki gibi sayıca az olmalarına rağmen Hırvat tribünlerinden aşağı kalır değildi. Ülke takımı destekleme fikri hiçbir zaman kulüp takımı destekleme fikrinin önüne geçemeyecektir. Sadece aşırı milliyetçilikle yoğurulmuş azınlık bölgelerinde kurulan FIFA'ya bağlı olmayan ulusal takımları destekleme fikri futbol severlere cazip gelebilir. Bunların haricinde İtalyan ve Hırvat taraftarları eğer ki iç içe görebiliyorsak stadyumlarda fanatizm ulusal takımlara çok da fazla sirayet etmemiş diyebiliriz.
Kupaların Efendisinin maçın ikinci yarıdaki isteksiz oyunu Hırvatların bir puanı almasını kolaylaştırdı. Hatta ikinci yarıda galibiyeti bulabilecek pozisyonları da defalarca cömertçe harcadılar. Katolik Kilisesi haricinde kimseyi tatmin etmeyen bir skorla biten maç İtalya'nın tur ümitlerini artırırken, Hırvatistan'ın kileri de zora soktu.
C Grubunun ilk maçında İspanya karşısında pozisyonlar vermesine rağmen İtalya oynadığı futbolla umut veren bir görüntü sergilemişti. Ancak hala oyun olarak bir şeylerin yeterli olmadığı da apaçık ortadaydı. Buffon, Di Natale ve tabi ki Pirlo ilk maçın öne çıkan isimlerindendi. İtalya'nın temel probleminin nerede olduğu ise tam bir muammaydı. Cesare Prandelli takımını İspanya karşısında güzel bir dizilimle çıkarmıştı. Prandelli kadroyu Hırvatistan maçında da bozmadı. Maçın ilk yarısında Pirlo'nun serbest vuruştan attığı gole kadar sahanın tek hakimi olan İtalya akıllara ister istemez aynı soruyu getirdi: Yine mi skorun üzerine yatacaklar? Beklenen cevap hiç gecikmeden ikinci yarı başlar başlamaz İtalya'nın ileride baskıyı bırakmasıyla geldi. Belki İtalyanlara özgü bir şey değil geriye çekilme huyu. Ancak ne yazık ki İtalyanlarla özdeşleşmiş klişe tabirlerin başında geliyor. Catenaccio gibi felsefik bir sistemin günümüzdeki kullanım şeklinin Helenio Herrera'nın kemiklerini sızlatmadığını düşünmek ise safdillikten başka bir şey olmaz. O yüzden her savunmaya çekilen takıma da Catenaccio yapıyor dememek evladır. Ancak şu da atlanmamalı ki katı savunma yapmakla özdeşleşen Catenaccio kavramı ister istemez bir kalıp haline de gelmiş durumdadır.
Maçın ikinci yarısında Mandzukic'le golü bulan Hırvatlar galibiyetin kendilerini bir üst tura taşıyacak olması gerçeğini göz önünde bulundurup maçı İtalya'dan daha çok isteyen taraf konumundaydılar. İtalyanlar ise nasıl olsa son maçta ne yazık ki grubun averaj takımı haline gelen İrlanda'yı yeneriz düşüncesiyle rahat hareket ettiler. 1-1'lik sonuç İtalyanların işine fazlasıyla yaradı gibi. Hırvatlar içinse asıl tehlike grubun son maçında İspanya karşısında alınacak olası bir mağlubiyette gruptan çıkamama ihtimali. Kupanın son şampiyonu olan İspanya'nın son maçta göstereceği performans gruptaki dizilimi belirleyecek. İtalya cephesinde ise olası bir öz güven patlaması durumunda 2010 Güney Afrika'nın bir tekrarı da yaşanabilir. Turnuvalarda nasıl futbol ortaya konulması gerektiğini çok iyi bilen İtalyanlar muhtemelen gruptan çıkacaktır. Hem de diğer maçın sonucunu beklemeden.
Ayrı bir parantez de Hırvat taraftarlara açmak lazım. Hırvatlar çok büyük kafileler halinde Polonya'daki stadyumları adeta esir almaya gelmişler gibi. Şu ana kadar ki en iyi deplasman performansını sergileyen Hırvatistan tribünlerinde kimi zaman Türkiye tribünlerinden duymaya alışık olduğumuz besteler duyuyoruz. Almanya tribünlerinde yıllardır duyduğumuz benzer bestelere alışkındım ancak kulüp bazında başarılı olamayan Hırvat takımlarının tribünlerini bugüne kadar takip edememiştim. Gerçekten hayran bıraktılar kendilerine. İtalyan tribünleri ise her zamanki gibi sayıca az olmalarına rağmen Hırvat tribünlerinden aşağı kalır değildi. Ülke takımı destekleme fikri hiçbir zaman kulüp takımı destekleme fikrinin önüne geçemeyecektir. Sadece aşırı milliyetçilikle yoğurulmuş azınlık bölgelerinde kurulan FIFA'ya bağlı olmayan ulusal takımları destekleme fikri futbol severlere cazip gelebilir. Bunların haricinde İtalyan ve Hırvat taraftarları eğer ki iç içe görebiliyorsak stadyumlarda fanatizm ulusal takımlara çok da fazla sirayet etmemiş diyebiliriz.
Kupaların Efendisinin maçın ikinci yarıdaki isteksiz oyunu Hırvatların bir puanı almasını kolaylaştırdı. Hatta ikinci yarıda galibiyeti bulabilecek pozisyonları da defalarca cömertçe harcadılar. Katolik Kilisesi haricinde kimseyi tatmin etmeyen bir skorla biten maç İtalya'nın tur ümitlerini artırırken, Hırvatistan'ın kileri de zora soktu.
Etiketler:
2010 Dünya Kupası,
Almanya,
Andrea Pirlo,
Catenaccio,
Cesare Prandelli,
EURO 2012,
FIFA,
Helenio Herrera,
Hırvatistan,
İrlanda,
İspanya,
İtalya,
Mario Mandžukić,
Polonya,
Sinan Baran
İbracadabra ve Sihirli Popo Wiland
Ev sahibi Ukrayna ile İsveç mücadelesini izleyenler
futboldan zevk alma konusunda sıkıntılı bir maça tanık olmadılar. Aslına
bakarsanız geçen bir haftalık sürece baktığımızda oynanan kalitesiz futbola bir
ya da iki maçta rastladık diyebilirim. Bol pozisyonun ve kora kor mücadelenin üst düzeyde olduğu bir turnuva geçiyor umarım
böyle de devam eder. Maça döndüğümüzde yapacağım tek yorum, Avrupa futbolunun en önemli forvetlerinden İbrahimovic ve Shevchenko’nun karşılıklı
performanslarının maçı belirlediği olur. Burada dünyanın en büyük kulüplerinden
biri Milan’ın tarihin değişik dönemlerinde kadrosunda ne denli önemli
forvetler barındırdığını da tekrar
hatırlamakta fayda var. İki isim de Milan kulübüne sembol olmuş isimler
olarak anılıyorlar ve öyle de kalacaklar gibi duruyor eğer ki İbrahimovic’in
kariyerinde çok sürpriz bir gelişme olmazsa.
