10 Haz 2012

In Prandelli We Trust


Turnuvanın üçüncü günü C grubunun iki favorisinin karşılaşmasıyla başladı. Bu maça kadar turnuvada bütün maçlarda gol olmuştu. Gelenek bozulmadı. Genel anlamda olumlu bir görünüm var EURO 2012’de. İtalya ve İspanya şampiyona elemelerinde mağlubiyet yüzü görmeyen takımlardandı. Son üç büyük uluslararası futbol şampiyonasının galipleri karşı karşıya geldi bu akşam. 2008’deki çeyrek final mücadelesinin rövanşı niteliğinde sayılabilecek bir karşılaşmaydı. 2008’de İtalya’nın hocası Roberto Donadoni’yken; İspanya’nın hocası ise Luis Aragones’ti. 2008’de İspanya’nın başarısı İtalya’nın başarısızlığını gölgelemişti. Donadoni de Aragones de takımlarından ayrılmışlardı. Bakalım bu turnuva Cesare Prandelli ve Vicente Del Bosque’nin de sonu olacak mı?

Maça geçersek kadrolar açıklandığında açık söylemek gerekirse ben çok şaşırdım. Aklıma direkt olarak Braga deplasmanına giden Beşiktaş ve o zamanki hocaları Carlos Carvalhal geldi. Galip gelmesine rağmen Carvalhal bana göre çok büyük bir çapsızlık yapmış ve takımını sahaya forvetsiz sürmüştü. İtalya’nın Catenaccio’su ne kadar çirkin geliyorsa insanlara bana da 4-6-0 denen taktik saçma gelmiştir hep. İspanya da bu maça 4-6-0 çıkarak benim beklentilerimin altında kaldı. Del Bosque’nin ne olur ne olmaz diye 3 tane santrafor dahil olmak üzere çok sayıda hücumcu çağırarak bunların çoğunluğunu da yedekte oturtmasıyla tam bir hayal kırıklığı oldu. İtalya ise Juventus ağırlıklı bir kadroyla çıktı Barça-Real Madrid ağırlıklı İspanya’nın karşısına. Cesare Prandelli’nin Fiorentina’da geçirdiği başarılı sezonlardan sonra İtalya’nın başında neler yapacağı merak konusuydu. Bu maç bir kriter olmaz, ancak kısa vadede -2006’dan bu yana güç kaybeden- İtalya’nın gruptan çıkıp çıkamayacağı başarı turnusolü görevi görecektir Prandelli için.

İlk yarıda Prandelli’nin sahaya sürdüğü kadro her ne kadar Del Bosque’ninkinden zayıf olsa da Prandelli’nin taktiksel olarak katkılarını yadsıyamayız. İtalya ilk yarıda beklenenin çok üzerinde bir futbol oynadı desek abartmış olmayız herhalde. Çünkü maç öncesi bütün olumsuzluklar İtalya’dan yanayken İspanya sahaya son iki büyük turnuvanın şampiyonu olarak çıkmıştı. Milan’dan Cassano, Roma’dan De Rossi, City’den Balotelli PSG’den Motta ve Napoli’den Maggio haricindeki altı futbolcu da Juventus kadrosuna mensuplardı. İspanya ise daha çok Barcelona’nın 4-6-0 oyun düzenine yakın bir dizilim ve futbol anlayışıyla sahadaydı. İlk yarıda akıllarda kalan iki topuk hareketi vardı: Birincisi maçın başında Pirlo’nun savunma derinliğini yitirdiği anda verdiği riski savan topuk pası; ikincisi ise devrenin sonlarına doğru Balotelli’nin taç çizgisinde topuğuyla güçlükle kontrol ettiği toptu.

Tribünler açısından birkaç kelime etmek gerekirse; öncelikle Polonyalı futbol severlerin maça ilgisi çok fazlaydı. İspanyollar her ne kadar çoğunlukta gözükseler de organize olamadılar. İtalyanlar ise bilindik tribün aktivitelerini sergileyip organize bir şekilde turnuvaya geldiklerini kanıtladılar.

İkinci yarıda ise iki takım da ilk yarıdakinden çok farklı bir görüntü çizmedi. Balotelli’nin çıkıp Di Natale’nin girmesi maçın ilk dönüm noktasıydı. Maçın ikinci dönüm noktası ise Negredo veya Llorente dururken iki sezondur formsuz olan Torres’in bir nevi kurtarıcı olarak oyuna girmesiydi. Di Natale’nin golünde Pirlo’nun asisti ve Fabregas’ın golünde de Silva’nın asisti belki de gol vuruşundan daha değerli olan iki pastı. Buffon ve Casillas ise yedikleri goller de dahil olmak üzere hatasız oynadılar. Di Natale yıllanmış şarap gibi her geçen yıl performansını artırdıkça tam tersi yönde Torres yıldan yıla daha iyi olması gerekirken giderek kan kaybediyor.
İtalya benim ve futbol kamuoyunun beklentileri üzerinde bir oyun ortaya koyarak çoğumuzu şaşırttı. İspanya ise çok açık bir biçimde İtalya’dan çekindi ve oyununu da buna göre kurgulamak zorunda kaldı. Benim özel tebriklerim Cesare Prandelli, Antonio Di Natale ve Gigi Buffon’adır. Ancak İspanya’da da Xavi-Iniesta ikilisi bir kez daha olumlu futbol nasıl oynanır futbol severlere gösterdiler.
Forza Azzurri diyerek bir İtalya yazısını daha sonlandırmanın hüznünü yaşıyorum. Sizlere de 1990 İtalya Dünya Kupası’nın müziğini armağan ediyorum.

Twitter - Facebook


Üstünidman'ı Twitter'da takip et: twitter.com/ustunidman
Üstünidman'ı Facebook'ta beğen: facebook.com/ustunidman

Bu Kez de Hayalimi Heitinga mı (Ç)alacak?


Dün akşamki Hollanda-Danimarka maçı aslında beklendiği gibi geçti denebilir. Maçı seyretmeyip bu yazıyı okuyanlar skordan dolayı bu girişe kızacaklardır elbette ama maçın genel hakimi olan Hollanda biraz forvetteki beceriksizlik(Van Persie) ve şansızlıkla(Robben) biraz da savunma hattının verimli(Heitinga) olamamasıyla maçı 0-1 kaybediyordu.

Bir önceki yazımda forvetlerin, isimleri her ne kadar büyük olsa da, yeterli olamayabileceğinden bahsetmiştim. Forvet seçimi olarak Bert Van Marjwik’e kızamıyorum da çünkü ilk 11 de başlayan forvet R. Van Persie’ydi, “kalitesini tartışamayız” klişesini bile söylemenin saçma olduğunu düşünüyorum. Burada kızılabilecek tek nokta Almanya, Portekiz gibi güçlü ülkelerin olduğu bir grupta kesin kazanılması gereken maça neden tek forvetle çıkılır?Ya da neden iki ön libero( Van Bommel, De Jong) ile başlanır.

Ben söylemiştim demeyi sevmem aslında ama yıllardır Hollanda defansında oynayan Heitinga’ya hiç güvenemedim daha doğrusu sahada stoper olarak iyi profil çizdiğini düşünmüyorum. Bu maçta da beni haklı(!) çıkardı Heitinga ve gol pozisyonunda Krohn Dehli’den çok basit bir çalım yiyerek tüm yükü Stekelenburg’a bıraktı ki golde kalecinin hatası olmadığını da milyonlarca kişi gördü.

Peki, Hollanda’nın durumu ne olacak? Herkesin “grubun kaderini Danimarka belirler” şiarı daha ilk maçtan kendisini gösterdi ve Hollanda ilk kurban oldu ama şunu da belirtelim bu “sürpriz” ile Portekiz veya Almanya ülkelerinden herhangi birisinin de karşılaşamayacağını kimse iddia edemez. Evet Danimarka bu grubun kritik ülkesi ancak Hollanda’nın kendi göbeğini kendisi kesmesi gerekecek ve Danimarka maçı sonrası Marjwik’inde açıklaması gibi Hollanda Almanya’yı yenmek zorunda ki Portekiz maçını çok iyi oynamasa da Almanya’yı yenmek hiç kolay olmayacaktır.

