13 Nis 2012

Bir Profesyonelin Amatör Şampiyonluğu: Ayancık Spor

Gazeteleri ve blogları profesyonel futbol şampiyonları süslemeden önce bir Amatör şampiyonu yazı konusu yapmaya karar verdim.
Ayancık Sinop’a bağlı merkez nüfusu yaklaşık 13000 olan çok şirin bir ilçe; 1931 yılında kurulan Ayancık Spor adında güzide bir futbol kulübü var. Şu an bir futbol kulübü olsa da kurulduğu yıllardaki branşlaşma kalitesi ayrı bir inceleme konusu olacak kadar değerli.
- İnebolu'ya maça giden kadın-erkek voleybol takımları birlikte.


1937-1940 yılları arasında Ayancık Spor’un antrenörlüğünü yapan Mehmetçik adlı fabrika işçisi o dönem Selim Sırrı Tarcan ile federasyon başkanlığı için yarışa girmiş fakat başarılı olamamış. Ama Ayancık Spor’un potansiyelini anlamak açısından önemli bir nokta olduğu kanısındayım. Yine Mehmetçik antrenörlüğü döneminde girişilen altyapı faaliyetleri ilçede ne denli ciddi bir yapılanmaya gidildiğinin göstergesi.
O yılların futbol takımı fotoğraflarına bakıldığında -futbolcuların arka tarafında- ilçedeki Zingal Kereste Fabrikası'nda yaptırılan kale filesi denemeleri göze çarpıyor. İlk kale filesinin Dünya Kupalarında aynı tarihlerde kullanıldığını hesaba katarsak Ayancık Spor’un daha o senelerde muasır medeniyet seviyesine ulaştığını söyleyebiliriz.

Ayancık Spor süper ligde köklü diye bahsedilen birçok kulüpten daha erken kurulmasına rağmen A Takım düzeyinde tarihindeki en büyük başarısını bu sene Bölge Amatör Ligi’ne çıkarak kazanmış. İlçede öğretmen olarak görev yapan ağabeyimin tavsiyesiyle daha önce tanışmış olduğum Mehmet Macit Yılmaz hocamla Ayancık Spor’un dününü, bugününü, yarınını konuşma fırsatı buldum.

Soru: Hocam Ayancık Spor’un kuruluşundan ve ilçenin sporla tanışmasından kısaca bahsedebilir misiniz?
- Ayancıkspor kurulmadan önce ilçede Zingal adında bir kereste fabrikası kuruluyor. Fabrika işçileri kendi aralarında birçok spor dalında müsabaka yaparken sporun ruhundaki rekabet arzusu ile kendilerine rakip olmaları için yöre halkına da oynadıkları oyunları öğretmeye başlamışlar. Genelde Türkiye’nin çeşitli yerlerine mektepler vasıtasıyla giren spor, ilçemize bir fabrika sayesinde gelmiş. 1980 yılına kadar Ayancık Gençlikspor adıyla faaliyet gösteren kulübün ismi 12 Eylül Darbesi’nden sonra ‘ isminde gençlik kelimesi bulundurması’ nedeniyle Ayancıkspor olarak değiştirildi ve günümüze kadar geldi.
Soru: Bu seneki şampiyonluğa uzanan süreçten bahsedebilir misiniz?
- Statüye göre Bölge Amatör Lig’de mücadele eden Sinop takımı ile Sinop Süper Amatör Grubu’nu birinci bitiren takım eşleşiyor ve galip takım BAL’de yer alıyordu. Ancak bu sene başında BAL’de yer alan Boyabat Çeltikspor ligden çekilince Sinop Grubu’nu birinci bitirecek olan takımın direkt olarak BAL’de yer alması durumu ortaya çıktı. Bunun üzerine Ayancık Spor ciddi bir yatırım ile bu sene grubunda büyük farkla birinci olmayı başardı. İkinci olan takım da bir diğer Ayancık kulübü Ayancık Belediyespor idi.
-Ayancık Spor ve Ayancık Belediyespor futbolcuları bir arada