İbrahimovic ismini
ceza sahası içinde ön direkte bu kadar boş bıraktığınızda geriye düşmeniz artık an meselesidir. Ancak
İsveç milli takımının geneline baktığımızda da İbrahimoviç üzerine kurulan
sistemin çarklarının çok iyi işlemediğini söylemek mümkün görünüyor. Özellikle
defans yapısında büyük zaaflar var. Yan topları karşılamakta görülen
bariz zorlanmalar ve yapılan iki hata sonucu Shevchenko’ nun izleyenleri tatmin eden iki ustaca kafa
golü İsveç’in bu zaaflarını ortaya çıkardı.Bundan dolayı kanat ataklarına dayalı
futbola önem veren İngiltere karşısında Kuzey Avrupa ülkesinin zorlanabileceğini düşünüyorum bu akşam.
Futbol otoriteleri tarafından Fransa karşısında zayıf not alan İngiltere, İsveç
karşısında daha favori gözüküyor. İbracadabra' ya olan sempatim turnuvada İsveç’ e
yakınlık duymamı sağlamıştı ancak; ev sahibi olduğu halde iyi bir futbol ortaya
koymakta zorlanan Ukrayna’ya bile mağlup olmaktan kurtulamayan İsveç’in
Fransa ve İngiltere önünde gruptan çıkma şansını maalesef zor görüyorum.
İngiltere maçına eşi benzeri görülmemiş yöntemlerle moral motivasyonunu
kaybetmeden hazırlanan bir İsveç takımı gördük geçtiğimiz gün. Tecrübeli kaleci
Johan Wiland antreman sırasında poposunu
açarak arkadaşlarına hedef oldu. Sırayla şut çeken futbolcular Wiland’ın
açıkça ortaya döktüğü hedefi vurmaya çalışarak isabet oranlarını
değerlendirdiler. Umarız İbrahimoviç takım arkadaşına alıştığımız şutlarından
birini çekmemiştir diyelim, ne olur ne olmaz…
Enteresan bir yöntemle sağlanan neşeli ortam ve motivasyon İsveç'e bir sürpriz yaptırır mı dersiniz? İbracabra sihir yapabilir mi Wiland'dan aldığı güçle? 21:45' i bekleyelim o halde.
http://www.posta.com.tr/video/video-izle/?VideoID=7394
http://www.posta.com.tr/video/video-izle/?VideoID=7394
Damalılar'dan korkun
Turnuvadaki ilk yazımı yazmak İtalya-Hırvatistan maçı ile ikinci grup maçları sonunda nasip oldu. Turnuva öncesi blogger arkadaşlarla takım paylaşırken umutla talip olduğum Hırvatistan beklentilerimin kıyısında köşesinde bir performans gösterdi. Euro 2012'nin ölüm gruplarından birinde yer alan Hırvatistan ikinci maçlar sonunda 4 puanla İspanya'nın gerisinde ikinci sırada bulunuyor.
Öncelikle maçlardan önce yapılan 10'dan geri sayım 'Var Mısın Yok Musun' yarışmasını hatırlatması nedeniyle benim açımdan bir hayli rahatsız edici. Turnuva genel olarak güzel gidiyor, maçlar keyifli. İlk maçlar sonunda Rusya otoritelerden tam not alırken, ikinci maçlar için bu akşamki İspanya'nın yıldız olması muhtemel. Turnuvanın en zayıf takımı görünümündeki İrlanda ise taraftar şovları ile turnuvaya büyük bir lezzet katmakta. (Ayrıca spikerin İrlanda için belirttiği fiyat olarak en değersiz takım nitelendirmesi bir hayli yersizdi.)
Hırvatistan çok derli toplu bir takım. Stoperleri sırıtmıyor, sol bekleri Strinic tecrübesizlikten bazen saçmalayabiliyor ama genel olarak bekler de iyi; orta sahaları tartışmasız iyi, forvetleri de çöpçü. Mandzukic-Jelavic ikilisi önlem alınacak kadar ekstra özelliklere sahip değil; ama defansı çok yorarak çok yıpratarak çokça hataya zorluyorlar. Modric çok büyük oyuncu, tam bir maestro. Şöyle söyleyeyim iyi bir Modric'in bu takıma bu turnuvada kazandıramayacağı maç yok. Hırvatistan'ın bana göre bir bench problemi var; Eduardo'yu pek beğenmeme rağmen aldığı dakikalarda fark yaratamadığını gördüm. Ah Olic vah Olic diyorum !
İtalya-Hırvatistan maçının ilk yarısının ilk bölümü rölantide geçti. İlk yarının ortalarına doğru Pirlo çok rahat top yapmaya başladı ve bu sürede Modric ortalarda gözükmeyince top İtalya'da kaldı. Bu süre içerisinde Pirlo'nun servis ettiği topları Cassano forvet hattında verimli kullandı; Balotelli Space Jam'deki yetenekleri alınmış basketbolcular gibi davranmasaydı bu zaman zarfında İtalya'nın gol bulması işten bile değildi. Art arda gelen toplarda Pletikosa'nın başarısına Pirlo'nun frikiği gölge düşürdü ve ilk yarı bu sonuçla bitti.
İkinci yarıya Hırvatistan baskı ile başladı. Sağlı sollu bindirmelerde özellikle Srna'nın ortaları yürek hoplattı. Forvetlerinin niteliği nedeniyle pek de yerden oynamayı tercih etmeyen Hırvatistan soldan kesilen bir ortada Mandzukic'in iyi kontrolü ve abartılı vuruşu ile golü buldu. Gol öncesi bir kaç pozisyona girerek kendine gelen Modric'in bu aşamadan sonra takımı da toplaması golün gelişinde büyük bir etkendi.
Neyse fazla uzatmayalım. Futbolu bilen, ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen, hele de futbol şansı yanındaysa iyice korkulası bir kimliğe bürünen Hırvatistan'ın İspanya karşısında kolay lokma olmayacağını ve turu geçeceğini düşünüyorum. Hırvatistan bu turnuvanın Fenerbahçe'si gibi duruyor. Bir Trabzonsporlu olarak son cümleyi yazmak garip geldi.
Öncelikle maçlardan önce yapılan 10'dan geri sayım 'Var Mısın Yok Musun' yarışmasını hatırlatması nedeniyle benim açımdan bir hayli rahatsız edici. Turnuva genel olarak güzel gidiyor, maçlar keyifli. İlk maçlar sonunda Rusya otoritelerden tam not alırken, ikinci maçlar için bu akşamki İspanya'nın yıldız olması muhtemel. Turnuvanın en zayıf takımı görünümündeki İrlanda ise taraftar şovları ile turnuvaya büyük bir lezzet katmakta. (Ayrıca spikerin İrlanda için belirttiği fiyat olarak en değersiz takım nitelendirmesi bir hayli yersizdi.)