Portakalları sonuna kadar destekleyeceğim ancak Heitinga’dan daha fazlasını bekliyorum ve inanıyorum ki beni utandıracak (!)…


NOT: Geçen yazımda bahsettiğim Jetro Willems maçta bek olarak oynadı hatta ortalamanın da üzerinde bir performans sergiledi bana göre, en azından 1994 doğumlu bir genç için…

Bana Yine Hasret !

 



      Tribünden başlayarak şöyle bir yorum yapayım: Portekiz'in baş kahramanları her ne kadar yetmese de Coentrao ve Ronaldo'ydu; ve neden bilmem ama bunun nedeni de bence Portekiz'in altın çocuğunun tribünde olmasıydı. Mourinho'nun tribünde değil de her zaman ki yerinde kulübede olmasını çok isterdim. Portekiz'i bir de öyle seyretmek sanırım son senelerdeki en büyük hayalim. Çünkü kim takımın başına gelse bu takımı beklentilerin altında oynatmayı bırakın yerin dibinde yönetiyor. Her turnuvaya büyük beklentilerle gelip daha ilk maçtan tamam yine olmayacak bu iş dedirtmek çok anormal olmasına rağmen artık kabullenilmiş bir durum haline geldi. Bu yüzden maç içinde en çok taktik değişiklikleri değil, hakem kararlarını değil Mourinho olsaydı maç böyle devam ederken nasıl davranır nasıl değişiklikler yapar bunun muhasebesini yaptım kendi içimde.
                                                                                     

      Zaten eğer böyle bir iç muhasebesiyle uğraşmasaydım, "bu kadar eziyet yeter hadi artık biraz heyecanlanın" gibi bir lütuf olan uzatma dakikalarına kadar televizyonla bakışarak arkadaş olabilirdik. Her ne kadar bir şeyler yapmaya çalışsalar da uzatma dakikaları hariç Portekizli oyuncuların yaptıkları , final sınavında boş kağıt vermemek için yapılan karalamalar kadar oldu. Hatta bir ara Ronaldo o kadar sıkılmış olmalı ki maçın en iyi hareketini savunmadan röveşata ile topu uzaklaştırmaya çalışarak yapmayı denedi. Coentrao' ya dip not düşerek " Aldırma deli gönül, giden gitsin, sen şarkılar söyle içinden, boşver" şarkısını atfetmeyi de boynumun borcu bilirim.
     
         Bu kadar çok olumsuz söz söylenir mi sadece bir maç için denebilir ama şunu da söylersek çok daha açıklayıcı olacaktır: Seremoni de en çok dikkatimi çeken şey Portekizli oyuncuların daha çok podyumdaymış gibi olmalarıydı. Tamam saçı başı dağıtın da gelin demiyorum, tamam çok yakışıklı çocuklarsınız hepinizin stilistlere yatıracak istemediği kadar parası da var, o da çok güzel... De biraz da maça odaklansanız neler neler olacak. Böyle gelmiş böyle gider mi bilinmez ama bu oyunla nereye kadar gideceği çok da meçhul değil sanırım. Ve son olarak, oyuncuların stilistleri onları bu kadar iyi anlayabiliyorsa, yine şunu söylemeliyim ki tutun kulağından bir kaçını kulübeye oturtun da teknik direktör ne zaman ne söyleyeceğini daha iyi kavrasın.




9 Haz 2012

I Love Denmark!


            I Love Denmark!


            Euro 2012’nin ölüm grubunun ilk maçıydı. Herkesin favori olarak gösterdiği Hollanda turnuvaya iyi başlamak istiyordu. İlk on beş dakikada Hollanda’nın baskısı ve Danimarka’nın tutuk oyununu gördük. Hollanda hücum planını sadece ilerideki dört oyuncunun üstüne kurup, ne beklerini ne de De Jong-Bommel ikilisini oyuna sokmayınca pozisyon bulmakta zorlandı. İlerideki dörtlüde bireysel yetenekleriyle girdikleri pozisyonları harcayınca Hollanda baskısı kısa sürdü. Oyunu dengeleyen Danimarka kavruk sol beki Poulsen’in zorladığı pozisyonda maçın yıldızı Krohn-Dehli’nin Hollanda savunmasının gerçek yüzünü gösterircesine attığı gol ile öne geçiyordu. Bu dakikadan sonra Hollanda bilinçsiz bir baskı kurmaya çalışsa da Kvist-Zimling ikilisinin dinamik oyunu işlerin Danimarka’nın istediği gibi gitmesini sağlıyordu. Kanatları Robben ve Afellay’ın defansa yardım etmemesi ve geç sol bek Willems’in tecrübesizliğinden faydalanarak iyi kullanan Danimarka çok şeyler beklediği Bentdner ve Eriksen’den beklediği performansı alamayınca skoru arttıramıyordu.

            İkinci yarı ise Hollanda’nın 10 dakikalık baskısıyla başladı. Ancak baskı gol getirmeyince Hollanda kalan dakikalarda şuursuzca saldırdı. Hollanda kapalı savunmayı açmak için kanatlara inmedi/inemedi. Robben aldığı bütün topları içeri girmeye çalışarak ezdi, Van Der Vaart varken Afellay tercihi anlamsızdı, Van Persie bekleneni veremedi, orta ikili çok geride kaldı, stoperler daha ilk pozisyondan bakkala gitti.

            Danimarka ise kısıtlı kadrosundan iyi verim aldı. En iyi bölgesi olan defansın göbeği mükemmel oynadı, alanları iyi kapattılar, orta saha, bekler ve kanatlar iyi çalıştı. Eriksen ve Bentdner’den bekleneni alamasalar bile sürpriz oyuncuyu çıkardılar. Sonuç olarak kazananın Danimarka olduğu gecede en akılda kalıcı iki kişi de Danimarka’dandı. Biri Michael Krohn-Dehli, diğeri ise ismini bilmediğimiz tribündeki bu güzel…

Panzer’den Vosvos’a: Almanya



Almanya, tarihten gelen futbol ekolünü 2006’dan itibaren kademeli olarak değiştiriyor. 2004’te Jürgen Klinsmann’ın yardımcısı olarak göreve başlayan Joachim Löw, 2006 Dünya Kupası’ndan sonra takımın başına geçerek bildik Almanya’ya duvar sonrası kuşaktan genç sanatkârları eklemledi. Fiziğe dayalı disiplinli oyunu olabildiğince koruyarak özel oyuncuları da buna dahil edebilecek futbol sihrine sahip dinamik, hareketli bir sisteme geçiş yapma çabası içerisine girdiler. Bu yapılarıyla sert, korkutucu bir görünümden sempatik, eğlenceli bir görünüme evrildiler.  Yeniden yapılanma aşamasında olan Almanya Milli Takımından ilk etapta kimse büyük başarılar beklemese bile 2008 Avrupa Şampiyonasında 2.lik, 2010 Dünya Kupasında 3.lük elde ettiler. Bu kupanın da en büyük favorilerinden biri olarak, süregelen gençleştirme operasyonunu bir nebze abartmış vaziyetteler.
Öte yandan, Almanya’nın siyasi gündeminin başat tartışmalarından olan göçmenlerin entegrasyonu ve multi-kulti[1] konularında da Alman Milli Futbol Takımı bahsi geçen kavramların başarısının pilot bölgesini temsil ediyor. Halihazırda kadroda bulunan Jerome Boateng Gana, Sami Khedira Tunus, Mario Gomez İspanya, İlkay Gündoğan ve Mesut Özil Türkiye, Lukas Podolski ve Miroslav Klose  de Polonya göçmenleri veya göçmen çocukları. 2012 kadrosunda 7 olan göçmen asıllıların sayısı 2008’de 7, 2010’da ise 11’di. Bu karma kadro yapısıyla gelen başarılar Almanya’da çok kültürlülüğün doğru planlamayla zenginlik yaratacağının bir örneği olarak çok kültürlülük yanlılarınca tezlerini güçlendirmede kullanılıyor.