Soru: Ayancıkspor’da altyapı ne durumda?
- Altyapı hocası bu sezon Ayancık Belediyespor'a geçince ve gündem BAL'de yer almak olunca bu sene altyapıya pek önem verilmedi. Ama genel olarak iyi bir altyapısı var Ayancık Spor'un; Galatasaray'da yıllarca top koşturan Hakan Ünsal Ayancık'tan yetişmiş bir futbolcudur. Yine üst seviyede futbol oynayan Ramazan Aksoy(Hacettepespor), Serdar(Gaziantep Belediyespor), Mehmet Gürkan Öztürk(İstanbulspor,Darıca Gençlerbirliği) ilk aklıma gelenler. 2004 yılında genç takımlar bazında Almanya'da yapılan bir turnuvayı turnuva tarihinde bir ilki gerçekleştirerek gol yemeden birinci bitirdik.
Soru: Ayancık Spor bu seneki şampiyonluğun üzerine haliyle yenilerini ekleyerek yükselmek isteyecektir. Nasıl bir yol izlenmelidir?
- En önemli etken bütçe. Ayancık küçük bir ilçe, buna rağmen iyi bir altyapıya ve yoğun bir spor ilgisine sahip. Bunun üzerine iyi bütçe ve akıllı yönetim politikaları gelirse bu yükseliş gerçekleşebilir. Mevcut bütçe tabiî ki yeterli değil. Bu konuda da Ayancık dışındaki Ayancıklı sporsever iş adamlarının desteği çok önemli; eğer bu koordinasyon sağlanırsa çok daha güzel günler yakındadır.
Ayancık, futbol takımını bağrına basmış ve iyice havaya girmiş durumda. Tabii ki BAL’de işleri zor. Başkan Taylan Övet ile yaptığımız görüşmede kendisi ‘ Bu başarı daha başlangıç, Ayancık Spor’umuzu hep daha ileriye taşımak için var gücümüzle çalışacağız; taraftarlarımıza yeni şampiyonluklar hediye etmek istiyoruz’ şeklinde konuştu.

Ayancık Spor, spor tarihi ve kültürü bakımından bu yazıya sığdıramadığım birçok zenginliğe sahip; bu kısacık incelememde vardığım kanı Ayancık ilçesinin Türkiye’nin kenarda köşede kalmış en önemli spor değerlerinden biri olduğudur. Bir ilçe takımı olarak yeni yükseldikleri ligde ne kadar kalıcı olacakları ve yeni başarılar için bu başarının üzerine nelerin konulacağı bilinmez; ama sahip oldukları spor kültürü ve sporculuk ruhu ile hak ettikleri yeri er ya da geç alacaklarına eminim. Başkanın da dediği gibi bunun bir başlangıç olmasını Ayancık Spor’un isminden daha sıkça söz ettirmesini diliyorum.


Ayancık Spor soyunma odasında şampiyonluk sevinci

5 Nis 2012

Ankara'da bir garip cumartesi





Sıradan bir cumartesi sabahı bekliyor sizi…
Ankara’daki çoğu insan için baharın tadını çıkarmak amacıyla yaşanacak bir cumartesi öğleden sonrası var önümüzde. Seğmenler’den Kuğulu’ya, Botanik’ten Göksu’ya parklar dolup taşacak neşeli çocuk sesleriyle. Bir tarafta kuşların cıvıltıları, köpeklerin etraftakilerle cilveleşmeleri; bir tarafta suyun içinde yüzen kuğuların ördeklerin canlılığı…
Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Zordur vedalar; hem de çok!
102 yıllık çınar artık çürüdü, pes etti, ben yokum dedi; geride bıraktıklarına rağmen. İnce ince oydular çınarın gövdesini üzerinde kalıcı leke bırakmak için; birer birer kırdılar dallarını satıp paraya çevirmek için; ve sonunda dayadılar köküne kibrit suyunu bir an önce alev alması için. Engel olamadık bu kıyıma, karşı duramadık! Sırada küllerini temizleyip son görevini yerine getirmek var boynumuzun borcu olan. Aslında böyle kapanmaz bu borç da neyse işte…
7 Nisan 2012 Cumartesi gününden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; ta ki arsanın üzerindeki haydutları kovana kadar. Hepimizde yeterince tohum var çınarı tekrardan diriltecek. Fakat arsa boş değil ki sürekli sömürülüyor haydutlar tarafından…
Çivisi çıkmış zaten ormanın, tıpkı diğerleri gibi o da tarih oluyor, olacak.
Ankaragücü de tıpkı bu çınar gibi Süper Lig’deki son maçına çıkıyor ve bizler O’nu -en kısa zaman içerisinde hak ettiği yere dönene kadar- son yolculuğuna uğurlayacağız. Yıllardır beklenen sonun gelişi haftalar öncesinde kesinleşmişti zaten. Bu sefer de acı gerçeklerle yüzleşmek için son maçımıza çıkacağız.
Ucu bucağı belli olmayan bir yol var ufukta…
Her şeyin ilacı olan zaman bazen çok hızlı akarken, bazen de ağır ağır akmaktan kendini alamıyor. Bu sezon da Ankaragücü taraftarı için zaman çok hızlı aktı ve geldik sona. Neredeyse on yıldır amaçsız bir Ankaragücü vardı futbol camiasında. Hem de doksanlardaki İstanbul hegemonyası 19 Mayıs tribünlerinden kırılmış ve deplasman seyircisi % 5’e mahkum edilmişken.
Bir garip sevdaydı bizimkisi; tepkisini hep geç koyan, erken koyduğunda susturulan. Bir garip sevdaydı bizimkisi; kimisi ranta gönül verirken, kimisi takımını cebinden değil gönülden seven. Bir garip sevdaydı bizimkisi; kardeşi dışarda kalınca karaborsa biletini, tribününü İstanbullu züppelere peşkeş çeken. Çok garip sevdaydı bizimkisi; reisten, başkandan, liderden geçilmeyen bir tribün kültürüne rağmen kendisine kardeşler belleyen. Çok garip sevdaydı bizimkisi; birileri rantı kesilince tribünden kaçarken, birileri kümede kalamasa bile takımını, tribününü boş bırakmayan.
Bu kadar çelişki fazlaydı bize ve olan da oldu zaten. Ama terk etmediler sevdalarını, terk edenlerin arkasından bakarak, hayıflanarak, sayarak, söverek!
Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Yıllarca futbol takımı yolgeçen hanına dönmüş Ankaragücü’nün transfer yasağı alması çok manidardı. Yapılan bunca transfere rağmen başarısız olan bir takıma bu yasak müstehaktı adeta. Yine de böyle gitmeyi hak etmedik. Son on yılda Ankaragücü’nün formasını terleten çok az isim yüreklerde yer etti. Ancak bu sezon özellikle devre arasından sonra formayı ve armayı bütün zorluklara rağmen onuruyla şerefiyle taşıyan kardeşlerim hariç. Onların hepsi birer kahraman bizim gözümüzde; her ne kadar sportif anlamda başarısız olsalar da.
Yeri geldi formalarını kaloriferde ısıttılar; yeri geldi yolda kalan takım otobüsünü iteklediler; yeri geldi özel eşyalarına haciz konuldu; yeri geldi taraftarın getirdiği erzaklarla karınlarını doyurdular. Çok normaldi; son haftaya girilirken gergin geçen antrenmanlar, hocayla futbolcuların tartışması, söz dalaşına girmesi. Ama bir alkışı hak ettiler…

