20 Eyl 2012

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

A Grubu
Dinamo Zagreb-Porto(0-2) maçında tribünler boş kaldı. Şampiyonlar Ligi'nde alışık olmadığımız bir görüntüydü.

Paris Saint Germain-Dinamo Kiev(4-1) maçında parayle saadet geldi. Disiplin paraya boyun eğdi.

B Grubu
Montpellier-Arsenal(1-2) maçında Belhanda'nın Panenka Penaltısı girişimi az daha İtalyan eldiven Vito Mannone'nin kucağında kalıyordu. Montpellier taraftarı mağlubiyete rağmen yaşadıkları Şampiyonlar Ligi tecrübesinin keyfini çıkardı. Zaten futbol da böyle bir şey olmalı.

Olympiakos-Schalke(1-2) maçında goller vardı. Bir de Klaas-Jan Huntelaar(böyle uzun uzun yazınca daha afili oluyor)'ın direkten dönen penaltısı.


C Grubu
Milan-Anderlecht(0-0) maçında Silvio Proto Milan ataklarını cesurca savuşturdu. Milano'da büyüyen kriz tribünlerin boşalmasına yol açtı. Boşalan tribünlerden yükselen tepkiler de giderek artıyor. Berlusconi-Allegri-Galliani üçlemesi sıkıntıda...

Malaga-Zenit(3-0) maçında Luciano Spalletti'nin bıyıkları maça bir süre gölge düşürse de genç yetenek Isco'nun golleri futbol severleri kendine getirdi.

D Grubu
Real Madrid-Manchester City(3-2) İspanyol basının deyimiyle "dünyanın en pahalı maçı" oldu. Joe Hart'ın büyük hatası Cristiano Ronaldo'yu yine bir şekilde maçın kahramanı yaptı.


Borussia Dortmund-Ajax(1-0) maçında Dortmund kalecisi Weidenfeller'in uzun süreli orta saha seyahati Ajax hanesine gol olarak dönmedi. Hummels'in ağır aksak penaltısının telafisi Lewandowski'ye düştü.

E Grubu
Chelsea-Juventus(2-2) maçında genç yıldız adayı Oscar Chelsea formasıyla Londra'da gollerle tanıştı. Hazard yine asist yaptı. Buffon ve Pirlo hala yaşlanmamış. Pirlo'nun birazcık sakalları uzamış o kadar.

Shakhtar Donetsk-Nordsjaelland(2-0) maçında sessiz harflerin üstünlüğü göze çarparken bahis dünyasının "Kuzey Yıldızı" Nordsjaelland Şampiyonlar Ligi'nde ben de varım dedi ama yetmedi.

F Grubu
Bayern Münih-Valencia(2-1) maçında Valencia 2001'in rövanşını almak istedi ancak olmadı. Artık gözler Mestella'ya çevrildi.

Lille-BATE Borisov(1-3) maçında Lille bir kez daha Şampiyonlar Ligi takımı olmadığını kanıtladı.

G Grubu
Barcelona-Spartak Moskova(3-2) maçında Lionel Messi ve Tello işbirliği Alves ve Valdes işbirliğini mağlup etti.

Celtic-Benfica(0-0) maçı bu hafta gol sesi çıkmayan tek maç oldu. Rangers'ın yokluğu Celtic'i bir hayli etkilemiş.

H Grubu
Manchester United-Galatasaray(1-0) maçında ortak kanı Wolfgang Stark'ın bir adet bilim kurgu efsanesi olduğu yönündeydi. Alman "Kicker"  gazetesi haklıymış...

Braga-Cluj(0-2) maçında görüldüğü üzere Estadio Municipal de Braga hala "dört dağ içinde".

18 Eyl 2012

Premier Lig'de nadas değil hasat sezonu

Premier Lig'de dördüncü hafta geride kalırken, lige damgayı takımlarına geride bıraktığımız transfer sezonunda katılan futbolcular vurdu. Chelsea'nin namağlup liderliğiyle geçilen dört haftada öne çıkan isimlerin çoğunun takımlarına yeni katılan isimler olması transfer sezonunun birçok kulüp için ne kadar başarılı geçtiğinin de somut bir kanıtı oldu. Tabi yeni transferlerden yüzü gülmeyen Liverpool, Queens Park Rangers gibi takımlar da olmadı değil. Oynadığı dört maçta dört beraberlik alan Stoke City ve oynadığı üç maçta üç beraberlik alan Sunderland takımları ise ilgi çeken beraberlik serilerine imza attılar. Tabi ki ligin puansız ekibi Southampton da yıllar sonra yükseldiği Premier Lig'de ilk dört hafta itibariyle aradığını bulamayan takımlardan oldu.

İsterseniz şimdi yeni takımlarına katılan isimlerin en başarılılarına bir göz atalım:

1) Eden Hazard(40m€): İngiltere topraklarına Fransa'nın Lille takımından adım atan Belçikalı futbolcu attığı bir gol ve  ikisi penaltıdan olmak üzere attırdığı altı golle ilk dört hafta itibariyle en çok dikkat çeken isim oldu. Premier Lig'de yaz transfer sezonunun en pahalı transferi olarak kayıtlara geçen hücum oyuncusu Chelsea'deki yaratıcı futbolcu eksiğini fazlasıyla kapatmış gibi görünüyor. Şampiyonlar Ligi şampiyonunda oynayacak olmasının yanında Roberto Di Matteo gibi genç ve başarılı bir hocayla çalışacak olması da Hazard'ın motivasyonunu artıran unsurlardan. Tabi aldığı parayı bir kenarda tutarsak.

2) Robin Van Persie(30.7m€): Sekiz sezon boyunca giydiği Arsenal formasını bırakıp Manchester United'a imza atan RVP 2012/2013 sezonunda attığı dört golle lige en iyi başlangıcı yapan iki forvet oyuncusundan biri oldu. Mavilerin arkasında ikinci sırada yer alan Kırmızı Şeytanların bu sezon en çok güvendiği isim kuşkusuz RVP. Tabi böyle bir varsayımı yaparken Wayne Rooney'nin uzun süreli sakatlığını göz önünde bulundurduğumu hatırlatmak isterim.

3) Michu(2.6m€): 2011/2012 sezonunda İspanya La Liga'da on beş gole imzasını atan İspanyol hücum oyuncusu Swansea'ye çok ucuza mal oldu. Geride kalan dört maçta rakip kalelere dört adet gol bırakan golcü oyuncu aynı zamanda Premier Lig'de fiyat/performans açısından başı çeken isim oldu. Michu Premier Lig'de beşinci sırada yer alan takımı Swansea'nin -Wayne Routledge ve Nathan Dyer'la birlikte- oynadığı güzel futbolun da baş aktörlerinden birisi oldu.

4) Santi Cazorla(19m€): Belki RVP'nin yerini doldurmaz ancak şu ana kadar Arsenal'in oyununa Cazorla'nın çok şey kattığı kesin. Bu sezon takımının en pahalı transferi olan Santi ilk iki haftayı golsüz geçen Arsenal'in en iyi oyuncusu olarak göze battı. Anfield Road'daki Liverpool maçında önce Podolski'nin attığı golün asistini yaptı sonrasında da takımının ikinci golünü atarak zaferin mimarı oldu.

5) Steven Fletcher(15.2m€): Wolverhampton Wanderers'tan Sunderland'e transfer olan golcü oyuncu takımıyla sadece iki maçta sahaya çıkabildi. Ancak bu iki maçta fileleri üç kez havalandıran forvet oyuncusu Premier Lig'de en iyi başlangıcı yapan oyunculardan birisi oldu.

16 Eyl 2012

Muhteşem İnsanlarla Tanışalım


Gerçek hayatta süper kahramanlar yok. Ancak Channel 4 kanalının deyimiyle “Muhteşem İnsanlar” var. Onlar bizim yaşamaya bile üşendiğimiz şu günlerde çalışkanlıkları, azimleri, disiplinleri ve kararlılıklarıyla varoluşçu felsefenin insan için hayal ettiğinin ötesinde bir yerdeler. Stephen Hawking’in açılış konuşmasında bahsettiği yıldızlara bakıyorlar, belki de bizim göremediğimiz bir açıdan.
Şimdi onlardan biriyle; aslında hem onlardan hem içimizden biriyle bir röportaj gerçekleştireceğiz:
Türkiye Görme Engelli Futbol Takımı
Öncelikle seni tanıyabilir miyiz?
Adım Mücahit Hüseyin Uslu. 24 Mart 1989 Ankara doğumluyum. 6 yaşında iken göz sinirlerinin yenilenme zamanlarında gözlerimi kaybettim. İlköğretimimi Görme Engelliler Okulunda, liseyi Çankaya Süper Lisesinde okudum. Lisans eğitimime A. Ü. Hukuk Fakültesinde devam etmekteyim. Çankaya Belediyesi Spor Kulübünde Görme Engelliler Futbolu oyuncusuyum ve Türk Milli takımının formasını giyiyorum.

