Salih Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salih Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eyl 2014

Namlunun ucunda bir susturucu: Maris Verpakovskis



Akif evden çıktı ve topu yere fırlattı, elindeki ekmeği ağzına sıkıştırıp ayakkabısına eğildi. Evden çıkmadan ayakkabı bağlamayı bir türlü huy edinememişti. Bir ara yapıştırmalı ayakkabı almış fakat onun da yapıştırması iki aya sökülmüş gitmişti, bağcığa tek düğüm atıp gerisini ayakkabının içine soktu. Şöyle bir irkildi güneş daha ısısını göstermemişti ulan şu çizgi filmi geri ata geri ata sonunda gece yayınlayacaklar diye geçirdi içinden. Sokakta kimse yoktu kuş sesleri dışında bir de yan sokakta motoru ısınsın diye çalıştırılan bir aracın sesi geliyordu. Topa hafif hafif dokunup topla yürümeye başladı. Önünde pek bir seçeneği yoktu. Elindeki ekmek içi zeytinden ısırıklar alarak duvarla tek pas yapmaya başladı, arada durup çekirdekleri tükürüyordu. O sabah şiir yazsa belki de şair olurdu, ama o duvarla tek pas yaptı. Topa iç dış vurabiliyor bire birde adam eksiltebiliyordu, yani şiir yazması için hiçbir sebep yoktu.  

…

2000'li yılların başı 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası ve 2002 Dünya Kupası ile üst üste iki kez büyük turnuva görebildiğimiz yegane dönemdi. Dünya Kupası’ndaki üçüncülüğün üzerine 2004 Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu bir hayli rahat gözüküyordu Türkiye’ye. Henüz gol bulamadığımız İngiltere’ye karşı gol atacağımıza kesin gözüyle bakılıyordu, nitekim öyle olmadı İngiltere’ye gol bulamadık ve iki maçtan 1 puan çıkarabildik. İngiltere de grubu süpürünce ikinci olarak baraj maçı oynamaya hak kazanan Türkiye şanslı bir kura çekerek Letonya ile eşleşti. Gazetelerin ‘çek bi Letonya’ manşetlerini anımsarsınız. Nitekim bu eşleşme sanıldığı gibi olmadı ve Türkiye bu kazadan ağır yaralı çıktı.



Maris Verpakovskis ile bizi Fransa 98’den eden Belçikalı Luis Airton Oliviera’yı benzetenler vardır elbet fakat 2004’teki durum farklıydı. Bence 2004’teki milli takım, tarihin en olgun en iyi milli takımıydı ve üst üste üçüncü turnuvayı görecekti. Ama olmadı. Maris izin vermedi. Şimdi bu adamı konuşalım.

Verpakovskis’i birçok kişi en son Dinamo Kiev’deyken hatırlar ve İspanya’ya gittiğini bilir, yıllardır adını duymadığımız için sonrası parlak değil hepimizin malumu. Verpakovskis’in kariyerini irdeleyip yazıyı boğmak istemiyorum pek de bir şey yok zaten. Yazının konusu Verpakovskis’in kariyeri ile değil onun oyun tarzı ile alakalı olacak.

‘Futbol alemi’ diye bir yer var, gerçek dünyanın ötesinde bir yer olsa gerek. Tribüncülerin ‘bu alemde’ dedikleri yer var ya işte orası. Gerçek dünyada iyi ve kötü vardır, futbol dünyasında ise ‘kazanan’ ve ‘kaybeden’… Bazı futbolcular vardır sadece kazanmak için oynarlar, bu futbolcular futbol denen dinin iki mezhebi olan tsubasa ve huyuga mezheplerinden ikincisine mensupturlar. Huyuga mezhebine sahip olan futbolcular çokça beddua alırlar, bazıları bu bedduaları tolere edebilecek yeteneklere sahiptir ve futbol dünyasında ayakları üzerinde durmayı becerebilir. Bazıları ise boynundaki atkıyla babasının yanında gözyaşı döken 7 yaşındaki bir ufaklığın gözyaşları içerisinde boğulur, sonra da futbol dünyasında kaybolup gider.



Memur arı nasıl bal yapıyorsa öyle gol atıyordu Maris; zoraki ittire ittire sokuyordu meşin yuvarlağı içeri. Aslında golcü demeye bin şahit lazımdı. Sırf Şenol Güneş Owen’dan daha iyi dediği için bile Verpakovskis’in ne kadar yeteneksiz bir futbolcu olduğu anlaşılabilirdi. Verpakovskis’in gol yollarındaki etkisi kendisine tanrı tarafından hediye edilen golcülük yetenekleri ile değil fiziksel avantajları ve çabaları ile gerçekleşiyordu. Çevik bir oyuncuydu, hızlıydı bir stoperi deli edebilecek bütün özellikler adeta onda toplanmıştı. Ama golcü değildi kendisine gol attıran özellikler vücudunun tüm gücüyle stabilize olmasını gerektiriyordu ki bunun futbol yaşamı süresince devam etmesi mümkün değildi. Zira gol sadece vücutla değil aynı zamanda ruhla seni topun düşeceği yere götüren güçle gerçekleşen bir eylemdi.