Sıra dışı bir cumartesi sabahı bekliyor bizi…
Çalacak son düdükle bugüne kadar bu zor şartlar içerisinde Ankaragücü’nün adını lekelemeyen, lekelenmesine izin vermeyen futbolcularımıza, teknik heyetimize gönlümüzün en derininden gelen sevgi ve minnettarlık duygularıyla bezenmiş alkışlarımızı esirgemeyeceğiz. Ellerimizde çiçeklerle uğurlayacağız sevdamızı bir alt kümeye. Avuçlarımız patlayacak alkışlamaktan, kulaklarımız sağır olacak. Doymayasıya ağlayacağız 102 yıllık çınarın arkasından ve bir elvedayı çok görmeyeceğiz her şeyimizi bir kenara bırakıp.

2 Nis 2012

Çocukluğumun Beşiktaşı'nı geri verin bana!

-->
Karşılıksız bir aşktı bizimkisi. İlk yaş günü kutlamamın resimlerinde gördüm annemin yaptığı Beşiktaş pastasını. Sonra babamın omzunda, evin içinde karakartal yazan bayrakla ''Fenerbahçe lastik… lastik...''diye bağırarak Beşiktaş tribünlerine ilk adımımı attım. Bakmayın şimdi babam maçtan maçtan ‘siyah-beyaz’ın peşinde koşmama hayıflanır gibi görünür ama o içinde bir yerlerde büyük bir gurur duyar. Dışarıya karşı demokrat havaları estirir kendisi: Başka takım tutuyor olsan evde güzel bir rekabet ortamı olurdu şeklinde anlamlandıramadığım cümleler kurar; ama bilirim ki içten içe yüzyılın kanserini kendi elleriyle oğluna aşılamanın derin mutluluğunu yaşar.
Babamın götürdüğü ilk maçtı. Ankara 19 Mayıs Stadı’nın yenilenmemiş, üstü açık zamanları. Maraton tribünündeyiz, ben yine babamın omzunda tabi. Babam 4-5 yaşlarıma kadar maça götürmemiş beni çişi gelir sıkışırsa tutamaz falan ben orda götüremem demiş anneme. Götüremez tabi, ya o sırada Metin tavana asar da babam o golü göremezse bunun hesabını kim verecek değil mi ama? Neyse çocukluğuma dair hafızamda tutabildiğim ender olaylardan biridir; maç öncesi kartallar sahada ısınıyor büyüğünden tut küçüğüne bütün Ali'ler orada. Benden 3 yaş büyük kuzenlerim da yanımda bağırıyoruz avazımız çıktığı kadar ''Metin abiiiiii!.. ''90'lı yıllarda genç kızların sevgilisi Metin Tekin saçlarını sallayarak yaklaşıyor tribünlere sever adım, el sallayıp öpücük atıyor bize. Hala tebessüm ederim hatırladıkça ve kızarım aklıma, 11 yıl sonra yabancı bir futbolcunun imza törenine giden ayaklarımı uyarmadığı için. Ama İstiklal'de AVM açılışına Beşiktaş forması giyip gitmeyecek kadar değerlerimi hala kaybetmediğim için de ara sıra kendimi teselli ederim.