Kadro
Kaleciler:
Kalede bir sakatlık veya ceza durumu olmaz ise tüm maçlarda Manuel Neuer olacaktır ve muhtemelen turnuvaya damga vuracak bir performans gösterecektir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, Neuer’in oynadığı takımlarda artan liderlik rolü. Neuer daha 26 yaşındayken Şampiyonlar Ligi finalinde penaltı kullanma inisiyatifini alabilen bir kaleciye dönüşmüş vaziyette. Almanya’nın milli takımlarda her daim bir lider ihtiyacı ve arayışı olduğunu (yakın zamanda sırasıyla Oliver Kahn ve Michael Ballack örnekleri) ve 2010 Dünya Kupasında Lahm’ın kaptanlığı konusunda aldığı ağır eleştirileri düşünürsek Neuer bu takımda lider rolü de üstlenebilecek tıynette bir karakter.  Kadroda birinci yedek kaleci olarak bu sezon Hoffenheim’da kiralık oynayan Tim Wiese ve üçüncü kaleci olarak da Hannover 96’nın kalecisi Ron-Robert Zieler de yer alıyor.

Savunma:
Mevcut Almanya kadrosunun en sıkıntılı bölgesi savunma hattı. Aslında kadroda bulunan savunma oyuncularının mevcut seviyesi turnuvaya katılan ülkelerin neredeyse hepsinden iyi durumda lakin dizilimin nasıl oluşacağı konusunda tereddütler var. Philip Lahm, savunmanın iki kanadında da dünya çapında performans gösterebiliyor. Onun oynadığı kanadın tersinde ise onun seviyesinde bir oyuncu bulunmuyor. Bayern’in savunmasında göbekte oynayan Badstuber ve Boateng oldukça başarılı bir sezon geçirmelerine rağmen Almanya ilk 11’inde Mertesacker’in de dahil olmasıyla yan yana oynamaları zor gözüküyor. Löw’ün açıklamalarından anladığımız kadarıyla; Lahm sol bekte, Boateng sağ bekte oynayacak, stoperler de Badstuber ve Mertesacker olacak. Sağ beki yedeklemek adına asıl mevkisi ön libero olan Lars Bender de düşünülüyor. Kadroda savunma yedekleri olarak Dortmund’lu sol bek Marcel Schmelzer, stoper Mats Hummels ve Schalke’li stoper Benedikt Höwedes de bulunuyor. Eğer kadroya girme şansını elde ederse Mats Hummels de turnuvaya damga vurma potansiyeline sahip.

Orta Saha:
Almanya’yı uzun zamandır 4-2-3-1 dizilimiyle görüyoruz, büyük ihtimalle bu turnuvada da bu şekilde dizileceklerdir. Orta saha olarak tanımladığım kısım dizilimin savunma önünde konumlanan bölümüdür. 2010’da bu bölgede Khedira ve Schweinsteiger oynamıştı, muhtemelen bu turnuvada da bu ikili korunacaktır. Khedira, son turnuvada yaptıklarıyla Bundesliga’da ortalama-üstü bir orta saha oyuncusundan Real Madrid’de önemli bir rol oyuncusu haline gelmeyi başardı. İstikrarını sürdürecektir. Orta sahada asıl şüphe yaratan, ilginç bir şekilde, Schweinsteiger. Şampiyonlar Ligi finalindeki yıkımı ve sonrasındaki kısa süreli sakatlığı Almanya’nın en garanti adamı olarak görünen Schweinsteiger için kafalarda soru işareti yarattı. Onun yerine zaman zaman Toni Kroos, hatta belki İlkay Gündoğan’ı da görebiliriz. Almanya’nın oyuna dinamizmini veren dinamoları olan bu bölgede kimin oynayacağı ve oynayanların performansları takımın nasıl bir şampiyona geçireceğini de büyük ölçüde etkileyecektir.

Hücum:
Almanya’nı yukarıda bahsedilen eski ekolünden farklılaşmasını sağlayan asıl etken hücumdaki yaratıcılık ve çeşitlilikti. 2010’da ilk dizilimde solda Podolski, sağda Müller, ortada Mesut ve onun önünde Klose’yle başlayan dizilim maç içerisinde dört oyuncunun da birbirleriyle pozisyon değiştiği ve uyum içerisinde hücum ettikleri bir görünüm sunmuştu. Bu şampiyona da bu durum yeni oyuncularla daha da zengin bir hale geldi. Kadroda kendine yer bulan Götze, Reus ve Schürrle de bu dinamik yaratıcılığa yabancılık çekmeden katkı koyabilecek isimler. Bu yönüyle Almanya yedek kulübesi en güçlü takımlardan bir tanesi ve bu da, turnuvanın ilerleyen bölümlerinde kendisini muhakkak gösterecektir.
Santrafor mevkiinde kimin oynayacağı aslında Almanya’nın oyun şablonunu ciddi anlamda etkileyecek bir karar. Bu sezon ‘leblebi gibi gol atan’ Mario Gomez oyun karakteri itibariyle durgun bir ceza sahası içi golcüsü. 2010’da o bölgede oynaya Klose ise pozisyon varyasyonlarında oldukça başarılı, hareketli bir ileri uç oyuncusu. Klose, bu takımın benimsediği oyun stratejisine daha uygun olmasına rağmen, gerek yaşı itibariyle gerekse Gomez’in bu sezon Bayern’deki çıkışı sebebiyle yedek başlayabilir. Bu durumda ben Almanya’nın hücumda bocalayabileceğini düşünüyorum.
Turnuvanın en küçük yaş ortalamasına sahip takımı olan Almanya, aynı zamanda turnuvanın en büyük favorisi. B grubunda Hollanda, Portekiz ve Danimarka ile oynayacak olan die Mannschaft, büyük ihtimalle bu grubu kayıpsız tamamlar. Hollanda ile aralarındaki tarihi rekabeti de göz önünde bulundurarak işi kolay olmayan Almanya, zorlansa da puan kaybetmez diye düşünüyorum. Grup aşamasından sonra Almanya’yı İspanya haricinde zorlayacak bir takımın olması da zor gözüküyor.


[1] Alm. Çok kültürlülük

8 Haz 2012

Renksiz, Tatsız ve Keyifsiz Bir Açılış

A grubunun ilk maçında devreyi önde kapatan Polonya'daki coşku ve istek ne yazık ki ikinci yarıda yoktu. İspanyol hakemin verdiği yanlış bir karar Yunanistan'ı on kişi bırakmak için yeterli oldu. Borussia Dortmund yapımı bir golle Kuba-Lewandowski işbirliğiyle öne geçen Polonya taraftarının desteğine yakışır bir oyunu golden sonra ne yazık ki ortaya koyamadı. İkinci yarıda da heyecanlı ancak tatsız bir futbol vardı. Oynadığı umutsuz futbola rağmen Yunanistan'ın attığı gol ve zaman zaman baskılı futbolu ilerisi için tat vermedi. Hikmet Karaman'ın hatalı sarı karttan sonra verdiği "Bu hakem İspanya Ligi'nde nasıl maç yönetiyor, var ya..." tadında tepkisi ise turnuvanın TRT açısından özeti niteliğindeydi.

Turnuvadaki tek temsilcimiz olan hakem kadrosu ve bu kadronun lideri Cüneyt Çakır daha ilk maçtan bir rakibinin önüne geçti. Kendisinin en az yarı final seviyesinde bir maç yöneteceği fikrindeyim. Polonya açısından turnuva öncesinde çok umitluydum ancak daha ilk maçtan oynadıkları futbol için hayal kırıklığı oldu. Ancak mevcut olan potansiyel, takımı taraftar desteğiyle gruptan çıkarmak için hala yeterli gözüküyor. Yunanistan mı? Gruptan çıkmaları turnuvanın mucizesi olur. 2008 Avrupa Şampiyonası'ndan sonra ev sahiplerindn birisinin gruptan çıkması ilerleyen turlarda taraftar desteği açısından olumlu olacaktır.

Gerilerden gelen sürpriz adayı: Polonya

Ortam yavaş yavaş ısınıyor...
Turnuvada ilk maçlar A grubuyla başlıyor. Açılış maçı Varşova'da....