Görme Engelliler Futbolunu biraz tanımlayabilir misin?
Bizim oyun 4 görme engelli oyuncu ve 1 kaleciden oluşmaktadır. Kalecilerimizde görme engelinin bulunmasına gerek yoktur ve profesyonel bile olabilirler. Fakat oyuncuların tam görme engelli yani “b1” diye tabir ettiğimiz statüde olma zorunluluğu vardır. En önemli noktalardan birisi saha içerisinde ve kenarında bizi yönlendiren kişilerin olmasıdır. Saha 20’ye 40 metre halı saha standartlarındadır ve 3 parsele bölünür. Defans kısmını kaleci, orta sahayı kenardaki antrenörümüz ve hücum kısmını da kale arkasındaki antrenörlerimiz yönlendirmektedir. Parselleme işleminin sese duyarlı olduğumuz bu oyunda gürültünün en aza indirgenmesi ve daha az çarpışma riski açısından önemi büyüktür. Diğer önemli bir kural ise “Voy Kuralı” dediğimiz kuraldır. Her topsuz oyuncu topa giderken “voy” demek zorundadır yoksa faul olur ve 3 faul bir penaltıdır.  Son olarak maçlarımız 25’er dakikalık iki devreden oluşur ve topumuz içerisinde çıngırak bulunan sese duyarlı bir ekipmandır.
Londra'da Paralimpik Olimpiyat Oyunları'nda(Soldaki Mücahit)
Görme Engelliler Futboluna sen nasıl başladın?
Görme Engelliler Futboluna ilköğretimde başladım. Tabi o zamanlar çıngıraklı toplar yoktu, toplara poşet geçirip oynardık. 2006 yılında Ali Sami Yen Stadyumunda Galatasaray-Kayserispor maçının öncesinde gösteri maçı yapmamızla ulusal bir boyut kazandık. Daha sonra ise ilk kez 2007 yılında Avrupa Şampiyonasına katılmamızla bu spor dalı ülkemizde uluslararasılaştı. Ben o takıma davet edilmeme rağmen üniversite sınavlarına hazırlanmamdan dolayı daveti geri çevirmek zorunda kaldım ve 2009 yılında Fransa’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası ile beraber milli takımda görev almaya başladım.

Paralimpik Olimpiyatlarına geçelim. Olimpiyatlara katılacağınız ilk ne zaman belli oldu ve neler hissettiniz?
Olimpiyatlara katılacağımızı mart ayında öğrendik ve bizim için büyük bir sürpriz oldu. Çünkü geçen yıl Avrupa Şampiyonasında 4. olmuştuk ve ilk 3 olimpiyat vizesi alıyordu. Ancak ekonomik kriz sebebiyle Afrika kıtasından hiçbir ülke katılamayınca özel bir davet mektubuyla biz dahil olduk. 
Tabi ki haberi alınca çok mutlu olduk çünkü Paralimpik Olimpiyatları tarihinde ilk kez futbol branşında Türkiye’yi temsil etme şansı yakalamıştık. O ortamı ve atmosferi düşünmek daha gitmeden bizi heyecanlandırdı ve havaya soktu.

Şimdi de biraz Oyunlardan bahseder misin?
Açılış seremonisi 29 Ağustos tarihinde yapıldı. Çok görkemli ve harika bir geçiş töreniydi. Stadyuma çıktığımda yaşadıklarım ve hissettiklerim tarif edilemezdi. Kapanış törenindeki konserler de gerçekten çok iyiydi.  Karşılaşmalar ise bizi oldukça zorladı. Gruplarda Asya Şampiyonu ve son Olimpiyat ikincisi Çin, son 3 Olimpiyatın şampiyonu Brezilya ve son 2 Avrupa Şampiyonasının şampiyonu Fransa ile karşılaştık. İyi mücadele etmemize karşın yenilmekten kurtulamadık. Özellikle Fransa maçında hakemin haksız yere verdiği penaltı ile 1-0 yenilmemiz bizi gerçekten çok üzdü. Klasman maçlarında da istediğimiz sonuçları alamayınca turnuvayı 8. Olarak bitirdik.
Türkiye Görme Engelli Futsal Takımı Londra'da
Organizasyon ve seyircileri nasıl buldun?
Organizasyon bugüne kadar katıldıklarımın içinde belki de en iyisiydi. Kusursuzdu. Hiçbir aksilik ve zorlukla karşılaşmadık. Daha önce görmediğim bir profesyonellik vardı. Tabi organizasyondan daha harika olan şey ise seyircilerdi. Her maçımızı tıklım tıklım tribünler önünde oynadık. Bu bizi inanılmaz heyecanlandırdı ve zevk verdi.

Süreç boyunca yetkililerden yeterli desteği gördünüz mü?
Gördük desem yalan olur açıkçası. Başta Olimpiyatlar olmak üzere popüler organizasyonlara gösterilen ilgi gösterilmedi. Ama Olimpiyat kafilesi 114 kişiyle 5 madalya alırken biz 67 kişiyle 10 madalya aldık. Kafilemizin eksikliklerini organizatörler kapattı. Yani belki orada sorun yaşamadık ama bunun nedeni organizasyonun mükemmelliğiydi.

Çok teşekkür ederim. Söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Paralimpik sporcuları olarak bizim Olimpiyatlara giden sporculardan hiçbir farkımız yok. Bunun zihinlere yerleşmesini istiyoruz. Biz inanıyoruz ve azmediyoruz, tek ihtiyacımız moral ve motivasyon. Ben teşekkür ederim.

12 Eyl 2012

The Lies Printed In The Sun

12 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan bir raporla Hillsborough Faciası'nın 23 yılı aşan lekesi Liverpool taraftarının üzerinden resmi olarak kalktı. Devletin yayımladığı ve 400.000 sayfadan oluşan raporu öncelikle Hillsborough Faciası'nda hayatını kaybeden 96 Liverpool taraftarının aileleri görebiliyor. Rapor devlet, polis, ilk yardım servisleri, Sheffield Şehir Konseyi ve Güney Yorkshire yargıcını içeren belgeleri tam 23 yıl sonra kamuoyuna sunuyor.

Başbakan David Cameron raporların incelenmesinden sonra faciada ölen 96 kişinin ailelerinden özür diledi. Yetkililerin masum insanları korumaktan aciz kaldıklarını kabul etti. The Sun gazetesinin facianın hemen ertesinde Liverpool taraftarlarını suçlaması İngiliz basının tarihe geçen sayılı iftiralarından birisi olarak hafızalarda yerini aldı. Bu iftiraların asılsız olduğunu Başbakan Cameron bizzat ifade etti.

19 Nisan 1989'da "The Truth(İşte Gerçekler)" manşetini atan gazeteci Kelvin MacKenzie de raporların açıklanmasından sonra Liverpool taraftarlarından ve ölenlerin ailelerinden özür diledi. Zamanında kendisini üst düzey bir polis memurunun yanlış yönlendirdiğini iddia etti. Olayda İngiliz basını açısından utanç verici nokta ise Kalvin MacKenzie ve The Sun gazetesinin sahibi Rupert Murdoch'un bugüne kadar sızlamayan vicdanları. 96 kişinin öldüğü bir faciada, "iyi niyetle" kendisine bir polis memuru tarafından servis edilen bir haberi bütün dünyaya manşetten "İşte Gerçekler" başlığı altında yayına sunan bir gazeteci olan Kalvin MacKenzie özür dilemek için resmi raporları bekledi. En azından resmi raporlar sonrasında da olsa vicdanı sızlamış gibi yaptı. The Sun gazetesi ise olayı internet sitesinde alt sıralarda basit bir haber olarak verdi. Anlaşılan İngiltere'nin ve dünyanın medya baronlarından olan Murdoch'un vicdanın sızlaması söz konusu bile olmayacak.

Dilenen bu özürler sonrasında devlet ve The Sun suçlarını kabul etmiş oldular. Ancak adaletin sağlanması için bu suçun cezasız bırakılmaması gerekirdi. Şu an görünen tabloda 23 yıl sonra işlediği suçun cezasını çekecek kimse olmadığı da açık ve net. Bu yüzden adalet yerini buldu demek bir hayli zor geliyor insana.