Ben çocukken maça gideceğim sabah 7'de annemin geceden yıkadığı ilk formamın yanına koşardım, eski model doğalgaz sobamızın önüne. O zaman endüstriyel futbol ve onun uşakları sevdamızı bu kadar o kanlı dişleri arasına almamıştı. Tamam Beko bir dünya markasıydı belki ama öyle yakışıyordu ki Beşiktaşımın formasına mazur görülebiliyordu. Yıl 2012'ye gelindiğinde 109 yıllık çınarın basketbol takımı Beşiktaş arması olmadan Milangaz yazısıyla sahaya çıkınca metafizik öğelerle bağlantı kurmayı çok istedim, haber vermelerini diledim bana: ''Şeref Bey iyi, Baba Hakkı'nın keyfi yerinde, yine formunda; şakalaşıyor, gülüşüyor. Olanlardan kimsenin haberi yok, Baba Hakkı geçen kabirde yine hakemle olay çıkardı, Beşiktaş'ın haklarını yedirmem kimseye diye söve söve mevkisine geri döndü'' cümlelerini duymayı çok istedim. Değerler tek tek kayboluyordu, baksanıza Dolmabahçe bile hırsından denize atlamak ister olmuş, dayanamıyor garibim bu manevi tahribata. Basın da ''kültür mantarı'' Dolmabahçe'nin ağzından: 'Çok tepiniyorlar rahatsız oluyorum' demiş. Yalanlama beklemez bile Şeref'in çocukları; bilirler çünkü kadim dostları Dolmabahçe vefasızlık yapmaz onlara. Çok şey söylemek geliyor içimden ama dua et ki adın Ertuğrul. Bir daha ki yazımda bu konuya da geleceğim...
Ben çocukken Optik Başkan diye bir adam varmış. Öğretmen olup Beşiktaşının hasretine dayanamayınca çıkmış geri dönmüş semtine. Semtte tek başına Beşiktaşlıların arasında kalmış Fenerbahçe formalı bir kardeşimizi tek bir lafıyla gençlerin elinden alıp, cebinde parası olmadığını görünce çorba parası koyup da gönderen bir siyah-beyaz sevdalısıymış Mehmet Işıklar. Sonra büyüdü, bu ''güzel adamı'' tanıma şansı bulamadan onu da Vedat Okyarlar’ın tribüne yolladık artık istirahat vakti gelmişti ne de olsa. Gözlerimizi bir açtık ki o çok inandığımız tribünlerde de hiçbir şey eskisi gibi olmamaya başlamış. ''Beşiktaş'tan menfaat bekleyen, anasının... beklesin!'' diyen Optik gibi düşünenler uzaklaştırılmışlar birer birer. Rant almış yürümüş Türkiye'nin farklı yerlerinde. Tribünde omuz omuza verdiğin insanlar aynı bilet sırasında seni ite kaka bilet alıp aldığı bileti 2-3 katına ertesi gün stadyum önünde satar olmuşlar, tabi bunu yaparken üstlerinden Şeref'in formasını çıkarmayı unutmuşlar.
Ben çocukken yıllarca Gümüşsuyu’ndan görünen Boğaz manzarasının hayalini yaşadım, Beşiktaş İnönü Stadyumu yazısını canlı görmeyi düşledim. Bir baktım ki yollarını aşındırır oldum; sonra bir gün ne göreyim bizim lügatımızda Şeref Bey Stadı, Fi Yapı İnönü Stadı olmuş. “Aman!” dedim Şeref Dede duymasın buna kalbi yetmez. Bilmem kaç yıl anlaşma yapılmışmış büyük bir sponsor geliri elde edecekmiş Beşiktaş. Dünya kulübü olmanın yolu sponsorların artırılmasından geçermiş... Bataklık Beşiktaş'ı iyice içine çekerken zaten bir Beşiktaşlının hayatında nadir görülen beyaz, yüzünü iyiden iyiye unutturmuş. Yine de düşmemiş dillerden siyahın zindan olsun beyaz aydınlık herkese nasip olmaz Beşiktaşlılık besteleri. Beleştepe'de uğruna harcanan ömürler göz önündeyken taraftarını stada çağırmak yerine decoder alınması için çağrıda bulunmuş sayın Y.D. Tanıyanlar için şaşırtıcı bir durum olamamış tabi ki. Tanıdığı halde etek altında rant kovalamacası yapanlar da kirli oyunları içinde boğulacağı günün yakın olduğunu hissetmişler yavaştan.
Ben çocukken hiç hayal etmediğim bir olay yaşadım: ''Fi Yapı İnönü Stadı'' önünde. Şubat ayı başında kadın ve çocukların desteğinde oynanan Mersin İdman Yurdu maçında Beleştepe'de takımıma destek oluyorum. Fenerbahçemiz varmış bizim, sayın başkandan öğrendik nasıl geçmiş habersiz o güzel yıllarımız yazık. Çok şükür ki Süleyman Seba hala hayatta, yanımızda bu sözü duyduktan sonra. Velhasıl devre arasında protokol tribünü önüne inip padişahımızı protesto ettik. Vay ki vay halimize istenmeyen olaylar yaşandı, saray muhafızları üzerimize saldırdı.
Olsun... Mecnun olmak çölde yürümek değil midir ki zaten renkdaşlarım? Biz değil miyiz gelecekse tüm acılar biz hazırız senden gelsin diyen?
Karanlık kuruldu geceye, bir ümit var yine içimde... Ruhlar yorgun yollar habersiz, söz tükenmiş beste habersiz... Deplasmandayız olmaz sensiz... Bırakmam Beşiktaş'ım seni...
Çocukluğumun Beşiktaş'ını geri verin bana!..
''Benim hala umudum var...''