Hırvatistan çok derli toplu bir takım. Stoperleri sırıtmıyor, sol bekleri Strinic tecrübesizlikten bazen saçmalayabiliyor ama genel olarak bekler de iyi; orta sahaları tartışmasız iyi, forvetleri de çöpçü. Mandzukic-Jelavic ikilisi önlem alınacak kadar ekstra özelliklere sahip değil; ama defansı çok yorarak çok yıpratarak çokça hataya zorluyorlar. Modric çok büyük oyuncu, tam bir maestro. Şöyle söyleyeyim iyi bir Modric'in bu takıma bu turnuvada kazandıramayacağı maç yok. Hırvatistan'ın bana göre bir bench problemi var; Eduardo'yu pek beğenmeme rağmen aldığı dakikalarda fark yaratamadığını gördüm. Ah Olic vah Olic diyorum !
İtalya-Hırvatistan maçının ilk yarısının ilk bölümü rölantide geçti. İlk yarının ortalarına doğru Pirlo çok rahat top yapmaya başladı ve bu sürede Modric ortalarda gözükmeyince top İtalya'da kaldı. Bu süre içerisinde Pirlo'nun servis ettiği topları Cassano forvet hattında verimli kullandı; Balotelli Space Jam'deki yetenekleri alınmış basketbolcular gibi davranmasaydı bu zaman zarfında İtalya'nın gol bulması işten bile değildi. Art arda gelen toplarda Pletikosa'nın başarısına Pirlo'nun frikiği gölge düşürdü ve ilk yarı bu sonuçla bitti.
İkinci yarıya Hırvatistan baskı ile başladı. Sağlı sollu bindirmelerde özellikle Srna'nın ortaları yürek hoplattı. Forvetlerinin niteliği nedeniyle pek de yerden oynamayı tercih etmeyen Hırvatistan soldan kesilen bir ortada Mandzukic'in iyi kontrolü ve abartılı vuruşu ile golü buldu. Gol öncesi bir kaç pozisyona girerek kendine gelen Modric'in bu aşamadan sonra takımı da toplaması golün gelişinde büyük bir etkendi.
Neyse fazla uzatmayalım. Futbolu bilen, ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen, hele de futbol şansı yanındaysa iyice korkulası bir kimliğe bürünen Hırvatistan'ın İspanya karşısında kolay lokma olmayacağını ve turu geçeceğini düşünüyorum. Hırvatistan bu turnuvanın Fenerbahçe'si gibi duruyor. Bir Trabzonsporlu olarak son cümleyi yazmak garip geldi.
14 Haz 2012
Naziler, Hollanda, Cruyff, Van Marwijk, Huntelaar, 1-2...
Kaybedilen Danimarka maçı sonrası Hollanda teknik direktörü ve oyuncular tarafından açıklamalar yapılmış ve "büyük şok" ifadeleri kullanılmıştır. Büyük Şok'un atlatılması da turnuva takımı panzerlerden puan veya puanlar alınmasına bağlıdır. Bunun kolay olmayacağı sadece Portakallar değil tüm dünya tarafından bilinen bir gerçektir. Zaten turnuvanın favorisi olan Almanya bu grubun da açık ara mutlak favorisidir bunu en başta kabullenmiştik ama Hollanda'nın da yabana atılmaması gerektiğini hep düşündüm. Dünkü maçın hikayesini anlatmadan önce bu maç öncesi konuşulanlara gitmek, olaya farklı yönden bakmak da gerekli diye düşünüyorum.

İki takım arasındaki rekabetin kökleri İkinci Dünya Savaşı'na, Nazilerin Hollanda'yı işgalinin yarattığı Almanya karşıtı hissiyatın yaygın olduğu döneme uzanır.
Hollanda'nın 1970'lerdeki kadrosundan Wim van Hanegem, 1974 Dünya Kupası finali öncesinde, Nazi işgaline atfen Almanlara yönelik nefretini açıkça ifade etmişti. Hollandalı orta saha yıldızı, babasını ve kardeşlerini kaybetmişti savaş sırasında.Hollanda'nın özgürlüğünü kazanmasından sonra tarafları ilk kez karşı karşıya getiren 1974 finalinde Hollanda Neeskens'in 4. dakikadaki penaltı golüyle öne geçmiş, ancak dönemin Batı Almanyası Breitner'in 25. dakikadaki penaltısı ve Müller'in 43. dakikadaki golüyle maçı kazanmıştı.
Ama sadece şampiyon olmakla kalmamış, Johan Cruyf liderliğindeki Total Futbol'un dünya şampiyonluğunu ellerinden almıştı.Cruyf'un 3 numaralı forması eşliğinde klasikleşen Total Futbol artık Almanya ile anılmaya başlanmıştı.
1988'deki Avrupa Şampiyonası'nda yarı finalde son dakikalarda gelen golle zaferi elde eden Hollanda daha sonra finalde Sovyetler Birliği'ni yenerek Almanya'nın evsahipliğinde düzenlenen turnuvada şampiyonluğu kazanmıştı.Ancak Hollanda'nın efsanevi teknik direktörü Rinus Michels'e göre, ''asıl final, yarı final maçında'' oynanmıştı.
1988 yarı final zaferinden sonra Hollanda nüfusunun yüzde 60'ı, dokuz milyon kişi sokaklara dökülerek galibiyeti kutlarken, Hollandalıların özgürlüklerini kazanmalarından o ana kadarki en büyük kutlamaya ''1940'ta onlar gelmişlerdi, 1988'de biz'' sloganları damgasını vurmuştu
1940 da Nazi'ler in işgali sonrası Almanya- Hollanda maçları hazırlık maçı da olsa sürekli aynı önemde olması bu yazılanlar ışığında tesadüf değildir.Bu söylemlerin gölgesinde başlayan maçta Hollanda iyi futboluna rağmen Van Persie'nin cömertliği ve Mario Gomez'in golleriyle 2- 0 geriye düştü, daha sonra Van Persie tribünleri heyecanlandırsa da sonuç değişmedi ve Hollanda maçı 2-1 kaybetti. Bert Van Marwijk'in neler düşündüğünü bilemem ama yedek klübende Klaas jan Huntelaar otururken orta alanda De Jong, Van Bommel gibi iki defansif orta saha ile oynamak, kazanmak zorunda olunan bir maç için iyi bir taktik zeka oluşuna asla katılamam. Nitekim oyunca girince de pozisyon anlamında Portakalları daha da ileriye taşıdı ama ne yazıkki Bert Van Marwijk i kurtaramadı.Ayrıca Marwijk'in kurtarılabilmesi şu grupta pek mümkün görülmüyor çnkü oynanan 2 maç ve alınan 0 puan Marjwik için sonun başlangıcı olabilir. Son olarak da turnuva gösteriyor ki yaş ortalaması çok yüksek olan Hollanda'nın artık yenilenme zamanı gelmiş hatta geçiyor bile...