O tam bir UEFA Avrupa Ligi topçusuydu, 2.Dünya Savaşı’nın yaralarını hala saramamış bir Doğu Avrupa takımının en önemli gol silahı olarak zor hava ve zemin şartlarında umudu olmalıydı.

                              

Maris tarzı futbolcular futbol literatürüne trol olarak yazılmalarına rağmen hep birilerinin kahramanı oldular. Torpili olmadan seçmelere girip 10 dakikada her şeyini vermeye çalışan bir çocuk gibiydi Maris. Belki bir tabanca değildi ama ucundaki susturucuydu. O ateş ettiğinde her şey daha sessiz ve daha can alıcı oluyordu. O Maris bize rakip oldu ve canımızı yaktı, eminim birçok  futbolsever kendisinden küfürle nefretle söz eder. Ama eminim o Maris birçok Letonyalı’nın, birçok Letonyalı çocuğun kahramanıydı umuduydu; tıpkı herkesin nefret ettiği Huyuga’nın kendi kardeşlerinin gözünde bir kahraman olması gibi. Çünkü Maris gibiler Huyuga gibiler hem umudun hem de umutsuzluğun adıdır.

22 Nis 2013

Bağırmayan Taraftar: Trabzonspor


Trabzonspor’un en çok eleştiri aldığı konulardan biri taraftar profilinin karşı takımı baskı altına alıp kendi takımının arkasında itici güç oluşturacak nitelikte baskın olmaması. Bu yazıda benim fikirlerim ve bu konuda emek verenlerin düşünceleri beraber paylaşılacak.



Şurada bir kere anlaşmak gerekir, Trabzonspor ve Trabzon kenti bu ülkenin Napoli’sidir. Özellikle Karadeniz şehir takımlarının son zamanlarda tepkisine ve yer yer nefretine maruz kalan Trabzonspor ‘şehir takımı’ olgusunu düşünecek olursak bu ülkede imrenilecek kıskanılacak bir konuma sahiptir. Vira Grubu’ndan Soner Boran’ın da dediği gibi ‘Trabzonspor’u tutmak memleketini sevmenin ve memleketine hizmet etmenin en iyi yolu’ olarak anlaşılmaktadır, bu anlayışla da Trabzon kentinde doğan her çocuk potansiyel bir Trabzonspor taraftarı olarak doğmaktadır. Bu bir şehir takımın isteyeceği en önemli şeydir aslında.

Türkiye’de Anadolu kulüplerinin taraftarları değerlendirilirken bu konuda birçok parametre kullanılır. Şehirdeki ağırlık, özgün ve hep bir ağızdan tezahürat, atkı veya meşale şov, el emeği pankart, son zamanlarda da kareografi bu gücü sergilemenin ve dışarıdan değerlendirme yapmanın bazı yollarıdır. Bir başka konu da tribün jargonunda kullanılan ‘MEVZU’dur. Birçok konuda eksik olan bir taraftar grubu saha dışı olaylardaki agresifliği ve üstünlüğü ile birçoklarından daha iyi olduğunu ‘mevzuda birinciyiz’ diyerek dillendirebilir.



Yavaş yavaş Trabzonspor tribünlerini irdelemeye başlayalım. Trabzon tribünlerinde ilk grup 1980 yılında Çılgınlar adıyla kurulmuş ve aynı yıl gurbetteki Trabzonsporlular tarafından ‘Dünyanın ilk deplasman grubu’ olan Gurbetçi Gençler kurulmuş. Bu rakamlar Trabzon’da eksik olduğuna inanılan tribün kültürüne dair önemli ve olumlu işaretlerdir. O tarihlerden günümüze uzanan yelpazeye bakacak olursak bugün çok yakınılan bir ‘bölünmüşlük’ problemi olduğunu görüyoruz.

‘ Bugün Avni Aker’deki pankartlara bakacak olursak 20 civarında grup olduğu görülmektedir.Statta pankartı asılan grupların elemanları o pankartın arkasına dizilse boşluk kalacak kadar az üyeleri var. Üye durumu tabii ki önemli değil ama o grubun ne amaçla kurulduğu ve Trabzonspor’a neler verdiği önemli bir husustur. Ne zaman bu kadar fazla oldu diye düşünecek olursak 2008-2009 yılları bu olayın patlak verdiği seneler diyebiliriz. S.Şener döneminde maraton tribünlerine artık grup alınmayıp yeni yapılan kale arkasına yerleştirilmesi ve taraftar gruplarına kombine indirimi yapılması gözle görülür bir değişimin yaşanmasına neden olmuştur. Yaşanan anlaşmazlıklar, liderlik hevesi, maddi çıkar tribünlerin bu bölünmüşlükte olmasının en net cevaplarıdır.’ Soner Boran-Vira