Her şeye rağmen "Justice for the 96" diyorum. Faciada hayatlarını kaybeden 96 kişinin sevenlerinin ve Liverpool taraftarlarının biraz olsun acılarının dindiğini umuyorum. Gidenler geri gelmese de.

10 Eyl 2012

Anadolu futbolunun arafta kalan takımı: Diyarbakırspor

Futbolun gerçek anlamda geniş tabanlara yayılmaya başladığı 60'lı yıllarda her ilde bir şehir kulübü kuruluyor, bu takım vilayetin en güçlü birkaç takımının güçlerini birleştirmesi sonucu oluşuyordu. Diyarbakırspor'un 1968 yılındaki kuruluşu da Diclespor ve Yıldızspor gibi Diyarbakır Amatör Ligi'nin iki güçlü takımının birleşmesi ile gerçekleşmişti.



Türkiye'de 80'li yıllar devletin stadyuma çıktığı topa dokunduğu yıllardır. Şimdilerde seçim mitinglerinde boyunlara takılan şehir atkıları Özal'ın şovlarının yanında solda sıfırdı; şehir mitinglerinde gezilerde halka kulüplerinin bir üst lige yükseltileceği sözü veriliyor sonra da bu sözler türlü hukuksuzluk ile gerçekleştiriliyordu.


Amerikalıların siyahi azınlıklarına hayatın içindeki dışlanmışlıklarını unutmaları için her türlü spora teşvik politikasının bir benzeri 90'lı yıllardan başlayarak Türk Devleti tarafından Kürtlere uygulanıyordu. Yerel halk spor yapmaya teşvik ediliyor ve hatta acil işler için köylere gidemeyen helikopterlerin yüksek köylerden stadyumlara sporcu getirdiği oluyordu. Her fırsatta Türkiye 1.Futbol Ligi'nde doğu illerinden daha fazla takım olması gerekliliği zikrediliyor ve bu amaç doğrultusunda çalışmalar yapılıyordu. 70'li yıllarda Ali Kahraman başkanlığında Şeyhmus Karacadağ yönetiminde özüyle başarılı bir dönem geçiren 90'lı yıllara gelindiğinde ise öz kimliğini kaybetme noktasına gelen Diyarbakırspor yine de o dönem o yörenin çocuğu olarak takım kaptanlığı yapan Şeyhmus sayesinde biraz olsun teselli buluyordu. Olan bitenlerin arasında devlet her seferinde nefesini Diyarbakırspor'un ensesinde hissettiriyor, kongrelere müdahale edip kulüp üye ve yöneticilerini polislerden oluşturuyordu.

Ocak 2001'de suikast sonucu hayatını kaybeden Gaffar Okkan devletin Diyarbakırspor'a olan ilgisini emniyet müdürü olarak somutlaştırma görevini üstlenmişti, kulüp ile yakından ilgilenen Okkan'ın vefatı sonrası devlet o sene Yükselme Grubu'nda mücadele ederek 1.Lig'e çıkma mücadelesi verecek olan Diyarbakırspor ile yakından ilgilenerek(?) Okkan'dan sonra kulübü yörüngesinde tutmak istedi. 13 Mayıs 2001 günü hiçbir basın mensubunun sokulmadığı TRT'den naklen yayınlanmayan maçta Diyarbakırspor Altay'ı yenerek bir üst lige çıktı. Diyarbakırspor o seneki güçlü kadrosu ile belki hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan bu maçı kazanacaktı; ama bu maçla hem kulübün tarihine açık bir leke hem de devletin şike hanesine kocaman bir maç yazıldı.

Diyarbakırspor şu an Ankaragücü'nün yaşadığı benzer maddi sıkıntıları 90'lı ve 2000'li yıllarda sürekli yaşadı, eski oyunculara ödenmeyen paralar ile FIFA'da biriken davalar ve sonrasında getirilen transfer yasakları hep gündemi meşgul etti; ama son ödeme günlerinde hep bir görünmeyen el çıkıp borçları ödedi ve kulüp puan silme cezasına mahkum edilmedi.

2009-2010 sezonunda hükümetin o dönem yürüttüğü açılım politikalarının gittiği her deplasmanda kusulan nefret ile bedelini ödeyen Diyarbakırspor en ağır ithamlara göçmenliği dolayısıyla milliyetçiliği daha kabarık olan Bursa'da maruz kalmıştı. Bunun rövanşında Diyarbakır'da 6 Mart 2010'da olaylar nedeniyle yarıda kalan maç, öncesi ve sonrası ile bir hayli birikmiş olan öfkenin yansımasıydı. Türkiye'de milliyetçi bir prosedür olarak uygulanan maç öncesi İstiklal Marşı uygulaması gerçekleşirken halk 'herne peş' ile cevap geliyordu. Halk devlet elinde oyuncak edilen kulüplerinin, her deplasmanda çekilen çilenin acısını Türkiye'nin gözleri önünde büyük bir öfke ile çıkarıyordu.

Bu şehir takımı geçmişten bugüne bir Barcelona bir Athletic Bilbao örneğine yaklaşabilecek hatta yakalayabilecek potansiyelde iken devletin güdümü altında yeri geldiğinde iki senede iki üst lige çıkabilecek yeri geldiğinde iki senede iki alt lige düşebilecek tam anlamıyla 'ehliyeti olmayan' bir yapıya büründü.

Diyarbakırspor tarihi boyunca yöre halkı ile devlet arasında gidip geldi. Fakat devlet eliyle yaşatılan güzel günlerin bitişinde hep halktan aman diledi. Diyarbakır hala yapılacak güzel işlerle bir futbol şehrine dönüşebilir; ama kirli bir Diyarbakırspor ile değil. En azından bir isim değişikliği ile kendilerine yeni bir sayfa açmalılar. Eğer öz bir yapılanma ile doğu takımları üst seviyeye ulaşırsa çok esnek olduğunu bildiğimiz(?) lig statüsüne yeni bir şekil verilerek ligin konferans biçiminde bölgelere bölünerek oynatılması denenebilir. Ama her şeyden önemlisi Diyarbakır'ın özünü yansıtan bir spor kulübü, yöre halkının da kendini ifade edebileceği tribünler olmalı. Çok şey istemiyorum bence.

5 Eyl 2012

Merseyside'ın Kırmızı Yakasında Yeni Sayfa

2012 Yaz transfer döneminin sona ermesiyle birlikte EPL'de takımların kadroları son halini aldı. Üçüncü haftası geride kalan EPL'de ligin dibine demir atan Liverpool ilk maçlar itibariyle çok tatsız bir görüntü sergiledi. Liverpool takımının hali gerçekten içler acısı. Ligin ilk üç maçında 2 gol atıp 7 gol yiyen Kırmızılar sadece bir puan toplayabildi. Ayrıca Avrupa Ligi ön elemesinde az daha İskoç temsilcisi Hearts'e Anfield Road'da eleneceklerdi. Son anlarda Suarez sahneye çıktı ve takımını kurtardı.

EPL'de ilk hafta West Brom deplasmanında 3-0 mağlup olan Kırmızılar daha sonra Anfield'da Manchester City ile 2-2 berabere kaldılar. Ligin üçüncü haftasındaysa Anfield'da Arsenal karşısında 2-0 kaybettiler. Geride bıraktığımız iki sezonda son derece anlamsız transferler yapan yönetimin kulüpten ayrılması çok olumlu bir hamle oldu. Yeni yönetim ise "Fenway Sports Group" oldu. Fahiş fiyatlarla satın alınan Andy Carroll(West Ham'a kiralandı) ve Charlie Adam(Stoke'a transfer oldu)'ın düşük fiyatlarla takımdan uzaklaştırılması yeni yönetimin ilk başarısız hamleleri oldu. Daha önce Swansea ile başarılı bir performans sergileyen Brendan Rodgers şu ana kadar Liverpool'a pek bir şey katabilmiş gibi gözükmüyor. Sezon henüz yeni başladı. Birkaç haftaya bu takım oturur diye iyimser bir düşünce yapısı içerisinde de değilim. Fenway Sports Group'un sahibi John Henry hafta başında Andy Carroll'ı ocak transfer döneminde tekrardan çağırabiliriz diyerek kafasının ne kadar karışık olduğunu da açıkça ortaya koydu. Bu ortam içerisinde Brendan Rodgers'ın ligde Manchesterlılar ve Chelsea karşısında pek bir şansı varmış gibi görünmüyor.