Karanlık kuruldu geceye...

27 Mar 2012

Mavilerin umudu: Roberto Di Matteo

Şu günlerde Londra'da bir efsanenin tekrardan doğuşuna şahit oluyoruz. Kuşkusuz ki bu yeniden doğuşun bir numaralı aktörü Roberto Di Matteo ve bahsettiğim efsane de tabi ki Chelsea takımı. Andre Villas-Boas'ı büyük umutlarla Chelsea'nin başına getiren Roman Abramoviç çok geçmeden takımın patronunu değiştirme kararı aldı. Villas-Boas döneminden geriye kalan en olumlu gelişme ise Di Matteo'nun takıma İngizlerin değimiyle "asistan menajer" olarak geri dönmesi oldu. Şampiyonlar Ligi'nde Napoli'yi 3-1'in rövanşında 4-1 ile eleme başarısını gösteren Di Matteo'nun takımı, şimdi de Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Estadio da Luz'da Benfica'yı 1-0'la yenmeyi başardı. Rövanş için büyük avantaj yakalayan Chelsea'nin Premier
League'de tükenen ümitlerini Şampiyonlar Ligi'nde yeşerten Di Matteo için ilerisi aydınlık duruyor.

1996-2002 yılları arasında Chelsea'de top koşturan Di Matteo ne camiaya yabancı ne de hocalığa. Bakmayın siz onun "asistan menajer" olduğuna. 2008-2009'da Milton Keynes Dons, 2009-2011'de West Bromwich Albion'u çalıştıran İtalyan; sezon başında namağlup gelen Villas-Boas'ın yerine geçmeyi belki de hayal bile etmiyordu. Ancak şu an gözüken durum bir aksilik olmadığı takdirde Londra'nın Mavileri Portekiz temsilcisi Benfica'yı Stamford Bridge'de geçip adını yarı finale yazdıracak. Bu da Di Matteo'nun kendisini ispatlaması için eline geçen en büyük şans olacak. Çünkü yarı finalde Chelsea'yi bekleyen rakip ya AC Milan olacak ya da Barcelona. Çekilen Şampiyonlar Ligi kuralarına göre çoğu futbol sever için finalin adı Real Madrid-Barcelona gibi gözükse de son yıllarda Monaco'nun, Porto'nun ve Deportivo La Coruna'nın final oynadığını da göz ardı etmemek gerekiyor.


Önümüzdeki günlerde Chelsea'ye ilk Şampiyonlar Ligi kupasını getiren hoca Di Matteo olacak mı olmayacak mı hep birlikte göreceğiz. Ancak olur da böyle bir başarı sağlanırsa Roman Abramoviç'in belki de en büyük hayali gerçekleşmiş olacak ve Di Matteo ve oyuncuları da Mavilerin tarihine isimlerini altın harflerle yazdıracak.
Bekleyelim görelim...

We'll Score When We Grow Old

Üstünidman'ın golsüz geçen günleri için, Katalonya'dan CF Margatania'nın U7 takımının hikayesi:


L'equip Petit (Minik Takım):



l'equip petit (festival's version) from el cangrejo on Vimeo.

12 Mar 2012

Siyasetin Futbola İlk Müdahalesi: Kara Çoraplar(Black Stockings)


Bugün, halen futbol gündeminin maalesef ki ilk sırasında yer alan şike davası tartışmalarına zaman zaman milletvekilleri ya da siyasetin önde gelen isimleri, verdikleri demeçler ile dolaylı; ya da çıkardıkları yasalarla doğrudan dahil olarak, taraf olmadıkları kulüp ve taraftarları tarafından büyük tepkiler çekmektedir. Futbolun Türk insanları üzerindeki etkisi nedeniyle bu durum siyasette de tercih değişikliklerine neden olabilmektedir. Futbolun bu gücünü bilen siyasi erklerin bunu kullanışı ilk değildir, süreç boyunca birçok kez birçok ülkede buna şahit olmuşuzdur ve bugün özellikle FIFA bunun önüne geçmek için büyük yaptırımlar ve cezalarla ülkelerin futbol federasyonlarını politikanın müdahalesinden uzak tutmak istemektedir.