ALMANYA-HOLLANDA REKABETİ (kısaca)
7 Temmuz 1974: Batı Almanya 2 - 1 Hollanda Portakallar favori olarak başladıkları maçta Neeskens'in penaltı golüyle öne geçtiklerinde top Almanların ayağına bile değmemişti. Ancak Breitner ve Gerd Müller'in golleri kupayı Almanlara kazandırdı.
18 Haziran 1978: Batı Almanya 2 - 2 Hollanda Bu grup maçı Hollanda'nın sonradan Rene van de Kerkhof'un golleriyle beraberliği kazanmasıyla sona erdi.
14 Haziran 1980: Batı Almanya 2 - 2 Hollanda Kalus Allfos üç golüyle Almanlar maçı kazanıp, aynı turnuvada Avrupa Şampiyonluğu'nu elde ettiler.
21 Haziran 1988: Batı Almanya 1 - 2 Hollanda Portakallar, Marco Van Basten'in son dakikada attığı golle yarı finali geçip, finalde de Sovyetler'i yine van Basten'in hafızalara kazınan volesiyle yenip Avrupa Şampiyonu oldular.
26 Haziran 1990: Batı Almanya 2 -1 Hollanda Hamburg'daki maçtan iki yıl sonra iki takım yeniden karşı karşıya geldi. Jurgen Klinsmann ve Andreas Brehme'nin 2 golüne karşılık Koeman takımının golünü atmıştı.
18 Haziran 1992: Almanya 1 - 3 Hollanda Frank Rijkaard, Witschge ve Bergkamp'ın gollerine Almanlar Klinsmann'ın golüyle yanıt vermişti.
15 Haziran 2004: Almanya 1-1 Holllanda Fringes'in golüyle öne geçen Almanlar 81. dakikada Van Nistelrooy'un golüne engel olamamıştı.

İki takım arasındaki rekabetin kökleri İkinci Dünya Savaşı'na, Nazilerin Hollanda'yı işgalinin yarattığı Almanya karşıtı hissiyatın yaygın olduğu döneme uzanır.
Hollanda'nın 1970'lerdeki kadrosundan Wim van Hanegem, 1974 Dünya Kupası finali öncesinde, Nazi işgaline atfen Almanlara yönelik nefretini açıkça ifade etmişti. Hollandalı orta saha yıldızı, babasını ve kardeşlerini kaybetmişti savaş sırasında.Hollanda'nın özgürlüğünü kazanmasından sonra tarafları ilk kez karşı karşıya getiren 1974 finalinde Hollanda Neeskens'in 4. dakikadaki penaltı golüyle öne geçmiş, ancak dönemin Batı Almanyası Breitner'in 25. dakikadaki penaltısı ve Müller'in 43. dakikadaki golüyle maçı kazanmıştı.
Ama sadece şampiyon olmakla kalmamış, Johan Cruyf liderliğindeki Total Futbol'un dünya şampiyonluğunu ellerinden almıştı.Cruyf'un 3 numaralı forması eşliğinde klasikleşen Total Futbol artık Almanya ile anılmaya başlanmıştı.
1988'deki Avrupa Şampiyonası'nda yarı finalde son dakikalarda gelen golle zaferi elde eden Hollanda daha sonra finalde Sovyetler Birliği'ni yenerek Almanya'nın evsahipliğinde düzenlenen turnuvada şampiyonluğu kazanmıştı.Ancak Hollanda'nın efsanevi teknik direktörü Rinus Michels'e göre, ''asıl final, yarı final maçında'' oynanmıştı.
1988 yarı final zaferinden sonra Hollanda nüfusunun yüzde 60'ı, dokuz milyon kişi sokaklara dökülerek galibiyeti kutlarken, Hollandalıların özgürlüklerini kazanmalarından o ana kadarki en büyük kutlamaya ''1940'ta onlar gelmişlerdi, 1988'de biz'' sloganları damgasını vurmuştu
1940 da Nazi'ler in işgali sonrası Almanya- Hollanda maçları hazırlık maçı da olsa sürekli aynı önemde olması bu yazılanlar ışığında tesadüf değildir.Bu söylemlerin gölgesinde başlayan maçta Hollanda iyi futboluna rağmen Van Persie'nin cömertliği ve Mario Gomez'in golleriyle 2- 0 geriye düştü, daha sonra Van Persie tribünleri heyecanlandırsa da sonuç değişmedi ve Hollanda maçı 2-1 kaybetti. Bert Van Marwijk'in neler düşündüğünü bilemem ama yedek klübende Klaas jan Huntelaar otururken orta alanda De Jong, Van Bommel gibi iki defansif orta saha ile oynamak, kazanmak zorunda olunan bir maç için iyi bir taktik zeka oluşuna asla katılamam. Nitekim oyunca girince de pozisyon anlamında Portakalları daha da ileriye taşıdı ama ne yazıkki Bert Van Marwijk i kurtaramadı.Ayrıca Marwijk'in kurtarılabilmesi şu grupta pek mümkün görülmüyor çnkü oynanan 2 maç ve alınan 0 puan Marjwik için sonun başlangıcı olabilir. Son olarak da turnuva gösteriyor ki yaş ortalaması çok yüksek olan Hollanda'nın artık yenilenme zamanı gelmiş hatta geçiyor bile...
7 Temmuz 1974: Batı Almanya 2 - 1 Hollanda Portakallar favori olarak başladıkları maçta Neeskens'in penaltı golüyle öne geçtiklerinde top Almanların ayağına bile değmemişti. Ancak Breitner ve Gerd Müller'in golleri kupayı Almanlara kazandırdı.
18 Haziran 1978: Batı Almanya 2 - 2 Hollanda Bu grup maçı Hollanda'nın sonradan Rene van de Kerkhof'un golleriyle beraberliği kazanmasıyla sona erdi.
14 Haziran 1980: Batı Almanya 2 - 2 Hollanda Kalus Allfos üç golüyle Almanlar maçı kazanıp, aynı turnuvada Avrupa Şampiyonluğu'nu elde ettiler.
21 Haziran 1988: Batı Almanya 1 - 2 Hollanda Portakallar, Marco Van Basten'in son dakikada attığı golle yarı finali geçip, finalde de Sovyetler'i yine van Basten'in hafızalara kazınan volesiyle yenip Avrupa Şampiyonu oldular.
26 Haziran 1990: Batı Almanya 2 -1 Hollanda Hamburg'daki maçtan iki yıl sonra iki takım yeniden karşı karşıya geldi. Jurgen Klinsmann ve Andreas Brehme'nin 2 golüne karşılık Koeman takımının golünü atmıştı.
18 Haziran 1992: Almanya 1 - 3 Hollanda Frank Rijkaard, Witschge ve Bergkamp'ın gollerine Almanlar Klinsmann'ın golüyle yanıt vermişti.
15 Haziran 2004: Almanya 1-1 Holllanda Fringes'in golüyle öne geçen Almanlar 81. dakikada Van Nistelrooy'un golüne engel olamamıştı.