Kulübün hissedarlarından birisi olan Lebron James'in "Liverpool bu sezon herhangi bir kupayı kaldırırsa futbolculara Las Vegas'ta bir hafta sonu partisi vereceğim" açıklaması uzaktan eğlenceli gibi görünse de özde çok talihsiz bir açıklama oldu. Lebron bu açıklamanın gerekçesini safiyane bir savurganlık değil kendi maddi başarısı olarak belirtti. Yani Liverpool kazanırsa ben de kazanırım; ben kazanırsam sizi yaşatırım manasına gelen bir görüş beyan etti Lebron James. Milyonlarca Liverpool taraftarının duygularını hiçe sayarak yaptığı bu açıklamayla Lebron James eminim şimdiden taraftarın kalbinde çok önemli bir yer edindi(!).

26 Ağu 2012

Alex Söyle Kaptanlığın Nerede?

                        



             Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazı Alex de Souza'nın saha içi performans değerlendirmesi değildir, 8 yıldır Fenerbahçe için yaptıklarını tartışmam, tartışamam ki zaten kendisi halihazırda hak ettiği şekilde Fenerbahçe'nin efsaneleri arasına adını yazdırmıştır. Bunu belirttim çünkü konunun bu kadar büyümesinin en büyük nedeni de buradan kaynaklanıyor, Alex'in Fenerbahçe'de bulunduğu tüm zamanlar üzerinden genel değerlendirme yapılıp onun bu süreçte yararlı veya zararlı olduğu sonucu üzerinden, oynatılıp oynatılmaması gerektiği üzerine fikir yürütülüyor.


           Gelelim benim dikkati çekmek istediğim ve şahsi kanaatimce dikkat çekilmesi gereken ancak bu tartışmalarda belki de üzerinde en az durulan konuya; Alex de Souza 34 yaşında (hatta 14 Eylül'de 35 yaşına giriyor) ve Spartak Moskova maçı öncesi oynanan 4 resmi maçta da silik bir performans ortaya koydu. Bu belirttiğim iki birbirine pek yakın olmayan ifadenin aslında çıktığı sonuç ortak; birincisi, doğal olarak 34 yaşındaki bir oyuncunun 2 hafta içinde oynanan 5 resmi maçtan herhangi birinde dinlendirilmesinden ya da fizik yetersizliğinden dolayı tercih dışı bırakılmasından doğal bir şey yok. İkincisi de, 4 maç üst üste vasat bir performans gösteren oyuncunun 5. maç tercih edilmemesinin izahında da herhangi bir problem yok. Sonuç olarak bu iki nedenden herhangi birine sahip olan oyuncunun oynatılmaması gayet doğal bir durumken, Alex de Souza'nın bu iki yetersizliğe de sahip olup oynatılmamasından daha doğal bir şey yoktur.


           'Durum böylesine aşikarken, bu durum neden bu kadar büyütüldü?' sorusunun yanıtı da işte tam burada Alex de Souza'da bitiyor. Takımın çok da kötü oynamayıp, yine aynı şekilde çok da kötü olmayan bir skorla döndüğü Şampiyonlar Ligi ön eleme maçının hemen ardından günümüzün en büyük sosyal medya ağı olan Twitter üzerinden oynatılmamasına yakınması  hatta ileri giderek bu durumu 'kıskançlık' olarak nitelemesi ve bunu bilerek ve isteyerek taraftarlarla birebir diyaloğunda dile getirmesi, kısaca olayları tırmandıran nedendir ki yine aynı nedenden dolayı bugünkü maç öncesi kadro dışı kalmayı da hak etmiştir (Kadro dışı mı kaldı dinlendirildi mi bunu bilmiyorum, söylemek istediğim bu durum eğer kadro dışı kalmak ise bu durum için de kendisi haksızdır) .  Üstelik kadro dışı kalmasını yine Twitter üzerinden yakınması da yine bugünkü 'çirkin' Aziz Yıldırım eylemine ve bunu yapmasına neden olan kadın taraftarların tezahüratlarına neden olmuş ve gerilimin dozu bir kat daha artmıştır.


         
          Zamanında Gerrardların, Lampardların, Del Pieroların, Raulların ve daha aklıma gelmeyen bir çok efsanenin (Alex'den kat kat büyük efsanelerin) başına formsuzluk, hoca tercihi ya da fiziksel yetersizlik nedeniyle oynatılmaması durumu gelmiştir ancak sanıyorum ki ilk defa böylesi oynatılmama durumu bu denli geniş çaplı bir tartışmaya neden olmamıştır. Bahsi geçen efsanelerin kimisi daha sonra tekrar oynatıldı yahut kimisi takımdan ayrıldı fakat hepsinin ortak noktası, bu oyunculara sahip büyük takımların bu durumun üzerinden gelip büyük takım olma hüviyetlerine kaldıkları yerden veya üzerine koyarak devam etmiş olmalarıdır. Alex olayının nereye varacağını söylemek için daha çok erken ve söylediğim gibi bu yazıdaki amacım hiç bir maksatla Alex'in 8 yıllık performansını sorgulamak değildir; sadece geçtiğimiz Salı gününden beri olanları yazmak ihtiyacı duydum. Kaldı ki Alex'i takımın başında bulunduğu 76 maçın 69'unda sahaya süren Aykut Kocaman'ın da bu durumda yanlışları vardır (Spartak Moskova maçında Baroni'den Alex yaratmaya çalışmak veya genel anlamda Gaziantepspor maçında da olduğu gibi taktiksel anlamda çok da büyük değişiklikler yapmamak gibi) ancak bunu yazmak hem ayrı bir blog yazısı konusu olabilir, hem de 2 maç üzerinden böylesi bir değerlendirme yapılacağının doğru olduğunu düşünmemekteyim.



          Son olarak belki kimilerinin ağır bulabileceği yazının başlığının nedenine gelirsek, Alex gibi zeka anlamında Türkiye'ye gelmiş -bana göre- en büyük oyuncunun bu eylemleri düşünmeden yaptığını düşünmek fazlasıyla iyimser geliyor, hele ki Fenerbahçe'nin, 3 Temmuz olayları nedeniyle ayrı bir önem atfettiği Şampiyonlar Ligi'nin son elemesinin bulunduğu süreçte bunları yapması, takımın kaptanıyken bunu yapması, bana bugünkü fazlaca basit tezahüratın bir başka versiyonunu yapma nedenini veriyor; Alex söyle kaptanlığın nerede?

24 Ağu 2012

Endüstriyel Futbola Metin Kurt Başkaldırısı


Metin Kurt’un 1973-1976 yılları arasında Galatasaray’da yaşadıkları, O’nun futbol hayatının neden kısa sürdüğü sorusunun cevaplarını içerisinde barındırır. 1970 yılında geldiği Galatasaray’da üç sene üst üste şampiyonluk yaşayan Metin Kurt, 1973 yılını takip eden üç yıl içerisinde endüstriyel futbolun kurbanı olmaktan kurtulamadı. 26 kez ulusal formayı da giyen Metin futbol hayatını 1979 yılında Kayserispor’da noktaladı. Gladyatör lakaplı Metin Kurt’un hikayesi endüstriyel futbola karşı olan bir başkaldırının hikayesidir.

Gladyatör’ün mücadelesi

Metin kendisi gibi futbolcu olan ağabeyi İsmail tarafından 1967 yılında PTT’ye satılmıştır. Bunun üzerine Metin kendisini hayvan pazarındaki satılık mallara benzetmiştir.[1] Metin bu transferden sonra kendisini:
“Nasıl bu ülkede sesi yanık olan şarkıcı, yüzü güzel ve fiziği düzgün olan da nasıl film yıldızı oluyorsa, işte ben, bir genç adam da adale gücünü kullanıp futbolcu olmuş ve kapitalizmin fırsat eşitliğinden(!) yararlanıp bir başına köşeyi dönme olanağına kavuşmuştum.
Böylece futbol arenalarında yeni bir gladyatör olarak doğdum…”[2]
şeklinde tanımlamıştır. 
Bunun yanında Metin futbol camiasında ciddi anlamda ilk başkaldırıyı gerçekleştiren futbolcudur. Metin 1976 yılında Galatasaray Spor Kulübü’ne karşı verdiği mücadelenin Jean Marc Bosman’ın mücadelesine olan benzerliğini şöyle anlatıyor:
“Bugün, Avrupa futbolunun çehresini değiştiren “Bosman olayının” ilk kıvılcımlarını o günlerde ben atmıştım. Futbolcuların özgürlüğünü ilan etmesi gerektiğini, arkadaşlarıma, yöneticilere, gazetecilere anlattım ama kimse anlamadı.
1973 yılında Galatasaray’da mukavelem bitmişti. Kulüp isterse iki yıl temdit etme hakkı vardı ama genelde kullanmıyordu. Kulüp iki senelik maaş tutarını yatırıp sözleşmeyi iki sene daha uzatabiliyordu. Dolayısıyla, yapılan iki yıllık mukavele dört yıllık oluyordu. Futbolcu isterse sözleşmeyi uzatamıyordu, ancak kulüp uzatabilirdi.
Ben bu uygulamayı antidemokratik bulduğum için, protesto etmek amacıyla sakal bıraktım. Futbol arenalarının tek sakallı futbolcusuydum. 28 bin TL karşılığında Galatasaray’da futbol oynadım. 110 bin TL verdiler, kabul etmedim. Bu durum Avrupa basınına da yansıdı. O sırada Galatasaray’ın Avrupa kupası elemelerinde Atletico Madrid maçı vardı. İspanya gazeteleri benimle röportajlar yaptı Yapılan bu röportajlar Avrupa basınında büyük yankı uyandırmıştı.”[3]

Metin 1976 yılında finale kalan Galatasaray’ın as futbolcusuydu ve final primlerinin ödenmemesi üzerine Metin takım arkadaşlarıyla birlikte greve gitmiş ve bunun sonucunda da o yıl takımdan ihraç edilmiştir.
Rahmet ve saygıyla...