Grup aşamasında anlatacağım ikinci takım Polonya olacak. İlk takımım Calciopoli mağduru; eskiye oranla güç ve tecrübe kaybına uğramış kadrosuyla İtalya'ydı. Polonya ise İtalya'nın tam tersine sürpriz yapma potansiyeli olan, ev sahibi avantajını Ukrayna'ya oranla daha iyi kullanabileceğini düşündüğüm bir takım.
Franciszek Smuda'nın ilk maçın sabahı yaptığı açıklamalar turnuva öncesi göz dağı niteliğinde. Polonyalı teknik adam Borussia Dortmund kadrosunda yer alan üç oyuncusu hakkında transfer açıklamaları yaptı. Robert Lewandowski'nin Manchester United'a, Jakub Blaszczykowski'nin İngiltere'de bir takıma, Lukasz Piszczek'in de Real Madrid'e transfer olacağını açıkladı. Gelecek sezon için Borussia Dortmund hakkında çeşitli şüphelere haiz olmamı sağlayan bu transfer söylentileri bakalım sahaya çıkacak futbolculara ne kadar etki edecek? Bana göre bu üç transfer haberi de futbolcuya olumlu yönde yansır. Ne de olsa bahsettiğimiz takımlar Avrupa'nın en başarılı birkaç takımından ikisi....

Polonya turnuvalarda çok başarılı bir görüntü ortaya koymuyor. Ancak bu sene bambaşka bir potansiyel taşıdıklarına inanıyorum. Özellikle kolay bir kura çekmeleri de 2008'de Türkiye'nin yaptığını Polonya'nın yapmaması için hiçbir sebep yok. Arsenal kalecisi Wojciech Szczesny Dortmundlular haricinde takımın göze çarpan ve güven veren ilk ismi. Mainz'in orta saha oyuncusu Eugen Polanski ise Almanya 21 yaş altı milli takımında forma giydikten sonra Polonya'yı seçti. Hücum alanında Polonya'nın en etkili silahlarından birisi olan Lille'in yıldızı Ludovic Obraniak ise 27 yaşında olmasına rağmen takımın tecrübeli sayılabilecek oyuncularından. Türkiyeli futbol severlerin aşina olduğu isimlerse: Geçtiğimiz sezonu Celtic'de kiralık olarak geçiren Trabzonsporlu Pawel Brozek; bu sezon geldiği Trabzonspor'da Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşayan Adrian Mierzejewski ve iki sezondur Sivasspor forması giyen Kamil Grosicki.

Gruptan çıkacağına inandığım Polonya'nın şansı yaver giderse çeyrek finalde çekeceği şanslı bir kura onları yarı finale kadar taşıyabilir. Daha da ötesine giderler mi o kadarını bilmiyorum. Ancak ev sahibi oldukları bu turnuvada hiçbir şey onlar için imkansız gözükmüyor...

Yunanistan?


Tarihinde 4. kez katıldığı Avrupa Şampiyonası'nda Yunanistan, açılışı bu akşam oynanacak Polonya maçı ile yapıyor. Ne yazık ki ve güzel futbol için ne kadar iyi ki, bu turnuvada şansları 2004'te gelen inanması güç şampiyonluğun tekrarını yapacak kadar yok. Zira 11 Spartalı hüviyeti yalnızca anlık ve sürpriz başarılar demektir, yalnızca biraz daha savunmadır, gard er ya geç mutlaka düşer. E bu kadar kreatif takım bolluğunda pek zayıf gözüküyorlar; gruptakilerin denk güçleri dolayısıyla en az 3, en fazla 4 maç oynayarak kupadan elenecekler.

Futbola dair on yıllardır tekrarlanan "asıllı" iddialar ve klişe cümlelerin yol göstericiliğinde elenmesi daha iyi olur zaten. Yunanistan yanıyor, seçimler, ekonomik problemler...Futbolla uyuşturulmayı bizim memleket gibi hissetmiyorlarsa, hemen elensinler, dönsünler, halka moral filan da yaratmasınlar. Daha dün Grek neo-nazilerin partisi "Altın Şafak"tan herifin teki bir tartışma programında Yunanistan Komünist Partili bir kadına tokat attı. Utanmadan basın açıklaması da yayınladılar, "Marx'ın piçlerine bırakmayacağız ülkeyi..." vs. Bu rezil şiddet uygulayıcısının muhtemelen Prometheus filminden çıkıp akşamki Polonya maçını "milli duygularıyla" izleyecek olması açıkçası benim midemi bulandırıyor (Prometheus abimize laf yok tabi, filmini bilmem).

Neyse, Yunanistan turnuvaya nasıl geldi, kadrosunda kimler var, kimler yok, biz verileri sıralayalım:

*Euro 2004'teki zaferde "korsan gemisi" lakabını alan takım, 8 yıl aradan sonra kadrosundan 4 korsanı yine turnuvaya getirdi. (Karagounis demirbaş!)

*2012'ye giden yolda gruplarında İsrail, Letonya, Gürcistan ve Malta gibi Avrupa'nın henüz zayıf takımları vardı. Dolayısıyla tek çekiştikleri takım Hırvatistan olarak gözüküyordu.

*Elemelerde böylesine zayıf bir gruba karşılık yalnızca 14 gol attılar, 5 gol de kalelerinde gördüler. 10 maçta 7 galibiyet ve 3 beraberlikleri var.

*Hırvatistan ile ilk maç 0-0 biterken, ikinci maç Yunanistan 2-0'lık bir galibiyet aldı. Düşünebiliyor musunuz? Tam 2 gol!!

*Bu turnuvada dikkat edilmesi gereken genç oyuncuları, Schalke'nin defansına güneş gibi doğan K.Papadoupoulos (20 yaşında- milli formayla 3 golü var, gol bekliyoruz.) , Panathinaikos'un sağ açığı Sotiris Ninis (22) ve çeşitli mecmualarda Yunan Messi olarak tanıtılan Fetfatzidis (21- Olympiakos). İlki kesinlikle oynayacak fakat diğer iki yetenek rotasyon olarak değerlendirilebilir şimdilik.

*Teknik direktörleri Fernando Santos, Yunanistan Ligi'nde son on yılın en iyi hocası olarak seçilmiş vakti zamanında. Portekizli. 2 yıldır takımın başında.

*Polonya, Rusya ve 2004'te karşılaştıkları Nedved'li, Koller'li günlere göre durumu kötü olan Çek Cumhuriyeti ile turnuvanın A grubunu oluşturuyorlar.

Favoriler hep kazanır mı?


Euro 2012 geldi çattı, herkesin bir favorisi, plase takımı ve sürpriz yapacağına inandığı ülke/ülkeler var elbet. Ben de kendimce bazı takımlar seçtim. Hemen belirteyim kupayı kazanacağına inandığım ülke(zaten tüm dünyanın favorisi) İspanya ama benim favorim(inandığım ülke) portakallar, yani Hollanda. Ancak bu yazıyı yazma sebebim onların turnuvayı kazanmasından çok kaybederlerse bunun sebeplerini şimdiden öngörebilmek için. Yani kazanırsa insanlar şaşırmaz ama kaybederlerse özellikle İspanya için büyük etki yaratabilir. Peki bu takımlar turnuvayı neden kazanamazlar? Ülke ülke göz atalım.

İspanya neden kazanamaz?

Son Dünya ve Avrupa şampiyonu olmuş bir takım için bu soruyu sormak? Evet, çoğu kişiye saçma gelmesi çok normal hatta doğal. Çünkü çoğu kişi özellikle İber Yarımadası’nın İspanyol sakinleri bu turnuvada da ipi göğüsleyeceklerinden neredeyse eminler. İşte bence İspanya bir problemle karşılaşacaksa bu güven yüzünden olacak.
İspanya milli takımına genel bakış attığımızda iskeletini yıllardır Real Madrid ve özellikle Barcelona oluşturuyor ve artık alışık olduğumuz gibi LA Liga’yı bu iki takımdan birisi kazanıyor yani şampiyon olmaları klasikleşmiş iki takım ve onların oyuncularından söz ediyoruz. Doğal olarak bu takım oyuncularındaki ego patlaması da günden güne artıyor. Real Madrid’den farklı olarak, Barcelona oyuncuları ve Katalan basınında İspanya Milli takımını var edenin Barcelonalı oyuncular olduğu ve onlar olmazsa İspanya milli takımının da olmayacağı konulu söylemler git gide artmaya başladı evet bu profesyonelce oynanan hiçbir maçta gözle görülmedi ama ortaya çıkması muhtemel bir durum olarak görüyorum ki İspanya milli takımını kötü etkileyecektir.
Bir diğer konu da Jose Mourinho. Buraya nerden geldik diye sorabilirsiniz haklı olarak ama bana göre Real Madrid’in başına geçtiğinden beridir El Classico’lar daha bir sert oynanmaya ve ölüm-kalım mücadelesine dönüştürülmeye başlandı. Mourinho takımı belki de böyle motive ediyordur, O'nun teknik direktörlük konusunu kimse sorgulayamaz zaten ama bu sert gidişatın İspanya milli takımında oynayan El Classico taraflarının da ilişkilerini kesinlikle etkiliyor. Turnuvaları yıldız oyuncular toplamının değil takımların kazandığını düşünürsek Pique’nin yanındaki Ramos ile anlaşması ve ona güvenmesi bu takım için şart gibi görünüyor.