Evdeki Hesap…
Ölüm
grubuna sürpriz Hollanda galibiyeti ile başlayan Danimarka Portekiz karşısında
da maça iyi başladı. İlk 15 dakika rakip sahada baskı kurmaya çalıştılar. Ancak
Zimling’in sakatlığıyla beraber işler tersine döndü. Danimarka’nın saha içindeki
düzeni tamamen bozuldu. Organize olamayan Danimarka karşısında baskıyı arttıran
Portekiz önce duran top, daha sonra da bir kanat akınıyla skoru 2-0 yaptı. İlk
yarının sonlarına doğru gelen Bentdner golü Danimarka’nın ikinci yarıya istekli
başlamasına neden oldu. Gereksiz ve şuursuz baskıdan kaçınan Vikingler oyuna
giren Mikkelsen’in de etkili oyunuyla rakip kalede baskısını arttırdı.
Ronaldo’nun kaçırdığı ikinci mutlak golden sonra gelen Danimarka golü ile bir
geri dönüş mü gerçekleşti derken, Varela Danimarka’nın tecrübesizliğinden ve
ürkekliğinden faydalanarak hem takımına galibiyeti getirdi hem de Ronaldo’yu
şimdilik kurtardı.
Bu sonuçla beraber Portekiz
ihtiyacı olan bir galibiyet aldı. Ancak bu Portekiz’in defolarını görmemizi
engelleyemiyor. Forvet konusunda acınacak haldeler, Postiga, Almeida 3. sınıf
forvet oyuncuları. Orta sahaları çok düz, Portekiz etiketinden başka ekstra
özellikleri yok gibi. Ferdandes şu takımda neden yok anlaması güç. Bütün
bunların üstüne Ronaldo’nun formsuzluğu da eklenince Portekiz için ilerisi zor
gözüküyor.
Danimarka ise ilk maçın getirdiği
gereksiz özgüven ve Zimling’in sakatlığı yüzünden bugün sahadan boynu bükük
ayrıldı. Zimling çıktıktan sonra organize olamadılar ve aşırı özgüvenin de
etkisiyle rehavete kapılıp rakibe çok boş alan bıraktılar. İkinci yarıda geri
dönüş yapmayı başarmalarına rağmen tecrübesizlik ve rakipten gereğinden fazla
çekinme mağlubiyeti getirdi. Özetle, biraz şanssızlık, biraz gereksiz özgüven
Olsen’in hesabını tersine çevirdi ve mağlubiyeti getirdi.
Not: Tribün performansı açısından
kötü geçen turnuvaya renk katan Danimarka taraftarını kutlamak gerek. İlk maça
renk katan güzel Danimarkalıdan sonra bugün de taraftarlarının Ronaldo golü kaçırınca Messi
diyerek tezahürat yapmaları çok hoştu.
12 Haz 2012
Daha Yeni Başlıyoruz
Bir maç düşünelim ki ; tribünler çok keyif alsın ve herkesi eğlendirsin , sahada eksik olan hiç bir şey olmasın, pozisyonlar olsun, önce harcansınlar sonra goller aniden "biz geldik" diyerek herkesi kendinden geçirsin. Bu maç bir de Avrupa Şampiyonasında olsun bir de ev sahibinin ilk maçı olsun, hem de turnuvaya ev sahibinin ilk kez katılmasının tam anlamıyla çocuksu heyecanı da katılmış olsun. İşte o zaman ortaya Ukrayna - İsveç maçı çıkmış oldu. Sanırım Ukraynalıların bir çoğu gerek hazırlık maçlarında ki performansı ile, gerek "ev sahibi olduğumuz turnuvada ne kadar gidebiliriz , sadece üç maçla mı kalacak maceramız" düşünceleriyle farklı bir atmosfer içindeydi. Bunun üzerine -olmazsa olmaz- yaptıkları eylemlerle artık bir anda bizim de karşımıza çıkabilirler mi acaba derdirten "Femen" grubunun turnuvayı protesto edeceklerini duyurdukları göz önünde bulundurulunca Ukrayna için çok da iyi gözükmeyen bir yol vardı.
Ama bütün bunlar sadece başlangıç düdüğüne kadar insanların içine yer etmiştir. Çünkü maç başladığı andan itibaren hem sahada hem de tribünlerde insanların hem içi hem de dışı kıpır kıpırdı. Hatta tribünlerin güzelliği sahaya da yansıdığını söylemeden geçmek olmaz. İlk on dakika boyunca sahada çok fazla hücum organizasyonu olmasa da en azından Ukrayna adına şunu söylemeliyiz ki bu dakikalar içinde hem bu turnuvada hem de bu maçta yetmese bile her şeyimizle biz de varız der gibi oyunu kontrol altına almaya çalıştılar. Ve bunu da başardılar. Maçtan önce kime sorulsa herhalde her 10 kişiden 8 i Ukrayna ' dan çok katı bir savunma anlayışıyla çıkmasını beklediğini söylerdi. Ama Ukraynalı futbolcular sahanın içinde Oleh Blokhin' nin emriyle harekete geçmiş - teşbihte hata olmaz - çakal sürüsü gibiydiler. Maçın uzatma dakikalarını saymazsak, avlarını hiç pes etmeden kovaladılar da . Kanatlarda Oleh Gusev inanılmaz bir efor sarf etti desek hatta sarf etmedi neredeyse efor teriminin tanımlamasını yaptı desek yeridir. Nazarenko ve Yarmelenko ikilisi ise orta sahayı kendi mülkiyetlerine geçirmek için dur durak bilmeden çalıştılar. Savunmanın başarısını ise sanırım turnuvanın en uzun takımına karşı hava toplarındaki tam anlamıyla hegemonyasıyla gayet açık bir şekilde gösterebiliriz.