Konuyu geçmişe doğru incelediğimiz zaman Türk futbolu için bunun ilk örneğini Black Stockings yani bizim daha çok bildiğimiz adıyla 'Kara Çoraplar'ın başına gelen örnek ile görebiliriz. Abdülhamit devrinin 'istibdat' politikası nedeniyle halkı isyana sevk edebilecek birçok şey yasaklanmış ve spor da bu yasaklardan nasibini almıştır. Ve 19. yüzyılın son çeyreğinde keşfedilmesiyle birlikte popülaritesi iyice artan futbolun etkisi Osmanlı topraklarına ulaşmış ve 1875 yılında kurulan FC Smyrana kulubü, bugünün Türkiye sınırları üzerinde kurulan ilk kulüp olma özelliğini göstermiştir. Dönemin İstanbul ve İzmir kulüpleri zaman zaman maç yapmak için bir araya gelmektedirler. Fakat getirilen yasaklardan dolayı futbol oynayan isimler yalnızca İngiliz, Yunan, Ermeni veya Yahudi azınlıklardı.

Başlığa adını veren ve yazının öznesi olan Black Stockings kulübü, 1899 yılında Kadıköy'de, ilk Türk futbolcusu olarak bilinen Fuad Hüsnü Bey(resimdeki şahsiyet) ve arkadaşı Reşat Danyal Bey tarafından kurulmuştur. Kulübün adının İngiliz ismi taşıması da tahmin edileceği üzere devrin yasaklarından kaçmak içindir. Tamamı Türklerden oluşan bu ilk takımın futbol macerası çok fazla uzun sürmeyecektir; zira zar zor toplanabildikleri birkaç antrenmanın sonrasında 1901 Ekimi'nde Papazın Çayırı'nda ilk maçlarına, Rum takımı karşısında çıkmışlardır. Takım maçı 4-1 kaybetmiştir ama asıl önemli olan maçın bitimiyle sahayı basan hafiyelerin, kuruculardan Reşat Danyal Bey'i ve o sırada kaçmayı başarsa da daha sonra ele geçirilecek olan Fuad Hüsnü Kayacan'ı yakalamalarıdır. Daha sonra bu isimler “karşılıklı kaleler kurup, Rumlarla aynı elbiseleri labis oldukları halde, top endahtı ile talim icra etmek” suçundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

Bu konu içinde kurulmuş olan bu takımın, 3 büyüklerin hangisinin atası olduğunun tartışması içine girmeyeceğim; söylemek istediğim siyasetin spora müdahalesinin zaman ve yer fark etmeksizin sorunlara yol açtığıdır; bugün o kulüp kapatılmasa Türk futbolunda belki çok şey değişik olacak, bu ileri görüşlü insanların yolunu açtığı Türk futbolu bugün çok daha büyük yerlere gelecek ve hepimiz bugün sevdiğimiz kulüpleri değişik isimlerle de olsa gerçekten büyük başarılar elde etmiş şekilde desteklemiş bulunacaktık. Fakat yapılan müdahale sonucu bunların hepsine 'belki' diyoruz; dileğim bundan sonra yaşanacak olayların futbolun kendi içinde, bağımsız şekilde çözülmesi ve bundan yıllar sonra tekrar bunu düşündüğümüzde 'belki' dememek.