               Hollanda neden kazanamaz?
Bu sorunun İspanya’ya göre daha mantıklı olduğu kanaatindeyim. Benim favorim Hollanda ama eksiklerini de bir türlü görmezlikten gelemiyorum. Bir kere senelerdir şampiyonalara takımlarında müthiş sezonlar geçiren forvet oyuncularıyla katılıyorlar ama sonuç olarak bir türlü verim alamıyorlar, özellikle bu son dönemde kendini gösteriyor(Ruun Van Nistelrooy’u kesinlikle dışarıda tutuyorum). Bu sene de Van Persie onların gol umudu olacak dilerim de bu görevini en iyi şekilde yerine getirir.
Bir diğer sorun olabilecek nokta ise defans bölgesi bana göre. Özellikle stoper mevkiinde Heitinga ve Mathijsen diğer ülke takımlarının stoperlerine göre sönük kalıyorlar ve güven vermiyorlar açıkçası. Ben ve eminim ki bir çok futbol sever Hollanda orta sahasını izlemekten zevk alacaktır ancak saydığım bir dizi olumsuzluklar Hollanda’yı bir kez daha finali evden izlemeye mahkum ederse ben de en az onlar kadar üzüleceğim.
İspanya kazanırsa üzülmem ama Hollanda kazanırsa Türkiye’nin olmadığı şampiyonada çok sevineceğim kesin. Portakallara başarı dileklerimle…

NOT1:David Villa olan bir fotoğrafı özellikle seçtim çünkü onun olmaması büyük İspanya için büyük dezavantaj yerine oynayacak Llorente, Pedro, Negredo veya Torres gibi oyuncular olsa bile...

NOT2: Son olarak şunu da söyleyeyim turnuvanın en genç oyuncusu Jetro Willems de Hollanda milli takım kadrosunda yer alacak 30/03/1994 doğumlu defans oyuncusu, oyuna girer çok güzel oynar veya gol atar işte o zaman kariyerimi sorgulamanın vakti gelmiş demektir. Jetro Willems henüz 18 yaşında…

6 Haz 2012

Calciopoli yıldıramaz bizleri...

İtiraf edeyim ben her Dünya Kupası'nda Brezilya'yı desteklerim. Ancak her zaman da bir sürpriz takımım olur üçüncü dünya ülkelerinden. Avrupa Şampiyonaları'nda ise durum biraz daha farklıdır. Çocukken Hollandalıların turuncu formaları ve İtalyanların Gök Mavi formaları ilgimi çekmiyordu desem yalan olur. Çünkü bayrak ve forma uyuşmazlığı çocukluğumun ilk travmalarındandır. Bu da diğer travmalar gibi bir hayli ilgi çekici olmuştur. Türkiye'nin katıldığı her turnuvada benim için Türkiye açık ara favoridir parantez içinde bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Gelgelelim EURO 2012'deki tek favorim İtalya'ya...

Turnuvanın açık ara en formsuz takımını destekleme fikri nereden çıktı diye sorarsanız geçmişten günümüze gelen İtalya hayranlığı yine had safhaya ulaştı ve ben her şeye rağmen Forza Italia dedim. Zaman zaman yanlışları olan İtalya'nın Catenacciosu'ndan ziyade; yaşam alanlarındaki kaotik durumun futbollarına yansıması benim için her zaman yeterince ilgi çekici olmuştur. En zor dönemlerini geçirirken bile yaptıkları sürpriz çıkış ve 2006 Dünya Kupası'nı kaldırmaları da takdire şayandı. Toldo, Panucci-Cannavaro-Nesta-Maldini, Gattuso-Ambrosini-Albertini, Totti-Del Piero-Inzaghi ilk on biri bugün sahada yok. Hatta bu isimlerin çoğu futbolu da bıraktı. Ancak sırf bu kadronun hatırına bile desteklenecek bir takımdır İtalya. Hazırlık maçlarındaki başarısız sonuçlar aldatmasın sizleri. Yine bir şike skandalı içerisinde olan İtalya Milli takımında moraller ziyadesiyle bozukmuş. Bu bana pek inandırıcı gelmiyor açıkçası. Cesare Prandelli'nin takımı elemelerde mağlubiyet yüzü görmeden rahatça turnuvaya katılma hakkını kazandı. Bana sorarsanız çok kolay bir gruptan olması gerektiği şekilde çıktı. EURO 2012'de C Grubundaki rakipleri ise İtalya'yı bir hayli zorlayacak cinsten. Fakat grupta üç tane beraberlik alıp şampiyon olduğu 1982 Dünya Kupası'nı göz ardı etmeyin derim ben.

Biraz da kadroya bakacak olursak; kale her zamanki gibi sağlam ellerde. Buffon yaşlanmasına rağmen hala dünyanın en iyileri arasında. Namağlup lig şampiyonu Juventus'un kalesi de Buffon'un ellerindeydi. Savunmada göze çarpan bir isim eskisi gibi yok. İtalya'nın en zayıf karnı çok ironik bir şekilde savunması olacak gibi duruyor. Orta sahada ise Championship Manager 03/04'ün efsanesi Milan'ın yeni transferi Riccardo Montolivo ve Milan'ın bu sezon parlayan yıldızı Nocerino öne çıkan isimlerden. Bu ikilinin yanında Roma efsanesi kaptan Daniele De Rossi ve Juve'nin tecrübeli yıldızı Milan efsanesi Andrea Pirlo da orta sahada etkili oyun ortaya koyabilecek diğer isimler. Hücum alanındaysa gol krallığı konusunda rüştünü ispat etmiş Antonio Di Natale, sezon ortasında kalbinin delik olduğunu öğrenip tedavi gören San Siro'nun yaramaz çocuğu Antonio Cassano ve EPL'nin şampiyonu City'nin sorunlu yıldızı yepyeni sırt ismiyle Barwuah Balotelli etkili olacak isimler.

Geçmiş yıllara göre zayıf bir kadro gibi gözükse de 1990 Dünya Kupası'nda Salvatore Schillaci'den gol kralı yaratan; 2006 Dünya Kupası'nda Luca Toni ve Fabio Grosso'yu dünyaya tanıtan Azzurri'nin bu turnuvada da sürpriz yapma ihtimali bir hayli fazla gözüküyor.
Calciopoli'ye rağmen Forza İtalia...

5 Haz 2012

Girizgah niyetine: Sevgilim İngiltere


Futbolda İngiltere ulusal takımını desteklemek, insana yeni bir sevgiliyle gelen umutları ve her seferinde, bir yerinde, hayal kırıklıklarını başından kabullenmeye benzer. Herifçioğlunu görür, beğenirsin, forması fiyakalıdır, zorlarsan biraz Beckham'ı andırır, 11 meziyeti birarada, dünyanın en iyisiyle karşı karşıyasındır. Üzerinde güneş batmaz bu herifin, girdiği her mücadeleyi kazanacaktır gözünde. Böyle böyle büyüttüğün beklentilerin üzerine, saha içindeki performansını her sınamanda beklentiler yerini hayal kırıklığına bırakmaya başlar, tek tek. Meziyetler arası uyumda problemlerini keşfedersin; herif emperyal hevesler içerisinde, burnu büyük, sanki biraz karizması abartılı...Son kaçırdığı penaltıyla stadyumu tek tek terk eder insanlar, bir sonraki şampiyonaya, bir sonraki sevgili için umut biriktirmeye adalarına dönerler.