Ve gelelim maçın, gecenin, Ukraynalı taraftarların, bir dönemin çocuklarının kahramanına: Andriy Shevchenko. Yaş otuz beş şiirleri yazılmış zamanında , ama o şiirin bu adam için yazılmadığı kesin. Eğer şiir Shevchenko için için yazılmış olsaydı mısra büyük ihtimalle :
"Yaş otuz beş daha yolun başındayım"
şeklinde olurdu. Tribünden bi anda bir Femen üyesi çıkıp sahaya atlasaydı sanırım İsveçli taraftarlar, oyuncular bu kadar şoka uğratılamazdı. En uzunların arasından iki kafa golüyle gecenin zaten sarı-mavi olan renginin altına Ukrayna' nın mührünü basmış oldu nam-ı diğer "Sheva". Hem turnuva da gol atan ikinci en yaşlı futbolcu oldu, hem kaptanlık pazubandıyla iki gol atanlar arasına girdi, hem Ukrayna' ya ilk turnuvasındaki ilk galibiyetini getirdi. Aslında bu "hem" leri çoğaltmak mümkündü maç ve Sheva için ama şunu dile getirmemiz lazım. Belki de ilkler gecelerinden birisi daha yaşandı ama büyük ihtimalle son turnuvasında oynayan Shevchenko Ukrayna ve tüm dünyaya bir kaç bir şey söyledi gol sevincinde kollarını açıp koşarken :
" Merak etmeyin burası bizim yerimiz.. Ben mi ? Daha yeni başlıyoruz millet "
Ama bütün bunlar sadece başlangıç düdüğüne kadar insanların içine yer etmiştir. Çünkü maç başladığı andan itibaren hem sahada hem de tribünlerde insanların hem içi hem de dışı kıpır kıpırdı. Hatta tribünlerin güzelliği sahaya da yansıdığını söylemeden geçmek olmaz. İlk on dakika boyunca sahada çok fazla hücum organizasyonu olmasa da en azından Ukrayna adına şunu söylemeliyiz ki bu dakikalar içinde hem bu turnuvada hem de bu maçta yetmese bile her şeyimizle biz de varız der gibi oyunu kontrol altına almaya çalıştılar. Ve bunu da başardılar. Maçtan önce kime sorulsa herhalde her 10 kişiden 8 i Ukrayna ' dan çok katı bir savunma anlayışıyla çıkmasını beklediğini söylerdi. Ama Ukraynalı futbolcular sahanın içinde Oleh Blokhin' nin emriyle harekete geçmiş - teşbihte hata olmaz - çakal sürüsü gibiydiler. Maçın uzatma dakikalarını saymazsak, avlarını hiç pes etmeden kovaladılar da . Kanatlarda Oleh Gusev inanılmaz bir efor sarf etti desek hatta sarf etmedi neredeyse efor teriminin tanımlamasını yaptı desek yeridir. Nazarenko ve Yarmelenko ikilisi ise orta sahayı kendi mülkiyetlerine geçirmek için dur durak bilmeden çalıştılar. Savunmanın başarısını ise sanırım turnuvanın en uzun takımına karşı hava toplarındaki tam anlamıyla hegemonyasıyla gayet açık bir şekilde gösterebiliriz.
Ve gelelim maçın, gecenin, Ukraynalı taraftarların, bir dönemin çocuklarının kahramanına: Andriy Shevchenko. Yaş otuz beş şiirleri yazılmış zamanında , ama o şiirin bu adam için yazılmadığı kesin. Eğer şiir Shevchenko için için yazılmış olsaydı mısra büyük ihtimalle :
"Yaş otuz beş daha yolun başındayım"
şeklinde olurdu. Tribünden bi anda bir Femen üyesi çıkıp sahaya atlasaydı sanırım İsveçli taraftarlar, oyuncular bu kadar şoka uğratılamazdı. En uzunların arasından iki kafa golüyle gecenin zaten sarı-mavi olan renginin altına Ukrayna' nın mührünü basmış oldu nam-ı diğer "Sheva". Hem turnuva da gol atan ikinci en yaşlı futbolcu oldu, hem kaptanlık pazubandıyla iki gol atanlar arasına girdi, hem Ukrayna' ya ilk turnuvasındaki ilk galibiyetini getirdi. Aslında bu "hem" leri çoğaltmak mümkündü maç ve Sheva için ama şunu dile getirmemiz lazım. Belki de ilkler gecelerinden birisi daha yaşandı ama büyük ihtimalle son turnuvasında oynayan Shevchenko Ukrayna ve tüm dünyaya bir kaç bir şey söyledi gol sevincinde kollarını açıp koşarken :
" Merak etmeyin burası bizim yerimiz.. Ben mi ? Daha yeni başlıyoruz millet "
The Polish Tragedy
Tarih:
10 Nisan 2010
Yer:
Smolensk Havaalanı yakınları, Rusya Federasyonu
Olay:
Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski ve eşi, Genelkurmay Başkanı Franciszek
Gagor ve Polonya Dışişleri Bakanı Yardımcısı dahil uçakta bulunan çoğunluğu üst
düzey devlet görevlilsi olan 97 kişi Varşova’dan Smolensk’e uçarken bulundukları
uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybetti.[1]
Kullanılan
Uçak: Rus yapımı Tupolev-154 tipi uçak.
Kaczynski
ve beraberindeki heyet, Sovyetler Birliği liderlerinden Josef Stalin
dönemindeki Rus ve Polonyalı kurbanlar için düzenlenen anma törenine katılmak
için Smolensk kenti yakınlarındaki Katin'e gideceklerdi.[2]
Polonya
halkı üzerinde büyük bir çöküntü yaratan bu olayın sorumluları; Polonya halkına
göre çeşitli komplo teorilerinde saklı. Onlar için en kuvvetli ihtimal Rusya
Federasyonu Federal Güvenlik Servisi’nin bu suikasti düzenlediği yönünde
bulunuyor.
Tarih:
12 Haziran 2012
Yer:
Ulusal Stadyum, Varşova
Maç:
Polonya-Rusya
Turnuvanın
politikayla en yakın ilişki içerisinde bulunan maçı Polonya ile Rusya arasında
oynanacak. Doğal olarak Rus taraftarlar deplasmanda olmanın verdiği
güvensizlikle bu maça daha sakin söylemlerle hazırlanıyorlar. Ancak Polonya
taraftarı açısından durum tam olarak böyle değil. Onlar için önemli olan iki
sene önceki uçak kazasının veya onların tabiriyle devlet başkanlarına
düzenlenen suikastin rövanşının sahada alınması. Özellikle erkek taraftarlar
maça ayrı bir şekilde hazırlanıyorlar. Kadınlar içinse durum biraz daha farklı.
Polonyalı kadın taraftarlar olaysız ve sadece futbolu ilgilendiren bir
karşılaşma olmasından yanalar.
Politik
tartışmaları bir kenara bırakırsak ilk maçlara baktığımızda Çekleri dörtleyen
Rusya turnuvaya en hızlı girişi yapan takım oldu ve rakiplerine yeterince gözdağı
verdi. Diğer taraftaysa Polonya için işlerin pek de iyi gittiğini söyleyemeyiz.
Yunanistan maçında alınan beraberliğin dışında; kaleci Szczesny’nin kırmızı
kart cezalısı olması ve uzun süre bir kişi eksik oynayan Yunanistan karşısında
galip gelememeleri açıkçası bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Gruptan
çıkmak için yeterli potansiyele ve taraftar desteğine sahipler. Ancak bu gece
Rusya karşısında neler yapacakları çok önemli. Zira diğer tarafta Yunanistan
eğer ki Çeklerden puan alır Polonya da yenilirse son maçta alınacak galibiyet
Polonya için yeterli olmayabilir. Belki de son şansları olan bu mücadelede
Polonya’nın biz futbol severlere açık bir oyun seyrettireceklerini düşünüyorum.
BEŞİKTAŞ'IN ÇOCUĞU MU?
-->
Bilenler bilir nam-ı diğer ‘’Deli İbrahim’’ Beşiktaş’ la yaptığı
sözleşmelerde hiçbir zaman para konuşmamıştır.
Geçen sene nisan ayı ortasındaydık. Beşiktaşlılar olarak
okulumuzda düzenleyeceğimiz söyleşi için İbrahim Üzülmez’le görüşmeye
başladık. Kendisiyle yaptığımız görüşmede geçen diyaloglar şu şekildeydi:
-Abi 5 Mayıs’ı kesin tarih olarak belirledik o zaman değil
mi?