[1] Vecdi Çıracıoğlu, Gladyatör, İstanbul, Everest Yayınları,2009, s.6
[2] Ibid, s.7
[3] Ibid, s.255,256

8 Ağu 2012

Két félidö a pokolban(Cehennemde İki Devre)


Két félidö a pokolban adlı Macar filmi sıradan futbol filmlerinin dışında bir öyküye sahip. 1963 yapımı filmin yönetmenliğini Zoltán Fábri üstlenirken Imre Sinkovits filmin baş rolünde yer alıyor.

Almanya'nın başını çektiği Mihver Devletleri'nin bir mensubu olan Macaristan Krallığı'nın savaş tutsakları ve Almanlar arasında yapılacak olan bir futbol maçını konu alan filmde İkinci Dünya Savaşı'nın ve Nazi yönetiminin gerçek yüzünü Macar yönetmenin gözünden izleyebiliyorsunuz.

1944 yılında geçen filmde esir kampında yer alan bir Macar olan Ónódi isimli futbolcudan Hitler'in doğum günü için düzenlenecek olan futbol maçına bir takım çıkarması istenir. Ónódi bin bir güçlükle takımını kurar. Ancak takımda iki tane eksik futbolcu vardır. Takımda Yahudi futbolcu oynatmaması istenen Ónódi komutanlarının sözünü dinlemez ve son iki futbolcudan birisi olarak Steiner'i de takımına dahil eder. Futbol oynamayı bilmeyen bir ekiple sahaya çıkmak zorunda olan Ónódi için işleri daha da karıştıracak bir şey daha olur. Ónódi’nin takım arkadaşları antrenman yaptıkları yerden kaçmanın bir yolunu bulmuştur ve artık onların karşısında kimse duramayacaktır.



Film Holywood'un piyasaya sunduğu İkinci Dünya Savaşı filmlerine de bir alternatif oluşturuyor. Geneli mutlu sonla biten Holywood filmlerinin yanında acımasız bir görüntü çizen Cehennemde İki Devre futbolla ilgili olan bütün bünyeleri içine çekebilecek türden bir film. "Green Street Hooligans" ve "Goal" filmlerinin etkisinden bir türlü kurtulamayan Türkiye seyircisi için de bulunmaz bir nimet.

26 Tem 2012

2012 Yaz Olimpiyatları, Erkek Futbolu ve Türkiye Seyircisi

Futbol turnuvaları denince akla nedense 20 yaş altı Dünya Kupasından bile sonra gelir Olimpiyat Oyunlarındaki erkek futbolu branşı. 2012'de ise hafif bir kıpırdanma yok değil.
Yaz Olimpiyatları'nın otuzuncusu İngiltere'nin başkenti Londra'da gerçekleşecek. Meşaleyi yakacak isim hala sır gibi saklanıyor. Türkiye ise rekor katılımla oyunlarda yerini alacak. Türkiyeli kadın sporcuların başarısı ise takdire şayan...

Konumuza dönersek; futbol seyircisinin ilgisini olimpiyat oyunları bugüne kadar yeterince çekemedi. Kimi kesim bu durumdan çok hoşnut. Çünkü, "Türkiye'deki futbol seyircisi" denilince akıllarda oluşan genel görüntü rekabet, şiddet, güç gibi unsurlardan beslenen; çoğu zaman sidik yarışında olan bir kitleden ibaret oluyor. Bütün genellemeler gibi bu genellemenin de çok sayıda istisnası mevcut.
Ülke siyasetindeki görüntü ister istemez futbola da yansıyor. Zaten hali hazırda siyaset ve futbol Türkiye'de yeterince sarmaş dolaş olmuş durumda. Türkiye'deki "sadece futbol sever bünyeler" merkez partileri yansıtırken; "sporun hemen her dalına ilgi duyanlar" yüzde birlik dilimde kendisine yer bulabilen sol partilerle özdeşleşiyor.
Naif insanların çok fazla futbola bulaşmadıkları bir ülkede ister istemez olimpiyat oyunlarını entel sporu diye niteleyen bir kitlenin de varlığı kaçınılmaz oluyor. Bunun en büyük sorumlularıysa televizyon ekranında entelektüel bir görünüme sahip olup içi boş yorumlarla hayatımızda yer eden ve her bir şeyden anladığını sanan yorumculardır. En nihayetinde medyanın kamuoyu belirlemedeki başarısı spor dünyasına da yansımış durumda. Bu akımın en büyük temsilcilerinden birisi de hiç kuşkusuz Hıncal Uluç. Yıllardır insanlara tepeden inme tavırlarıyla futbol haricinde diğer sporları sevemezsiniz siz diyenler de aynı kabileden.
Türkiye özelinde futbolun bu kadar çok popüler olup herkesin de futboldan bu kadar çok anladığını sanmasının sebebi yine aynı zihniyet. Hayatını hem stadyumda hem televizyonda hem de sokak aralarında futbol izleyerek  geçirmiş olan ben bile futbolun dünyadaki en eğlenceli spor olduğu kanısında değilim henüz. Ancak ne hikmetse hayatında futboldan başka azıcık basketbol ve çok çok az voleybol seyretmiş şahıslar futbolu dünyadaki tek gerçek spor olarak adlandırabiliyorlar. Tıpkı hayatında Sünni İslam'dan başka bir din görmeyenlerin diğer dinleri inanç sistemi haricinde kültür olarak küçümsüyor olmaları gibi. Sorsanız herkes basketbolu sever ancak Türkiye milli takımı ve İstanbul takımlarının Avrupa ve ligdeki play-off final turu haricinde basketbol izleyen insan sayısı çok azdır.
Bir de Olimpik sporları sadece güreşten ibaret gören bir kitle var ki onlar bana "sadece futbol sevici" kitleden çok daha samimi geliyor. En azından kültürel bir yakınlık; diğer sporlardan anlamadığını bir kabulleniş söz konusu bu kitlede.

Ne diyorduk?

2012 Yaz Olimpiyatları'nda erkek futbolu branşında on altı ülke takımı dört grupta mücadele edecek. Maçlar 26 Temmuz itibariyle başlayacak.
A grubunda ev sahibi Birleşik Krallık, Güney Amerika'nın son şampiyonu Uruguay, Senegal ve Birleşik Arap Emirlikleri yer alıyor.
B grubunda Dünya Kupalarının gediklisi Meksika, Güney Kore, Gabon ve Dünya'nın merkez bankası İsviçre yer alıyor.
C grubunda Dünya'nın en başarılı futbol ülkesi Brezilya, Zambiya'nın şampiyonluğuna kadar Afrika Uluslar Kupası'na ambargo koyup üç kez üst üste kazanan Mısır, Sovyetler Birliği'nin üç numarası Belarus ve Okyanusya'nın tek temsilcisi Yeni Zelanda yer alyor.
D grubunda son Dünya ve Avrupa şampiyonu İspanya, teknoloji devi Japonya, Honduras ve en güzel aşk filmine ev sahipliği yapma şerefine nail olmuş Fas yer alıyor.