Dört yılda bir yenilenen umutların belki de İngilizlerin gözünde ilk kez, illüzyona değil, daha olgun, alınacak sonuçlara daha hazırlıklı bir formata büründüğünü söyleyebiliriz. Euro 2012, İngiltere ulusal takımının belki de üzerinde stresi daha az hissedeceği bir turnuva olacak diğerlerine göre. Blogdaki görev dağılımımız dolayısıyla, bir diğer sıkıcı "komşu" Yunanistan ile beraber, sıkıcı sevgilim İngiltere'yi de yazmaya çalışacağım turnuva boyunca. Dolayısıyla epey ahkam keseceğiz, şimdiden affola.

Bizim memlekette, milli takımda ne kadar fazla "lejyoner" var ise, o kadar başarı gelecek sanrısı sözkonusu. Herhalde sebebi Avrupa görmüş futbolcunun disiplin, strateji, dayanıklılık vesaire zırhlarını tek tek formasının üzerine geçirdiği düşünülmesi. Futbolun beşiği deyip durduğumuz İngiltere'nin ise bir zorunlu nedenden dolayı böyle bir şeye açık olmadığını görüyoruz: Premier Lig takımları ağır sayılabilecek kısıtlamalara rağmen ağzına kadar yabancı dolu, lakin yurtdışında hatırı sayılır İngiliz futbolcu yok! Bu konu üzerinden dallanıp budaklanan bir sürü meseleye şimdilik girmeyelim. Euro 2000'deki rezalette yalnızca McManaman yurtdışında (R. Madrid) oynuyordu, 2004'te Hargreaves (B.Münih) ve Beckham (R. Madrid). Bu turnuvada ise futbol hayatını yurtdışında sürdüren oyuncu sayısı 0 (sıfır). Dolayısıyla bir başka Avrupa Şampiyonası daha, kibirli İngilizlerin dünyanın en iyi ligine sahip olmalarıyla- turnuva başarısı arasındaki bağlantı üzerine kafa patlatmakla geçebilir. En azından ilk üç maç garanti.

-Bundan sonraki paragraf tamamen isimlerden oluşuyor, dileyen direkt finale "bay geçebilir".

Mayıs ayında göreve gelen Roy Hodgson'un seçtiği kadroya göz ucuyla bakmadan evvel, İngiltere'nin gündemi, Wayne Rooney'nin ilk iki maçta cezalı olması sebebiyle meşgul demek gerekiyor öncelikle. Fransa ve İsveç maçları istenildiği gibi sonuçlanmaz ise, Rooney'i şampiyona boyunca yalnızca Ukrayna maçında izleyebileceğiz zira. Manchester United'da iyiden iyiye parlayan Danny Welbeck'in omuzlarında bariz bir yük gözüküyor. Diğer forvetlerden Andy Carroll oynamasa daha iyi, Sturridge ise kadrodan çıkarıldı gibi gözüküyor. Diğer pozisyonlara geçersek, Bursaspor'un file bekçisi Scott Carson, üçüncü kaleciliği 19'luk Butland'a kaptırdı. Defansın göbeğinde Chelsea'nin başarılı savunmacıları John Terry ve Gary Cahill'in sakatlıkları, ikincisinin turnuva kadrosundan halihazırda çıkarılmasına yol açtı. "Şampiyonlar Ligi finalinde de yoktular zaten" dediğinizi duyar gibiyim. Rio Ferdinand buna rağmen kadroya çağrılmamasına epey isyan etti açıkçası, kendisinden 11 yaş küçük ve yalnızca milli formayı 1 kez giymiş Martin Kelly tercih edilince. Ne diyeyim, duygusalım, ben de üzüldüm. Orta sahada yine Chelsea'li Lampard sakatlık dolayısıyla kadroda yok. Benim en çok dikkatimi çeken bu sene Liverpool'da tam bir hayal kırıklığı yaratan sol açık Stewart Downing'in ne sebeple turnuva kadrosuna alındığı... Bayım, Liverpool taraftarı birine bunu söyletebilen birinden bahsediyoruz! Pes!

Kadrodaki olumsuzlukları yazdıktan sonra, takımın kaderini tayin etmeye aday isimlerim: Manchester City'nin eldiveni Joe Hart, şu bizim eski-yeni Scott Parker, United'lı Young ve Welbeck- Rooney ikilisi. 4-4-2'nin biraz esnetilmesiyle, Walcott, Chamberlain, Welbeck, Kelly, Butland, Jones gibi tazeleriyle İngiltere, şampiyonada umuyoruz, "bu da aynısı çıktı" dedirtmez bu kez biz duygusallara. Yoksa "göze hoş gelen" birkaç opsiyon var, haberleri olsun.

11 Haziran'daki Fransa maçıyla, turnuvadaki, sahadaki İngiltere'yi yazmaya başlıyorum.

1 Haz 2012

TFF 1. Lig Bizi Bekler Ankaragücü

Ankaragücü düştü diye demiyorum 2012/2013 sezonunda 1. Lig tarihinin belki de en eğlenceli ve ilgi çekici maçlarını izleyeceğiz...
Ankaragücü, Adana Demirspor, Göztepe, Karşıyaka taraftarlarını bir kenara koyduktan sonra; Adanaspor, Samsunspor, Denizlispor, Manisaspor, Konyaspor, Boluspor, Rizespor gibi Süper Lig tecrübesine sahip köklü kulüplerin de varlığını yabana atmamak gerekiyor. Alt liglerde yer alan Sakaryaspor ve Kocaelispor'un yokluğu ise Anadolu tribünlerini yakından takip eden futbol severler için üzücü bir durum. 1. Lig'in yenileri 1461 Trabzon ve Şanlıurfaspor da potansiyel sahibi takımlar. Erciyesspor, Kartalspor, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor, Bucaspor, Tavşanlı Linyitspor ise 1. Lig'in geriye kalan takımları. En azından bulundukları şehir güzel diyerek bu takımları bir kenara bırakıyorum.

Bu ligin yenilerinden birisi de 102 yıllık Ankaragücü...
32 yıldır mücadele verdiği Süper Lig'de düştüğü borç batağından kurtulamayınca kendisini 1. Lig'de bulan camia bu ligin belki de en yabancısı. Umarım tutunamayan sendromu yaşamayız da bir an önce Süper Lig'e geri döneriz. Bizden önceki örnekler(Adanaspor, Kocaelispor, Sakaryaspor, Göztepe) hiç umut verici değilken bir kademe daha düşmek en son isteyeceğimiz şey. Sportif başarısızlık sonucu düşmek bir kenara mali başarısızlık sonucu düşmek bir kenara. Sportif başarısızlık sonucu düşen Bursaspor iki yıl durup tekrardan Süper Lig'e dönmüştü hatırlarsınız.

1 Lig'in gediklilerinden birisi olan Karşıyaka camiası ise başarıya aç bir şekilde tekrardan Süper Lig'e döneceği günü sabırsızlıkla bekliyor. Umuyorum ki onlar da bu zor günleri atlatıp önümüzdeki birkaç sene içerisinde Süper Lig'e dönecekler. Bu sezon az daha 2. Lig'e düşüyorlardı gerçi bunu da atlamamak lazım. Değişen yönetimleriyle birlikte seneye daha dikkatli olurlar sanırım. Karşıyaka camiası 100. yılında başarısızlık yaşamış Ankaragücü camiasının yanında elimizdeki iki numaralı örnek oldu bu sezon. Gerçi Galatasaraylılar da 100. yıllarında şampiyonluğu Fenerbahçe'ye kaptırınca baya bir hüzne boğulmuşlardı(!) ne yazık ki. Karşıyaka'nın Göztepe'yle oynayacağı maçlar yine bu ligin en önemli ilk beş maçı arasında bu sezon da yerini alacaktır.