-Tamamdır, siz afiştir, reklamdır asın 5’inde oradayım.
-Abi peki gelişini nasıl yapalım, uçak biletini biz
ayarlayalım buradan?
-Saçmalamayın lan biz öyle küçük adam mıyız? Siz öğrenci
adamlarsınız, ben atlar arabama gelirim kendim.
-Estağfurullah abi çok teşekkürler.
-5’inde görüşürüz kardeşim…
Heyecanla beklediğimiz 5 Mayıs gelir ve çatar. Beşiktaş’tan
büyük bir saygısızlıkla apar topar yollanan İbrahim Üzülmez ilk defa kamuoyu
önüne fakültemizde çıkar. Söyleşinin gerçekleştiği salona giderken koridorda
karşılaştığı fakülte dekanına; hayatının belki de en mutlu gününü yaşadığını, üniversite
öğrencilerinin karşısına çıkmanın çok gurur verici olduğunu ifade eder. Söyleşi
sırasında Beşiktaşlılığının rahmetli
abisinden kendisine emanet kaldığını anlatır bizlere dolu gözlerle…
Haziran ayı ortasındayız. Beşiktaş’ın çocuğu olduğunu iddia
eden Nihat Kahveci Beşiktaş kulübünün UEFA’dan olan alacaklarına haciz
koydurmuş, geciken ücretine faiz işletmiş. Beşiktaş bu kadar zor durumdayken
avukatlarının parasını istemiş…
Nihat Kahveci… Sana kimse emeğinin karşılığını alma demedi, Beşiktaş
kulübünde kimsenin parası da kalmadı, kalmaz. Bunu en başta senin bilip ona
göre hareket etmen gerekirdi.
Şimdi medyada; Beşiktaş’tan ayrılırken sözleşmesinde yazan 2
yıllık alacaklarından vazgeçtiğini söylüyor Nihat Kahveci, bunu maharet olarak
sunma çabası içerisinde. Haddim olmadan Beşiktaş taraftarı adına soruyorum Nihat
Kahveci’ye: Oynamadığın yılların parasını da mı isteyecektin sevgili Nihat?
Beşiktaş’ın çocuğu mu? Geçiniz efendim…
İbrahim Üzülmezler'in ailesidir Beşiktaş.
Bu ailenin Nihat Kahveci gibi bir evladı yoktur.
Not: 22 Ocak 2012’ de ‘VEFA’ SADECE BİR SEMT ADI DEĞİL EVLAT
başlıklı yazımda söylediğim bütün iyi niyetli sözler için çok pişmanım,
yanılmışım…
11 Haz 2012
Fabian Stratejisi
Fabian Stratejisi
Fransa ile İngiltere arasında on dördüncü
ve on beşinci yüzyıllarda yaşanan savaşlar günümüzde “Yüz Yıl Savaşları”
olarak anılıyor. İngiltere Fransa topraklarına girdiğinde “Breton
Şövalyesi” Bertrand du Guesclin, eski
Roma kumandanı Fabius Maximus tarafından
bulunan “Fabian Stratejisi”ni kullanarak savaşların gidişatını Fransa lehine
çevirmiştir. Kısaca, kendinden güçlü bir ordu karşısında geri çekilip onların
yapacakları her hatayı değerlendirmeye dayanan bu strateji savaşlarının kazanılmasında
önemli rol oynamıştır.
“Yüz Yıl Savaşları” kadar uzun
gibi gelen bu akşam ki 90 dakikada ise Fabian Stratejisini uygulayan taraf
değişti. İngiltere tarihinin en beklentisiz turnuvasına Fransa’dan bir puan alarak
başladı. Milner, Young, Walcott, Chamberlain, gibi kanat adamlarına rağmen, bir
türlü uygun forveti bulamayan İngiltere, orta saha kalitesinin düşük olmasının
da etkisiyle, oyunu geride kabul etti. Bu Terry-Lescott ikilisini geniş alanda
yakalanmayarak, rahat bir oyun çıkarmalarına neden oldu. Beklenen hataların
ilkinde Milner yanlış adım atınca Torres vari bir gol kaçırdı. İkinci hatada
ise Lescott tipik İngiliz gollerinden birini ağlara gönderdi. Ancak kadro ve
teknik adam yetersizliğinin yanına Hart’ın kapattığı köşeden yediği gol
eklenince skoru koruyamayarak bir puana razı oldular.
Manş Denizinin öteki tarafı ise
maçın gerçek aktörüydü. Yenilenmiş kadrosu ve şık formasıyla turnuvaya şaşalı bir
giriş yapmak isteyen Fransızlar beklediklerini bulamadılar. Maç boyunca tempoyu
yükseltemediler. Turnuvadaki güçlü takımların takıntısı haline gelmiş Barcelona’nın
“tiki-taka”sını oynama çabasının Fransızları da bozduğunu gördük. Ribery,
Benzema gibi dikine, tempolu oynayan adamlar sahada kayboldu. Görünüşte
İngiltere karşısında alınan bir puan iyi gözükse bile, aradaki kalite farkına
bakarak Fransa için maçın bir hayal kırıklığı olduğunu söyleyebiliriz.
Gerek turnuvanın ilk maçı olması
gerekse rakibin İngiltere olması tempo düşüklüğü için bir sebep olabilir. Ancak
Fransa’nın çok daha ciddi sorunları var. Lloris, Benzema ve Ribery abartıldıkları
kadar mükemmel futbolcular değiller. Her ne kadar ikinci yarı iyi oynasa da Diarra
gibi düz bir oyuncunun bu takımda oynaması garip. Defans dörtlüsünün kalitesi
eski Fransa savunmasını mumla aratır nitelikte, en iyisi Evra bile-günümüz
klişesi-arkası dönük adama faul yapabiliyor. Kanatlar iyi kullanılıyor ama
gelen ortaları değerlendirecek bir adam hala bulunamadı. Bütün bunlardan daha
önemlisi ise takımın hala bir lideri yok; Nasri oyuna ağırlığını koyamıyor;
Ribery’nin ise takımı yönetecek kapasitesi yok. Hala yeni Zidane’larını arıyorlar.
Üvey evlat
![]() |
| Fransa'nın simgesi horoz muydu? -Saklı'dan. |
Haneke'nin Saklı/Caché
filminde Fransız entelektüelin evine, tehdit olarak algılanan
video kasetleri gelir. Abiyle beraber biz de iz süreriz, "kim
bu yahu" tadında. Neyse, spoileri fazla abartmadan, Madjid
isimli birisidir onu çağıran, geçmişinden. İsminden de
anlaşılacağı gibi, Cezayir kökenli. Fransa'da bir Cezayirli ne
yaşar, nasıl harcanır, nasıl yabancılaştırılır tek bir
sahneyle gösterilir, kanımız donar, Haneke böyle anlatır.