İngiltere'nin 1966 Dünya Kupası'nı kaldırması haricinde uluslararası turnuvalarda hiçbir başarısı olmayan Britanya Adası'na mensup ülkeler ilk defa güçlerini birleştirerek bir turnuvaya katılıyor. Bugüne kadar cumhuriyet için yürekten oynamadıklarını düşündüğüm Prömiyer Lig'in saygıdeğer futbolcuları bakalım monarşi için ne kadar istekli ve yürekten oynayacaklar.
Yenilenen kadrosuyla Brezilya turnuvanın en avantajlı takımı. Çünkü yeni kadronun çoğunluğu 23 yaş altı oyunculardan oluşuyor ve turnuvada 23 yaş altı turnuvası maiyetinde. Neymar'ı merak eden futbol severler için de olimpiyat oyunları ayrı bir fırsat olacak.
Ayağının tozuyla Avrupa kupasıyla turnuvaya gelen İspanya ise son yıllardaki başarısına bir de olimpiyat şampiyonluğu ekleme peşinde.
Uruguay ise turnuvaya inanarak gelen takımlardan birisi. Edinson Cavani'nin: "Napoli beni turnuvaya yollamazsa sonunu kendisi düşünür" tadındaki tehditlerini göz önünde bulundurduğumuzda olimpiyat oyunlarını ne kadar ciddiye aldıklarını görmemiz mümkün.
Afrika takımları ise her zaman sürpriz yapma potansiyeline sahipler.
Asya'dan hiçbir beklentim yok desem yeridir.
Belarus ve İsviçre'nin bu turnuvada ne işi olduğunu çözene kadar çoktan elenmiş olurlar zaten.
Yeni Zelanda ise 2010'daki sürprize bir yenisini daha ekleyebilecek potansiyele sahip. Daha fazlasına değil...
Honduras ve Meksika turnuvada Latin futbolunun temsilcileri olarak oyunlara renk katmaktan öteye gidemezler.
Herkese iyi seyirler...

14 Tem 2012

İzmir'de Bir Amatör Sevda: Çiçek 46 Spor


Rakıspor-Şarapspor Belgeseli çekimleri için gittiğim Bayraklı'da Çiçek 46 Spor'un futbol takımı antrenörü Necati Tuğdar Hoca ile takımı hakkında da konuşma fırsatı buldum. İzmir'in ilk yerleşim yerlerinden olan Bayraklı'da Osmanlı'dan bu yana değişen etnik bir yapı mevcut. Eskiden halkın çoğunluğunu Ege'nin yerlileri oluştururken; bugün doğudan ve kuzeyden göç alan semtte göçmen nüfus yerli nüfusu geçmiş durumda. Ayrıca semtte yaşayan Rumların da bir kilisesi mevcut. Ancak çeşitli sebeplerden ötürü burada yaşayan Rumlar evlerini terk etmek zorunda kalmışlar.

Antrenörlük yapmadan önceki mesleğiniz neydi?

Ben eski milli boksörüm. Ankara'dan teklif aldım; emniyetin takımından. Gel oyna dediler gidemedim. Bayraklı sevdalısıyım. Bunun haricinde futbolculuk da yaptım.

Bu görevi üstlenmekteki amacınız nedir?

Bayraklı'daki tüm gençlere bu görevi yapmakla yükümlüyüm. Her nesilden öğrencim var benim. Bu kulübün başkanı, antrenörü, malzemecisi kısacası her şeyi benim... Gençlerde sorumluluk bilinci yok. Geçen sene kalp krizi geçirdim. Sebep? Tabi ki çocuklar(yanındaki öğrencilerine bakarak gülüyor).

Çiçek 46 Spor'da yetişip profesyonel kulüplere yolladığınız futbolcularınız var mı?

Var tabi; olmaz mı? İzmir'deki profesyonel kulüplere çok oyuncu yetiştirdim. Birçoğu vefasız çıktı. Çocuklara birer çift ayakkabı alıp hediye etmeyi bile çok görüyorlar. Vefa borçlarını ödemiyorlar. Fenerbahçeli Semih Şentürk Çamdibi'nin altyapısından çıkma. İstisnasız her sene 100 bin lira eski kulübüne bağış yapıyor.

Hiç vefalı öğrenciniz yok mu hocam?

Benim de vefalı öğrencilerim var tabi ki... İzmir'e her geldiklerinde beni görmeye gelirler.

Hocanın odasına giren öğrencilerinin hepsi ilk iş olarak Necati Hocanın elini öpüyor...

Takımın bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim tek isteğim gençler arasında bir dayanışma olsun. Havuz kursunlar... Para havuzu. Kimi çocukların kulüpte parasız oynamasına izin veriyorum.

Antrenmanlarınızı nerede yapıyorsunuz?

Yeni bir saha yapıldıyı tepeye... Şehit Ümit Boz Stadyumu. Bayraklı Belediyesi Bayraklıspor için yaptı. Salı ve Perşembe günleri 19:30'da antrenmanlarımız oluyor orada. Onun haricinde diğer günler buradayız...

Peki sizin zamanınızda Atatürk Stadı ne vaziyetteydi?

Atatürk Stadı sazlık-bataklık bir alandı. Memba suyu çıkardı eskiden oradan. Su tüm Ege'ye İzmir'e dağılırdı. Stad yakıldı...

Futbolculuk döneminde nasıl bir oyuncuydunuz?

14 yaşında Bayraklıspor'da oynuyordum. Babam eski kafalıydı. Biz aslen Erzurumluyuz... Transfer tekliflerine babam izin vermezdi. Urla'dan teklif geldi; Zeytinalanspor'dan... 15 bin lira sözleşme bedeli, biner lira da maç başına... Diz bağlarım koptu. Karşıyaka Stadı'nda oynardık. Çim sahada. Türkiye'deki birçok saha tarlaydı...
Sağ kanatta rüzgar gibiydim(gülümsüyor derin bir kederle iç çekiyor aynı zamanda). Çok sevdiğim futbolu erken bırakmak zorunda kaldım.

Boks yaptığınızı söylemiştiniz. Başarılarınız var mı?

Var tabi olmaz mı? 7 kere İzmir şampiyonu, 2 kere Türkiye, bir kere de Silahlı Kuvvetler şampiyonu oldum.

Hocaya teşekkür edip, çocuklarla selamlaşıp kulüpten ayrıldım.

5 Tem 2012

Kale


Yasal Uyarı: Bu yazı sığdır, sığdırılmıştır. İroni yapmaya çalışıp becerememenin nüvelerini de içinde barındırır.

Akşam üzeri telefon acı acı çaldı, Sherlock dizisinin introsu ne kadar acıtabilirse artık. Alışmamışım, bu devirde beni arayan mı kaldı minvalinde düşünceler aklımda seyahat etti birkaç saniye boyunca. Ayıp olmasın diye elimdeki gitarı halıya bıraktım, telefona uzandım. (Merak etmeyin gitar patlamayacak hikayenin sonunda.)

Kardeşimdi:

-Abi geceye maç ayarladım, kalecimizsin ona göre.
-Lan en olmadık zamanda bağlayacaksın illa değil mi?
-Arkadaşlarınla içmeye zaman ayırıyorsun ama ikide bir, kardeşin bir şey isteyince yapma sen. Hem zaten evde malak gibi yattığını bilmesek...
-Tamam lan tamam uzatma, yaz tahtaya beni de.

Telefonu kapattım, kendim pek düşünmesem de, ev ahalisi "üç gün sonra sınav var nereye gidiyorsun, yine sakatlanacaksın." vesaire cümleler edecek biliyordum. Neyse, bunlar mühim gözükmedi o an. Ama kollarımda mecal yoktu, iki aydır ayağıma top değmemişti, sigara desen günde minimum bir-bir buçuk paket...Sırf kardeşime ayıp olmasın diye tamam deyivermiştim işte, dertleri bir kenarda bekletmek yerinde gözüktü. Avrupa Şampiyonası finaline çıkacak Buffon misali, gittim yok yere traş oldum. Saygısı batsın, milyonlarca siyah lastik parçalı saha, kalesi standardın çok gerisinde, tanımadığım bir rakibe karşı oynayacağım, sakalımı futbol ilahlarına kurban ediyorum. Sahanın ismi Olimpiyat, belki de o gaza getirmiştir. Böyle saplantılı hareketlerde üzerime kimseyi tanımam, mastürbasyon sonrası pişmanlığı da beraberinde gelir.