11 Mar 2012

"Yan taraftarlık" müessesesi ve Mekan


Bu ülkede taraftarlık kurumunun İstanbul takımlarının tekelinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Zira Inception filmindeki gibi sanki birileri beynimize Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe isminden birinin tohumunu atmış, bu fikir biz yaşlandıkça büyümüş. Tabi filmde rüyalar vasıtasıyla fikir yerleştirme işinin küçük bir grup tarafından yapılıyor olması büyük fark, çünkü beynimiz bu kadar küçük bir bombardımana maruz kalmama şanssızlığına erişiyor. Hem de rüyada değil, gerçekte... Çevrenin bilinci belirlemedeki ustalığı devreye giriyor ve medya, ilgili kulüplerin 100 yılı geçen faaliyetleri, iktidarda gözükenin yanında durma hissiyatı ve bunlardan kendileri de etkilenmiş olan aile süzgeçlerinden damıtılarak, Konya'da, Elazığ'da, Aydın'da doğmamız fark etmiyor, "gerçek taraftar" kisvesinde üç büyüklerden birini bağrımıza basıyoruz. Bizim kuşak için Galatasaray'ın Uefa Kupası'nı kazanmasının yarattığı yeni taraftarları eklersek, süzgece "başarı" kriterini de eklemenin önemi anlaşılır oluyor. Bu kadar uzun tutulan bir girişten sonra, dünyadan birçok kulübü takip etmekten zevk alan benim de bahsettiğim sorunu yaşadığımı belirtmek isterim.
Aidiyetin nereden kaynaklandığı ile ilgili açıklamamdan sonra bir de, bu kaynağın mekansal boyutta bir özdeşleştirmeyle ilgisinin ne olduğu tartışması ortaya çıkıyor. (Aslında ideolojik süreçler de var ama o başka yazıyı hak ediyor.) Başından beri genellemelerin ışığında gittiğimizi belirtelim; semt, ilçe, şehir bazında sahipleniciliğin bir çıktısı olarak insanların bu üç büyüklere monteledikleri "yan taraftarlık" kurumundan söz edebilmek mümkün. Örneğin Selanik muhaciri bir aileden geliyor olmam sebebiyle Paok'tan başlayıp (ailemin Samsun'lu olması sebebiyle Samsunspor, Kadıköy'de doğmam sebebiyle Fenerbahçe, ailemin 20 yıldır İzmir'de yaşıyor olması dolayısıyla Karşıyaka hatta Şemiklerspor, gittiğim liseye icaben Altay) 6 yıllık öğrencilik hayatımın geçtiği Ankara için Gençlerbirliği'nde tamamlanan mekana bağlı bir taraftarlık skalası benim hayatım için oluşturulmuş oluyor. Elbette bu mekansal özdeşleştirme yoluyla kurulabilecek ilişkilerden seçim de benim irademe kalıyor. Aslında bunu zorunlulukmuşçasına algılamak iradesizlik olarak gözükmüyor değil. Fakat samimi olalım, futbolu sevdiğimiz için bu toleransı çoğumuz vermiyor muyuz? En azından vermeyenin bu yazıyı okuyor olmasının imkanı yok.
Kendi örneğimden devam edersek, ben kimilerinin kesinlikle kabul etmiyor göründüğü bu "yan taraftarlık" meselesinde seçimimi Karşıyaka SK'dan yana yapmış gözüküyorum. Karşıyaka tribünlerinde beni görmeniz zor, hayatım boyunca gittiğim Karşıyaka maçı sayısı bir elin parmaklarını geçmeyi ancak zorlar. Fakat diyorum ya, aynı zamanda yaşamımın en büyük bölümünün İzmir'in Karşıyaka ilçesinde geçmiş olması bir tesadüf değil. Mekana dayalı bir aidiyetin ülkede ve dünyada milliyetçiliğe önemli bir referans olmasının sebebi gibi. Yerel ölçeği, sosyal olan ile mekansal olanın etkileşimi ve bu etkileşimin belli bir coğrafi ölçekte ürettiği sosyal ilişkiler kombinasyonu olarak tanımlayan duruş ile paralel gözüküyor bu durum. Sınıf arkadaşlarım, semtim, ilçem ile beraber oluşturduğum sosyal dünyayla tek ilişkisi aynı ilçede (mekan) yerleşiklik olan o kulübü desteklemem için bu, bir başlangıç noktası haline geliveriyor. Yani renklerine filan aşık değilim kulübün, zaten Müslümanlık-Türklüğü simgelediği gibi bir anlam yüklenmişse buna gerek de yok.
Karşıyaka'nın son durumunu yazmak için klavye başına geçtim, nerelere geldim? Malum, bu sene kulübümüzün 100. yılı...Maçlarına gidemediğimiz vakit oturup televizyonun başına takım nasıl oynuyor diye gözlem yapıyoruz. Çok şükür Göztepe maçını stadyumda izleyebildim. Sonra 5 maçlık bir yenilmeme serisi (4 galibiyet 1 beraberlik) tutturmuşken takım tekrar düşüşe geçti ve gitgide azalan play-off oynama ümitlerini son 9 maça bıraktı. Özgürcan Özcan gibi zamanında Türkiye futbolunun büyük umutlar beslediği (Hakan Şükür veliahtı ilan etmişti) bir kazma forvete katlanmamızın tek sebebi yine aidiyet. Aynı aidiyet dolayısıyla, semtim Şemikler'in çocuğu Şaban Genişyürek ile gururlanıyoruz.
Bir sonraki yazıda, taraftarlık oluşumunda ideolojinin yerini ayrıntılandırmak sözüyle...