Fransa'da Kuzey Afrikalı,
özellikle Cezayir kökenli olmanın oyunun kurallarına dahil olarak
yumuşatılabileceğini, o "hastalığın panzehiri" olarak
dayatılıp, entegrasyon kelimesine yedirilebildiğini futbolda
görmemiz fazlasıyla mümkün. Çok klasik, 1998 Dünya Kupası'nda
Zafer Anıtı'na yansıtılan "ulusal kahraman" Zidane
fotoğrafı. Avrupa Şampiyonası'nın 2012 modelinde Kuzey Afrikalı
sayabildiğim 4 futbolcu var, Rami, Nasri, Ben Arfa, Benzema...Son
birkaç turnuvadaki hayal kırıklıklarını bu sene telafi
edebileceklerse, kahraman olma şerefine de muhtemelen bu
oyunculardan biri nail olacak. Böylelikle Truffaut'nun "400
darbe"sinde Antoin'ın denize koştuğu final gibi, umutsuz
andan ütopik bir dünyaya doğru başka Cezayirli çocuklar koşmaya
başlayacak. Futbol olmazsa, müzik olur. Bir başka Madjid, Cezayir
sempatizanı, sevdiğimiz adam Manu Chao'nun yanında nasıl
döktürüyor, epeydir dinliyor ve izliyoruz.
Manş'ın öte tarafında
ise bu kaygılardan uzak, boğucu, bulutlu, şarka sunduğu vaatlere
futbolu pek eklemeyen İngiltere var. İngiliz muhipleri cemiyeti
olarak bu ülkenin ulusal düzeyde futbolunu sevemedik bir tek. Ne
bileyim sinemadan gidiyoruz, şu Ada sineması o kendine has havayı
öyle bir konseptte sunuyor ki, her seferinde "takım da öyle
olsa ya" diye hayıflanıyoruz. Mike Leigh istiyoruz, Guy
Ritchie temaşası istiyoruz, büyük oyunculu -lakin vasat-
Hollywood transfer borsasının en aktifi halinde ısıtılıp
ısıtılıp sunuluyor önümüze takım. Finali 400 darbeden esin
duran Naked gibi, bu kez topallayarak koşuyoruz caddede. Öyle
bitiriyoruz.
"Büyük
Britanya'yız biz" ayağına da ancak Olimpiyatlar'a, basketbola
farklı tarife uyguluyorlar, Premier Lig'in gelmiş geçmiş en iyi
sol kanadı Giggs Galler'deydi, şimdi Bale Galler'de, Fransa'dan
bahsederken söylediklerimizin aksine "bu sol kanatta niye
Downing var?", sinirleniyoruz.
Fena halde birbirine
benzeyen futbol ve hayat. İkisinde de pek tatmin gözükmeyen
seyirciler, oyuncular. Bu akşam 19.00'da Fransa-İngiltere. Birinde
Hadrian duvarları, diğerinde yırtan Galyalılar. Herkes Roma'ya
boyun eğecek sonunda, eğmezse orası dünya sayılmayacak. Okyanusa
koşabilenlere selam olsun.
![]() |
| Run Johnny, run! |
10 Haz 2012
+habla español?, -Sì, assolutamente *

Bunun yanıtı Del Bosque tarafından İtalya maçının
açıklanan on birinde verilmişti. İspanya milli takımı maça forvetsiz başladı. 4
savunma ve 6 orta saha oyuncusu sahada 4-3-3 şeklinde diziliş
gerçekleştiriyordu. Herkes İspanya’nın pas yüzdesini biliyordu ancak golü kim
atacaktı? Bu soru da maç içerisinde ne kadar haklı bir soru olduğunu gösterdi. Çünkü İspanya orta sahayı eline alıyor defanstan başlayarak pas trafiğiyle
kaleye kadar çok güzel geliyordu ama gol vuruşu çıkmıyordu. Fabregas’ın bir iki
pozisyonunu dışarıda tutarsak İspanya ilk yarı boyunca sadece çok iyi pas
yapmıştı o kadar. Çok pasın da gol demek olmadığını örneklerle görmüştük ki ilk
45 dakika da bize bunu teyit ettirdi.
İlk yarı sonu devre arasında benim de aklıma Del Bosque kaş yapayım derken göz çıkarıyor sanki gibi düşünceler geliyordu, forvetsiz İspanya acaba korkuyor muydu? Ancak Del Bosque bir şeyler biliyordur diye geçirdim hep içimden. Sonuçta Beşiktaş(ki gelmeden önce Real Madrid'e en parlak zamanlarını yaşatmış Galacticos'u yönetebilmeyi başarmıştı) olarak değerini bilemedik fakat O'nun teknik zekasına diyecek yoktu ama yine de ilk yarı boyunca Torres’in ölüsü iş yapar diye sayıkladım durdum! Fabregas bu
düşünceme bir dur diyecekti. Ancak Fabregas'ın golüne gelmeden önce İtalya’nın
hiç beklemediğim oyun anlayışına değinmek istiyorum. İtalya milli takımının
defansta olması hiçkimse için sürpriz değildi ancak inanın bu kadar güzel
kontra atak yapabileceğini hiç düşünmemiştim özellikle veteran Pirlo’nun akıl dolu
paslarıyla başlattığı ataklar gerçekten mükemmeldi zaten asisti de yaparak
adeta kendisi ile sözleşme yenilemeyen Milan'a İtalya ligi Serie A şampiyonluğu sonrası
bir kez daha mesaj veriyordu.(tabi kendisine "yaşlısın" diyenlere de).
Bir de Balotelli vardı
sahada, İspanya’ya olan gönül bağıma rağmen yaptığı her harekette kırmızı
görebilir diye korku ile izledim onu, Prandelli de korkmuş olacak ki sarı kartı
da varken oyundan alıp Udineseli Di Natale’yi oyuna sürdü.
Di Natale’nin golünden
sonra paslarına devam eden İspanya en azından pas disiplininden kopmuyordu,
bunun ödülülünü de David Silva’nın asisti sonrası Fabregas’ın golüyle aldı.
Torres oyuna girdikten
sonra da forvetle oynamanın farkı ortaya çıktı girdiği pozisyonlar akıllıca davranışları Buffon'u geçmeye yetmese de İspanya'nın forvetle bir başka güzel olabileceğini gösterdi. Skoru değiştiremedi belki ama diğer maçlar için sinyali verdi diye düşünüyorum.
Maç 1-1 bitti İspanya yine kazanamadı, seri 7 maça çıktı; ancak Del Bosque veya Prandelli üzüldü mü? Sanmam. Kesinlikle sevinen iki adam tanıyorum : Giovanni Trapattoni ve (adı bir dönem Beşiktaş'la da anılan) Slaven Bilic...
(** +İspanyolca Biliyor musun? -Evet, Kesinlikle.)
Etiketler:
Andrea Pirlo,
Cesare Prandelli,
Cesc Fabregas,
EURO 2012,
Fernando Torres,
Gianluigi Buffon,
Giovanni Trapattoni,
Iker Casillas,
Mario Balotelli,
Slaven Bilic,
Tarık CİNKARA,
Vicente Del Bosque
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