Aliağa Petkimspor tartışmalarını bir kenara bırakırsak Göztepe de bulunduğu ligi hak etmeyen üçüncü büyük camia. En son 2002/2003 sezonunda mücadele ettikleri Süper Lig'e dönmeleri çok uzakta görünmüyor. Ankaragücü ve Karşıyaka ile aralarında olan rekabet maçlara da yansıyacaktır muhakkak. Son yıllarda adeta bir moda haline gelen deplasman yasağınınsa Ankaragücü-Göztepe rekabetinde şimdiden en çok konuşulan unsur olacağı kanaatindeyim. Valilikler izin verdiği ölçüde ligdeki en eğlenceli atışmalara sahne olan maçlar Ankaragücü-Göztepe arasında yaşanacak gibi duruyor. Sanaldan ortam gerilmediği sürece iki taraf için de çok eğlenceli ve heyecanlı deplasman seyahatleri yaşanacak gibi. Açıkça söylemek gerekirse Ankaragücü taraftarlarının da heyecanla beklediği en önemli maçlar Göztepe'yle oynananlar olacak.

Takım analizlerinde dördüncü sırayı Adana şehrinin takımları alıyor. Öncelikle Demirspor'u tekrardan 1. Lig'de görmek bir futbol sever olarak beni çok sevindirdi. Yıllardır play-off'ta uzatmalarda ve penaltılarda kaybedilen maçlardan sonra 2011/2012 sezonunda sonunda şeytanın bacağı kırıldı ve on yıl sonra yine Denizli'de kazanılan bir maç sonrası Demirspor bir üst lige çıkma başarısını gösterdi. Mavi Şimşekler'i yıllardan beri takip ederim. Bu sezon 1. Lig'de ses getirecek birçok maça imza atarlar gibi duruyor, bekleyelim görelim...
Diğer taraftaysa Adana'nın Uzan mağduru turuncuları Adanaspor var. Bu sezon Ankara'da son maçta Kasımpaşa'ya karşı uzatmada kaybettikleri Süper Lig'e yükselme hakkını bir sonraki sezon daha istekli bir şekilde arayacaklar.
Adana'ya yapılacak iki deplasman seyahati de çok çekici geliyor şimdiden.

Son olarak bölgelere göre 1. Lig'e genel bir bakış attığımda İç Anadolu'da Konyaspor sıkıcı, Erciyesspor ise Kayserispor'un gölgesinde kalmış takımlar olarak göze çarpıyor. Karadeniz'deyse Boluspor, Rizespor, 1461 Trabzon ve Samsunspor futbola karşı kayıtsız olmayan şehirler, tanıdık yüzler. Güneydoğu'nun temsilcilerinden birisi(Gaziantep B. B. Spor) gereğinden fazla iticiyken; diğeri(Şanlıurfaspor) de tam bir kapalı kutu görünümünde. Şanlıurfaspor deplasmanı şehre yeni yapılan stadın da etkisiyle bu sezonun en orijinal deplasmanı olabilir. Ege'deyse Göztepe ve Karşıyaka'nın haricinde; Denizlispor yıllarca beraber Süper Lig'de mücadele ettiğimiz rakiplerimizden birisi. Ayrıca Bucaspor'un bir yıllık Süper Lig tecrübesi ve Tavşanlı Linyitspor'un da bize bir hayli yabancı olması bu bölgenin dikkat çeken unsurları. Marmara'nın tek temsilcisi Kartalspor ise İstanbul deplasmanı ihtiyacımızı karşılayacak bir takım olmaktan öteye geçemiyor. Kaderine terk edilmiş Doğu Anadolu Bölgesi'nin 1. Lig'de temsilcisi olmaması da bu ligin ve ülkenin acı gerçeklerinden birisi.

Süper Lig'de alışkın olduğumuz ortamı bulamayacağımız için antik Yunan'da kente gelen yabancılar olan "Meteikos"lar gibi ortalarda dolanacağımız bir sezon bizleri bekler. Bir an önce mali problemler aşılmalı ve Ankaragücü şehrin de desteğiyle Süper Lig'e dönmelidir. Başta Cemal Aydın ve Ahmet Gökçek olmak üzere denenmiş bütün yönetimlerin üzerine bir sünger çekip her şeye sıfırdan başlamalıyız.

Şikeden, teşvikten, deplasman yasaklarının gölgesinden uzak bir lig umuduyla şimdilik hoşçakalın...

Bank Asya 1. Lig müziğine de şimdiden kulağımız alışsın bari:

24 May 2012

EURO 2012 öncesi futbol hariç birkaç şey...

O malum  dört yıldan birisi Avrupalı futbol severler için yine geldi çattı. Hem de Türkiye A Milli Futbol Takımının Avrupa Şampiyonası'na katılım hakkını play-off'ta Hırvatistan'a kaptırdığı bir ortamda. Konumuz bu değil olmayacak da. Zaten yeterince konuşulup gerekli değişikliklerin teknik alanda da yapıldığı bir ortamda tekrardan bu konuyu konuşmak gereksiz...

Gelelim asıl mevzuya. Türkiye'nin de ev sahipliği için aday olduğu ancak turnuvanın ev sahipliğini Polonya-Ukrayna iş birliğinin kazandığı EURO 2012'nin siyasal, toplumsal, ekonomik ve nostaljik açılardan analizi bu yazının konusunu oluşturacak. Öncelikle Türkiye'nin ev sahipliğini neden kazanamadığı hususu üzerinde kısaca durmak istiyorum. EURO 2008 adaylığında beraber başvurduğumuz komşu Yunanistan ile EURO 2012 adaylığı öncesi ayrı düşmemize ne gerek vardı? AKP ile değişen Türkiye'nin dış politika vizyonu bu hususta neden işlemedi? Bu iki soruyu yanıtsız bırakalım derim ben. Sadece biraz hayıflanmak istedim o kadar...
Batının eski düşmanlıkları devam ettirmeyerek Avrupa Birliği'ne aldığı doğu bloku ülkelerinden birisi olan Polonya ile Sovyetler Birliği dağılınca peydahlanan Ukrayna biraz da siyasi nedenlerden ötürü EURO 2012'ye ev sahipliği yapacak.

Turnuva öncesi yaşanan çeşitli talihsiz olayların maçlara gölge düşürmesini futbol severler eminim istemezler. Ancak bahsi geçen konular çok önemli. İlk olarak Ukrayna'da sokak hayvanlarının fırında yakıldığı haberi çok üzücü ve sinir bozucuydu(benim için hala da öyle). Bu konu hakkında da Ukrayna'ya veya UEFA'ya ciddi bir yaptırım uygulanmadığı için katiller cezasız kaldı diye düşünüyorum. Sokak hayvanlarının yok edilmesinin sebebi ise şampiyonayı izlemeye gelecek insanların rahatsız olabileceği ihtimaliydi. Turnuvanız batsın dediğinizi duyar gibi oluyorum. En nihayetinde futbol turnuvası olduğu için de kayıtsız kalamıyorum. Diğer konu ise tamamen siyasi. Ukrayna'nın eski Başbakanı Yulya Timoşenko cezaevinde kötü muameleye maruz kaldığı için Avrupa Birliği Komisyonu turnuvayı boykot kararı aldı. 
İki tane çok büyük krizin eşliğinde gidilen EURO 2012 öncesi can sıkıcı konuları bir kenara bırakırsak biraz da mali olarak incelemek gerekir şampiyonayı. 


Uluslararası çaptaki turnuvalarda ortada dönen paranın haddi hesabı yoktur. Bu durum her şampiyonada daha da büyüyerek devam etmekte. EURO 2012 de sponsor konusunda ufak bir incelenmeye tabi tutulmayı hak etmiyor değil. Şampiyonanın resmi sponsorları hemen hemen bilindik markalar, firmalar, şirketler vs. Futbol oyununun temel direği tabi ki toptur. Adidas'ın tasarladığı Tango 12 adlı top yaklaşık üç hafta boyunca bir o kalede bir bu kalede olacak inşallah. Bunun yanında Coca-Cola da her zamanki gibi sponsorluk konusunda başı çeken bir diğer marka. Onlar da gerek verdikleri hediyelerle(açacak, anahtarlı, tişört) gerek yaptıkları reklamlarıyla turnuva öncesinde ve sırasında futbol severleri havaya sokacaklar. Turnuvanın ulaşım işlerini ise Hyundai-Kia iş birliği almış durumda. McDonalds ise Fantasy Football adlı menajerlik oyununun sponsorluğunu üstlenmiş. Oyunun galiplerine de turnuvanın resmi sponsorları Adidas'tan Tango 12 ve milli takım formaları; Canon'dan fotoğraf makineleri; EA Sports'tan UEFA EURO 2012 oyununu; SHARP'tan televizyonu McDonalds dağıtacak. Continental firması da araba lastiği alana Tango 12'yi hediye olarak vermeyi kendisine iş edinmiş. Ayrıca Orange isimli GSM operatörü de Apple Store'da EURO 2012 uygulamasının sahibi konumunda. Castrol ve Carlsberg de şampiyonanın diğer resmi sponsorları. Paranın hüküm sürdüğü düzende paranın mutlak galip çıkacağı bir turnuva daha görüldüğü üzere bizleri bekliyor.