Gece saat on bir, kaleciyiz diye, uzun bir eşofman altıyla daha maç başlamadan terlemiş vaziyetteydim. Rakip ve bizim çocuklar sahaya adım atma şerefine nail oldular, tek tek. Ulan o kadar Fransa'da bir Cezayirli, Senegalli, yok efendime söyleyeyim New York'ta bir İngiliz, legal ve illegal alien, ezilen hakkında yardırıyoruz sürekli, burada işler biraz değişik. Teori-pratik ilişkisiyle ilgili tevatürleri haklı çıkarırcasına bir durum içerisindeyiz yine. Komşusuna yaptırdığı dövmeleri vücudunda, yalnızca şortu çekip gelen, saniyesinde terden sırılsıklam ve tenden esmer bizim arka mahalleli... En sevdiği topçu Cristiano Ronaldo ki, onun fıstık yeşili ayakkabılarından almış bir çift. Beyaz adam gibiyiz kardeşim ve ben, böyle ortalarında Brezilyasız Brezil Kaka gibiyiz. Lakin iki tarafın da bakışlarında hiçbir zaman keskinlik, yabancılık olmamış. Küfürlerimiz değişik biraz... Gol atınca parmaklarımızı havaya kaldırıp tanrıyı filan işaret etmiyoruz, beni tatmin edebilecek bir şeyler ille bulunur. Kimse birbirine hava atacak değil, neyimiz var ki?

Maça başlamadan son sigaramızı tüttürüyoruz, bizimkilerden biri "abi fotoğraf koymuş şey" dedi, "ney" dedim, "şey işte" diye cevapladı. Orada anladım da, "sallamıyorum" dedim. Siz anlamadınız, şey işte...Boşverin. Benim için zaten yük gibi gözüken maç, daha başlamadan bitti. Hasbelkader, kalede korkuluk vaziyetinde durmak suretiyle oyuna dahil oldum. "Duhul ettim" deseydim daha bir arabik gözükecekti cümle lan sanki. Hem böyle bir "maçı becerdim" tandanslı...

Çocuklar allah vergisi, yanlarında ciğer taşımıyorlardı muhtemelen. Gerçi onu da anlamam ya, "ciğersiz" kelimesi yerine "ciğeri beş para eder" dahi uygun o yorulmayan bünyeyi tanımlamaya... Gözüm top harici her yere kayıyor, mahallenin ortasına halı saha koymuşsun, balkonunda çay içeninden, sahaya bağırana iyice 90'larda çocuk olmak havası için bundan güzeli var mı? Yok tabi, goller geldi bir, iki, beş, sekiz...Nüfus 12 sabit, yediğim goller geometrik artıyor.

Haydi moral bozmak yok, devam. Rakibin bir sonraki atağında, benim solumdan bir ışık hüzmesinin vücuduma yaklaştığını hissettim. Saniyesinde beynimde homofobi ile suçlanmamanın baskısı, "ananıavradınıoneydilanöylelöaaahlanşeyimgitti" geçse de, dışarıya "top penisime isabet etti." ıslığı çıkarabildim. Kimse duymadı. Bir kalecinin dramı yalnızca kendisine ne zaman yansır diye düşünüyorum da, hatalı gol yesen değil, kendi kalene gol atsan hiç değil. Yalnızca bu anda çocuk. Hani tıbbi bilgilerim yeterli olsa, içten yanmayı bilimsel kılıfa sokup anlatacağım. O da yok. İllüstrasyon da koymayayım buraya tadımız kaçmasın, Urethral Opening ile Penis Glans arası bölgeye top çarpması dolayısıyla ne kalecilerin canı yanmıştır, kim bilir? Tarih de yazmaz ki. Böyle erkek egemen filandı ya bu işlerde de, erkeğin kendisini iktidar belletmeye toz konduracak bilgiler devlet arşivlerimizde yer almaz tabi.

(Ben de yukarıda "kimse duymadı" yazdım fark ettiniz mi? İşte o cümleyi yazma gereğini beynim neden duydu, niye anında parmaklarıma gönderdi, az da olsa neyi düzelteceğim düşünüldü, bunlar tuhaf şeyler...)

Tribün kılıklı taraftan 2-3 yaşlarındayken penisine üzüm koruğu sokma deneyiyle bizi büyüleyen İsmet, bütün bunların üzerine gelip bana "abi ne oldu bu gece rezaletsin" demez mi? Uzun eşofman, ter, yenilen goller, dramatik final...Çok ağır geldi çok...

"Sanane lan hıyar?!?!" diye bağırdım maçın bitmesine yakın, sigara elimde...

"Abi Allah belanı versin senin yüzünden yenildik." dedi kardeşim, ben bir yazı mı yazsam acaba diye düşünmeye başlamışım o sıra, eve yollandık. 

(Yanmalar mideme yükselmiş, Alzheimer yaptığına ilişkin söylentilerin gırla gittiği çiğneme tabletinden iki tane emivermiş, unutmadan aktarayım bari deyip bu yazıya başlamışım.)

3 Tem 2012

Az mizahlı turnuva


Yıllarca Oliver Kahn'ın eldivenlerini asmasını bekleyen Jens Lehmann, "aslında Neuer'den defans oyuncusu olarak yararlanılabilir" açıklamasıyla Almanya'nın genç kalecilerine umut aşıladı.

-Turnuvanın bitimiyle TRT'nin "Saha Dışı" isimli rezaleti sürdüremeyecek olması ülke çapında kutlamaları da beraberinde getirdi. Özellikle Mesut Özil üzerinden parodisi yapılan gurbetçi aksanı epey tepki toplamıştı.

-Dünya Polonya'ya yasadışı yollardan vuvuzela sokulmasını önleyen cesur gümrük memurunu konuşuyor.

-Ersin Düzen maç anlatırken, Ertem Şener'in reklam sektörüne yönelmesi ikilinin arasına kara kedi mi girdi sorusunu akıllara getirdi.

-Gaziantepspor teknik direktörü Hikmet Karaman'ın antreman yerine final maçı yorumculuğunu tercih etmesi Football Manager 2013'te "üç işi aynı anda yapabilen menajer" kisvesiyle oyunseverlere sunulacak.

-Ömer Üründül'ün ailesi can güvenliği sebebiyle tanık koruma, kollektif futbol oynama ve bloklararası bağlantı programına alındı.

-Fransalı genç futbolcular Mexes abilerinin soyunma odasında Edith Piaf 'tan başka şarkıcı dinletmemesinden şikayetçiydi. Phillippe'nin gençlere Zara'yı ve İlkay Akkaya'yı sevdiren Servet Çetin'e özendiği sanılıyor.

-Portekiz milli takımının başarılı savunmacısı Pepe'nin turnuva öncesi, 3-1 yenildikleri Türkiye maçı sonrası hırs yapıp direkleri tekmeleyerek ayaklarını yonttuğu video kimliği bilinmeyen kişilerce sosyal medyaya sızdırıldı.

-Penaltılara giden İspanya- Portekiz maçında son penaltıyı kullanamadan elenen Portekiz'de ağızları bıçak açmıyor. Penaltı atışını gole çeviremeyen Bruno Alves ve bu yüzden penaltı kullanamayan Cristiano Ronaldo'nun odaları ayırdığı biliniyor.

-Play Station oynarken maçın penaltılara uzamasına dayanamayıp ağlamaya başlayan Cristiano Ronaldo, sevgilisi Irina Shayk'ın Hürriyet gazetesinde haftada bir çıkan pozlarına göz atarak sakinleştirilebildi.

-Andriy Shevchenko'nun bir sonraki Dünya Kupası'na kadar yeni geliştirilen "beden dondurma" formülüyle Kiev'de korunmasına ve uykuya yatırılmasına karar verildi. Sheva'nın son sözü, " Neredesin Beschastnykh?" oldu.

-Rusya Başkanı Vladimir Putin "Bizim bir "Gosplan" geleneğimiz vardı, futbol takımımıza neler katabilir, araştırıyoruz." dedi.

-Andrey Arshavin, Ertuğrul Sağlam ve Lotthar Mattheus'un kendisinde yerlerinin çok ayrı olduğunu Firstly Defence ekibine anlattı.

-Shakira, turnuva için kendisinden şarkı talep etmeyen Platini'ye öfke kustu. Bilindiği gibi Shakira, Femen kadınlarıyla klip çekecekti.

-Rafael Van der Vaart "Eşime duydukları ilginin yüzde birini bana duysalardı" Van Bommel'in yerinde ben oynardım açıklamasıyla Hollanda kamuoyuna sitem ve teessüflerini bildirdi.

-Koruyucu başlık takan Petr Cech'e sorunun beyninde değil, ellerinde olduğunu anlatmaya çalışan spor spikeri Stjepan Duzen'in görevine bilnmeyen nedenlerle son verildi.

-Turnuvanın en iyi oyuncusu seçilen Andres Iniesta'nın Facebook'a bir başka soyunma odasında sevinç fotoğrafı koymasına İslamcı hayranlarından "Yeter!" tepkisi geldi. Bilindiği gibi Iniesta her fotoğrafında küloduyla ve Necmettin Erbakan'la hafızalara kazınan parmak işaretiyle poz veriyor.