8 Mar 2012

Tuz Koktu


Atletico Madrid-Beşiktaş maçı için genel kanaat Beşiktaş'ın fark yiyeceği idi; her iki takımdaki eksiklikler ve ilk 11'e oyuncu seçiminin bu kanaati ne kadar etkileyebileceği tartışmaya açıktı. Zira Atletico Madrid'in kesinlikle hafife alınmayacak bir hücum gücü olduğu malumdu, Beşiktaş'ın ise defansif zaafları...Nitekim öyle de oldu, maçın ilk dakikalarından itibaren karamsarlığımız elle tutulur hale geldi, ilk yarıda 3 golü kalemizde gördük.
Bir zamanlar Carlos Carvalhal'e ilişkin büyük beklentilerimin olduğunu itiraf etmeliyim. Sempatiydi, sıcakkanlılıktı bir yere kadar; kumaşının çok kötü gözükmediğini düşünüyordum. Fakat öyle görünüyor ki, her maçın ardından oyuncuların yorgunluğu bahanesini sunmaktan başka bir kelam edemeyen, oyunu okumakta yetersiz, Guti örneğinde tahammülsüz, Simao-Quaresma için inanılmaz toleranslı bir hoca ile karşı karşıyayız. Üst üste mağlubiyetlerin oyun adına da umut kıvılcımı içermemesiyle, maalesef yakın bir zamanda gönderilecek. Kahin olmaya gerek yok.
Bu üzücü durumun tek sorumlusu olarak Carvalhal'i görmem biraz haksızlık olur, onu da kabul ediyorum. FourFourTwo dergisinin bu ayki sayısında Fuat Çapa-İlhan Cavcav söyleşilerinde de açık olan bir şey var ki, takıma kim yararlı kim değil, kim/hangi mevkiye transfer edilmeli, bu tür konular Türkiye'de teknik direktörün elinde olan bir durum değil. Üstelik teknik direktörler de bu duruma ses çıkaramıyorlar. Bu söylediğimi başat problem olarak görüyorum lakin devamında teknik direktörün sorumluluğu hakkında birkaç madde sıralayacağım:
1.Süper Lig'in geç başlaması da eklenince, fikstürün inanılmaz bir yoğunluk içermesi özellikle Beşiktaş'ın bu sene en fazla etkilendiği durum. Fakat teknik kadroda Roland Koch gibi dünya çapında tanınan bir kondüsyoner-antrenör'ün olması, neden bu sorunu devamlı konuşmayı engellemiyor anlayabilmiş değilim.
2.Bu geceki Atletico Madrid maçında Sidnei, İ.Köybaşı, Ekrem yedek otururken Veli Kavlak gibi kapanma, markaj, top kapma özelliği olmayan bir ofansif orta saha oyuncusuna sol bekte 45 dakika tahammül etmek, o kanattan gelen 3 gole maloluyorsa Carvalhal oyun okuma konusunda ne kadar yetenekli düşünmek gerekir. Barcelona değilsen Mascherano'yu defansın göbeğine koymaya benzeyen hamleler yapamazsın. Ki o yine de anlaşılır. Yaptıysan 5. dakikadan 45. dakikayı tahmin edip, beklemeden değişikliğe gideceksin.
3.Madem sol bekte Veli'yi oynatacak kadar kötü yedeklerin; madem pas isabet yüzdesi inanılmaz düşük bir orta sahan, bitiricilik bakımından tüm zamanların en kötü Beşiktaş forvet setini oluşturan oyuncuların var; mart ayına gelene kadar bu sorunları çözemiyorsan düşeceğin durum felaket olur. Necip koşmaktan başka şeyler yapması gerektiğini de anlayacak, Pektemek tökezlemeden koşacak, Almeida bu yaşta kafa atmayı öğrenecek, biz de gol göreceğiz.
4.Simao'nun golü kimseyi yanıltmasın. Bitik ve abartılan bir futbolcu olduğunu Beşiktaş'a geldiği ilk gün söylemiştim, içim hala rahat. Simao'nun bıraktığı boşluğun Madrid ekibinde gayet iyi doldurulduğunu görünce, sağlamasını da yapmış olduk meselenin.
5.Cenk'in reflekslerine camia olarak hayranız herhalde ama böyle beksiz, ağır bir defansın arkasına, kaleciliğinin henüz olgunluk aşamasında olmayan bir kaleciyi koyarsan onu da bitirirsin.
6.Quaresma...Quaresma...Yorum yok.
Bütün bu meselelerin kolay çözülebileceğini ileri sürmek çok da doğru değil fakat halihazırdaki teknik kadronun işin parçası olarak yer almayacağı kesin. Bir sonraki teknik ekibin "enkaz devraldık" bahanesine sığınarak bizi en az bir sene daha oyalayacağı da aşikar. Hepimize şimdiden geçmiş olsun.
Üstünidman için Fotomaç tarzı yazılar yazmak huyum değildir; gelin görün ki Beşiktaş'ın son maçı bana "bir şeyler yazmazsam olmaz" dedirtti. İlk ve son olsun.