Son olarak biraz da nostalji deyip Panini'nin EURO 2012 Çıkartma Albümünden bahsedelim. Öncelikle internet kullanımının bu kadar yaygın olduğu bir çağda bile piyasa sürüldüğünü hatırlatmakta fayda görüyorum. Sonra da çocukken EURO 96, World Cup 98, EURO 2000 ve World Cup 2002 Çıkartma Albümlerini almış birisi olarak hala o günleri özlemle andığımı belirtmek isterim. Harçlığımın hepsi çıkartmalara gitmiş olsa dahi... 
Şampiyonanın yayıncısı TRT'nin Okay Karacan sürpriziyle karşımıza çıkacağını temenni ediyorum. Futbol konuşacağımız günler de yakındır, herkese iyi seyirler dilerim.

17 May 2012

2002'nin madalyasız kahramanı: Şenol Güneş

Şu sıralar Trabzon'da "En çok sevilen insan kim?" anketi yapılsa kuşkusuz Şenol Hoca bütün adayları birer birer eleyip açık ara birinciliği elde eder. 2010/2011 yılında şike tartışmaları arasında averajla kaybedilen bir şampiyonluk, aniden hak kazanılan UEFA Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılım hakkı ve grupta gösterilen başarılı performans....

Yukarıdaki konular ışığında az çok Şenol Hoca'dan ve kariyerinden bahsedeceğim; ancak bir Ankaragücü taraftarı olarak bu yazıyı yazdığımın unutulmasını istemem. Gerek çevremdeki Trabzonspor taraftarlarının naif insanlar oluşu, gerekse Ankaragücü taraftarlarına olan sıcakkanlı davranışları beni de Trabzonsporlulara karşı ön yargısız kıldı.

Biraz gerilere giderek bugünü çok daha rahat analiz edebileceğimi düşünerek öncelikle Şenol Güneş'in başarılı kalecilik yıllarından bahsetmem gerekir. Kaleci Şenol'un on beş yıl boyunca kalesini koruduğu Trabzonspor takımı Türkiye Süper Lig'i tarihindeki altı şampiyonluğunun hepsini bu dönemde kazandı. Türkiye A Milli Futbol Takımının da 31 kez formasını giyme başarısı gösterdi. Bunların yanında futbolculuğu döneminde üç adet Türkiye Kupası, altı adet Cumhurbaşkanlığı Kupası ve üç adet de Başbakanlık Kupası kazandı. 1974/1975 sezonunda ilk kez Süper Lig'de mücadele eden Trabzonspor bir sonraki sezon lig şampiyonluğunu elde ettiğinde bunda Şenol'un payı çok büyüktü. 1987 yılında futbolu bıraktıktan sonra 1988 yılında Trabzonspor'da teknik sorumlu olarak çalışmaya başladı ve başarısız bir sezonun ardından Trabzon'dan ayrıldı. Boluspor ve İstanbulspor maceralarının ardından Trabzon'a tekrardan dönen Şenol Hoca 1993 yılından 1997'ye kadar Trabzonspor'un başında görev yaptı. 1996 yılında son maçta Avni Aker'de Fenerbahçe'ye karşı kaybedilen şampiyonlukta elindeki "yetersiz" kadroyu yeterli hale getirmeye çalıştı ve kısmen de başarılı oldu. İntihar eden taraftar ve yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen Fenerbahçe nefreti kaçan şampiyonluğun etkilerini gözler önüne seriyordu. Antalyaspor ve Sakaryaspor'u çalıştırdıktan sonra Şenol Güneş için kulüp kariyerine ara verip ülke kariyerini başlatmak farz olmuştu.

2000 yılında Mustafa Denizli'den sorumluluğu devralan Şenol Hoca Türkiye'nin 48 yıldır beklenen Dünya Kupası macerasını başlatmak için hak kazandı. Sonrası malum...
Dünya Kupası üçüncülüğünde futbolcu tercihleri, taktiksel dizilimi, takım elbisesi de dahil olmak üzere her şeyi sorgulanan hoca efendiliğini bozmadan işini yapmaya devam etti. Hatta Türkiye Avrupalı takımlarla oynamadığı için üçüncü oldu şeklinde aklın mantığın almadığı yorumlar yapılır oldu. Başarıda hiçbir payı yok dendi... Bu eleştirilere en iyi cevabı yine Şenol Hoca verdi. Dünya üçüncülüğü sonrası dağıtılan madalyaların 25 tane olması gerekirken 23 tane olması Şenol Güneş'in canını sıkmış ve boynu bükük kalan malzemeciye Şenol Güneş kendi madalyasını vermişti. Hoca bu durumu: "Bana diyorlar ya sen o başarıda yoktun. Evet şu an bunu ispatlayamam çünkü bana verilen madalyayı ben o dönem milli takımın malzemecisine verdim." şeklinde özetliyor.
2003 yazında FIFA Konfederasyon Kupası üçüncülüğü geldiği sıralarda Türkiye halkı Şenol Güneş'i acımasızca eleştirmeye devam ediyordu. Milli takımı FIFA Dünya sıralamasında 7. sıraya oturtan tek isim olması ya da UEFA tarafından 2002 yılının en iyi teknik adamı seçilmesi nedense çok önem arz etmiyordu tarafsız(!) ana akım medyada. Belki de Trabzonspor'da değil de Galatasaray'da meşhur olsaydı tıpkı Mustafa Denizli'den önceki selefi Fatih Terim gibi işte o zaman bu başarılar dünyada eşi benzeri olmayan başarılar olarak ses getirirdi.
Neyse ben konuya döneyim tekrardan. 2004 yılında milli takımdan ayrılan hoca 2005'te üçüncü kez Trabzonspor'un teknik sorumlusu olarak görev almaya başladı ve başarısız geçen bir sezonun ardından hocanın yolu teknik antrenörlük kariyerinin zirvesini yaşadığı Güney Kore'ye düştü. Üç sezon FC Seoul takımını çalıştırdıktan sonra tekrardan Türkiye'ye dönen Şenol Güneş'in rotası bir kez daha Trabzon'u gösteriyordu.

2009 yılında dördüncü kez yönetmeye başladığı Trabzonspor'da Türkiye Kupası şampiyonluğu, Süper Lig ikinciliği, UEFA Şampiyonlar Ligi'nde ilk kez gruplara kalma başarısı gibi çok önemli işler yapan Şenol Güneş futbolda şike operasyonunda da takdire şayan bir sağduyuyla Trabzonspor camiasını elinden geldiğince sakin tutmaya çalıştı. Tabi ki Sadri Şener'e rağmen...
Son zamanlarda hocanın takımı bir kez daha bırakacağı söyleniyor. Hatta kendisi de mücadele edecek gücünün kalmadığını söyledi. Süper Lig'de 2011/2012 sezonun teknik adamı bana göre her türlü zorluğa rağmen takımının başında duran Ulubatlı Kaptan Hakan Kutlu'dur. Ancak Şenol Hoca da bu sıkıntılı günlerde yapmış olduğu sağduyulu ve onurlu açıklamalarıyla Trabzonspor camiasını biraz olsun dizginleyebildiği için yılın iki numaralı teknik adamı olmayı fazlasıyla hak ediyor!
Şampiyonluğun mimarı Fatih Terim mi? Neyse...
Son olarak bana bu yazıyı yazmamda yoğun baskılar yapan çok sevgili Trabzonsporlu kardeşim Sefa Saral'ı buradan saygıyla selamlıyorum. Bir başka Üstünidman yazısında görüşmek üzere.