-Slaven Bilic Lokomotiv Moskova'yla anlaşmış olmasına rağmen hobi olarak gitar çalmayı sürdürmek istemediğini, grubunu yeniden toparladığı anda teknik direktörlüğü bırakacağını açıkladı.

-Zlatan İbrahimoviç stadyumlara kurulan dev ekranlardan kendisini izlemeyi gol atmaya yeğlediğini ima eden konuşmasıyla büyük tepki topladı.

-Turnuvanın kapanış şenliklerindeki gösterilere anlam vermeye çalışan yüz binlerce Avrupalı final maçının ilk 14 dakikasına konsantre olamadı.

Yağmuruma takılan İngiltere


Ipswich kasabı nerede?
Ipswich Kasabı Terry Butcher, aranmayan kan bulundu.

Turnuva geldi geçti, İtalya'nın finale dek takdire şayan futbolu, Pirlo, Cassano bir tarafta, Barcelona rüzgarını futbol ayazına çeviren İspanya'nın sıkıcı şampiyonluğu diğer tarafta...Almanya'nın tüm dünyada "kupayı almadan gitmezler" yorumlarına verdiği tokat niteliğinde cevap, Portekiz'in Pauleta, Nuno Gomes, Postiga ve "feda"kar Almeidalı hücum edememe hattı geleneği...Hepimiz bir yerlerde yanıldık, Hollanda ile yıkıldık. Kalecilik gönlümüzde ayrı yer tutar dedik, Neuer'i, Casillas'ı, Hart'ı, Buffon'u bağrımıza bastık, avunduk.

Şaşırtmayan bir ekip vardı, çok içerlemedik ama kızdık, İngiltere. Oscar Wilde bu günleri görseydi, acı, nefret, sevgi, ihanet dolu bir yeni "De Profundis" yazmazdı, üçkağıtçı yeni sevgilisinin peşinden Wimbledon'a giderdi herhalde. Lakin futbola endekslenince, milli duyarlılık denilen nane de bünyede sıfırın altında olunca, uluslararası alanda tuttuğum takımın şu hali bana bu yazıyı yazdırıyor.

Blogda da belirtmiştim, turnuvaya abartılmış bir beklenti yaratılmadan dahil olmuş İngiltere. Ama böyle çıkarımlar doğruyu ne kadar yansıtır, emin olamayız. Başarıya ilişkin sükunet, başarısızlık ihtimalini önceden sindirmek midir hakikaten? Hangi maçtı unuttum, penaltı atışı sırasında bir hooliganımız donunu da bunun rahatlığıyla mı sıyırdı, rakip görsün de penaltıyı atamasın diye? Dolayısıyla soyut şeyler bunlar, klavye başında ahkam kesen abilerin beynine doldurttuğu anket sayfaları... Biz de onlardan alıp yayıyoruz, "Rooney olmasa AKP'ye oy verir miydiniz? sorusuna evet yüzde 83 çıkmış abi..."

Kafam karışır.

Rooney demişken kendisi gerçekten tek gündemdi herhalde. TRT spikerlerinin "Cüneyt Çakır" esanslı gurur yalayışlarından sonra en çok bu mevzuya sıkıldım. Rooney topu topu iki maçta oynamadı ama, toplamda bir 45 dakika abimizin sarı yumru suratını izletti bize "yayıncı kuruluş". Zaten dev ekranda taraftar ya da futbolcu kendini gördüğü anda kesme sadizminden de büyük zevk aldılar, orgazma gel sen. Welbeck, Carroll gol atınca daya Rooney'i, İngiltere gol yiyince bas Rooney'i...Sonraki iki maçta da gördük kendisini diyeceğim, kızacaklar. Kendisini sevmediğimiz zannedilmesin.

Benim ola ki çeyrek final ve üstüne çıkabilecek kadar kalırlarsa yıldız adaylarım belliydi, Hart, Parker, Welbeck...Sen niye Gerrard'ı da dahil etmezsin ki listeye? Af buyurun. Bu dört arkadaştan ikisi bir sonraki turnuvada olmayacaklar. Terry de olmaz. Defoe'ye de ihtiyaç olmadı çok şükür, o da gider. İki sene sonraya kadroda Chamberlain ve Walcott devam, bir çeyrek final daha görürüz. Defansın göbeğine de bir yeni Terry Butcher lazım ki, sormayın gitsin. Maç katlolacaksa en azından bünyeler kan görsün.

Şaka tabi.

İngiltere yeter ki, "Why does it always rain on me?" sorusuna kafa patlatmak yerine yeni ve yağmuru takmayan bir soru koysun. Yağacak abi o yağmur, kaçış yok. Bizi İspanya belasından kurtaracak ekip değiller her şartta.



2 Tem 2012

Arrivederci Italia... campeónes Españaaa...


                Ah İspanya, maçtan önce ciddi ciddi endişeleniyordum ve işin hiç de kolay olmayacağı kanaatindeydim. İtalya sahaya çıkacak mücadeşle edecek ve beni dehşete düşüren bir galibiyet alabilecekti. Aslında maç da bir yönüyle pek farklı olmadı, İtalya cok iyi mücadele etti hatta skor tabelasını değiştirebilecek fırsatları da yakalamadı değil ancak dün akşam sahada öyle bir İspanya milli takımı vardı ki şu an bunu kelimlere nasıl dökebileceğimi bilmiyorum gerçekten...
               
                 Maç için Valencia’da bir araştırma yaptım çünkü topluca bir alanda izlemek her zaman daha keyifli olmuştur benim  için hele Euro 2008’deki Türkiye-Hırvatistan maçı deneyiminden sonra o tarz atmosferlerin kalabalıkla daha iyi hissedildiğini düşünüyorum. Neyse biraz araştırmadan sonra Valencia Basket’in maçlarını oynadığı salonda dev ekranla maçların izlenebildiğini öğrendim. Tabi ki direk hazırlıklar yapıldı ve maça doğru yola cıktım ve tabi yine benim gibi İspanya sevdalısı birkaç Türk arkadaşımda benimleydi.Salonu bulabildik en sonunda zaten bir süre yürüdüten sonra bayraklı, formalı herkesin tek bir yöne ilerlediğini görünce rahatladım.Biz biraz gecikmşiz, salon da iğne atsan yere düşmez insanlar çılgınlar gibi şarkılar söylüyorlar daha maç başlamamışken.
               
                Çarşı kültüründen gelen bir şey olsa gerek, ayakta ve en kalabalık yerde izlemek için harekete geçiyorum. Akdeniz insanı İspanyollar ile gerçekten benzer yönümüz çok fazla ama şundan emin oldum ki onlar bizim bir alt versiyonumuz, çünkü biz gruptan çıktığımızda bile onların şampiyonluk sevincinden fazla sevinmiştik bunu iyi hatırlıyorum.
              
                İlk goldeki sevinç çığlıkları inanılmazdı tabi ki sarıldığım bamna sarılan tanımadığım onlarca İspanyol da öyle. Derken 2. Gol İtalya’yı kötü etkiledi diyebilirim tabi ki gol öncesinde Chiellini’nin sakatlanıp çıkması moralleri iyice bozmuştu gol moral bozukluğunu daha da derinleştirdi. Girişte söylediğim gibi aslında İtalya kötü oynamıyordu ancak İspanya’nın harika oyununa da “dur” diyemiyordu. Belki sadece Balotelli ve Marchisio’dan daha iyi olmaları bekleneblirdi o kadar diye düşünüyorum. Daha sonra Fernando Torres’le gelen 3. Gol Valencia Basket salonunda şampiyonluk kutlamalarını başlatmıştı daha sonra Torres bir de asist yaparak farkı 4’e çıkaran golü Juan Mata’ya attırdı. Mata turnuva boyunca oynadığı sadece 5 dakikaya bir gol sığdırmış oldu ve ayrıca bu finalle beraber Torres şimdiye kadar oynadığı hiçbir finali kaybetmemiş oldu.

                Maç sonrası İspanya’da gece boyunca kutlamalar sürdü ve ortak söylem şuydu: Arrivederci ITALIA.  



                İtalya'yı tebrik etmemek ayıp olur diye düşünüyorum çünkü harika bir performansla buraya kadar geldiler ve hakkettiklerini düşünen çok insan olduğuna eminim ancak 4-0 bir final için ziyadesiyle iyi bir skor olduğunu düşünüyorum demem o ki : campeónes campeónes oley oley oleyyy...