‘Trabzon’da 5-6 kişilik bir alkol ortamı olduğunda ‘ne yapalım ne edelim’ konusuna geçildiğinde hemen bir grup kuralım derler. Tribün kültürü var, yok değil; fakat çok sayıda grubun olması herkesin kendi bildiğini doğru olarak kabul etmesi sonucu sözlü ve görsel birliktelik sağlanamıyor. 95-96 sezonunda kaybedilen şampiyonluk Trabzon tribünlerinin çok büyük yara almasına sebep oldu ve bugünkü duruma gelindi. Yönetimin 20-30 kişilik grupları dahi grup olarak görüp toplu bilet vermesi ve bazı grupların bu işi gelir kaynağı olarak görmesi grupların bir araya gelememesinin sebeplerinden.’ Volkan Durmuş-Trabzonlu Gençler



Futbolun en keyifli yönlerinden biri de sahadaki aktörlerin dışında tribünde çok farklı bir filmin çekiliyor olmasıdır. İnsanlar futbol izlerken keyif almanın yanında aynı zamanda renktaşları, gönüldaşları ile beraber tezahüratlara eşlik ederek dünyanın en keyifli frekansına erişir. Şahsi fikrime göre Trabzonspor taraftarının önemli bir özelliği de tribünü ikincil bir konumda görmesidir. Yani tribündeki enerjiyi sahaya yansıtmak yerine sahadaki enerjiden tribün yapma gayesi vardır. Tribünler takım kötüyse kötü, iyiyse iyi bir görüntü çizer. Siz hiç Trabzonsporluların ‘sahada kaybedebiliriz ama tribünde asla’ şeklinde gider  yaptığını duydunuz mu? Sahada kaybedilmişse tribünde zaten kaybedilmiştir.

Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır, Trabzonspor taraftarı bağırmıyor diye ben oturduğum yerden bu işe emek veren, bu uğurda kilometrelerce yol kat eden insanlara yapıcı değil de yıkıcı eleştiri yaparsam hadsizlik etmiş olurum. Rant, karaborsa v.s herkesin günahı boynuna; sadece ama sadece arma peşinde koşan her Trabzonspor taraftarı benim canım ciğerimdir. Benim tek arzum bu kadar imrenilesi bir camianın aynı zamanda imrenilesi bir güzellikte, özgünlükte ve orjinallikte olan tribünlere sahip olması. 

..

Yazacak çok şey vardı, özet geçmek istedim. Bu konuya tekrar tekrar dönüp birkaç yazı daha çıkarabilirim diye düşündüm. Hadi hayırlısı.

28 Şub 2013

Göztepeli Laz Volkan'a Özgürlük!

Göztepe tribünlerinin tanıdık simalarından 'Laz' lakaplı Volkan Yılmaz maçlarda aldığı 14 bin liralık cezası yüzünden cezaevinde bulunuyordu. Laz Volkan'ı bu kötü gününde yalnız bırakmayan Göztepe taraftarı kendisinin özgürlüğe kavuşması için bir kampanya başlattı ve geliri Laz Volkan'ın özgürlüğüne kavuşması için harcanmak üzere atkılar yaptırdı.



1 atkı=1 Gün sloganıyla bugüne kadar 850 atkı satıldığı biliniyor. Fiyatı 20 TL olan atkılardan 150 tane daha satılırsa Laz Volkan özgürlüğüne kavuşacak. İzmir, İstanbul, Ankara ve Antalyâ'da satışa sunulan atkıları diğer şehirlerden almak isteyenler 'İsyan Marşı' adlı facebook sayfasından kargo ücretine tabi olmadan sipariş verebiliyor. Kampanyaya canıgönülden destek veriyor, Sporda Şiddet Yasası ile tribünlerde artan baskının tribün içi ve tribünler arası dayanışma ile aşılabileceğini düşünüyor ve en kısa zamanda Laz Volkan'ın özgürlüğüne kavuşmasını diliyoruz.

19 Şub 2013

Amatörün Cazibesi: Buradan çıkış var mı?

Bir hocamız 'son 20-30 yılda teknoloji ile birlikte en çok gelişen şey futbol' demişti. Özellikle 2000'ler Barcelona'sı futbola yeni bir soluk getirdi. Barcelona-Madrid derbisi ününe ün kattı ve bizim futbolseverlerimizin de tuttukları takımdan sonraki tutkuları bu iki takımdan biri olmaya başladı. Futbol ekonomisiyle, idaresiyle her şeyiyle bu denli profesyonelleşirken hala amatör futbolun ilgi görmesi, hatta bazı futbolseverler için vazgeçilmez bir tutkuyu ifade etmesi neyin nesi diye sordum kendime.

Amatör bir maçın en cezbedici yanı sövdüğün sol bekin dönüp sana bakması. Maçta bir yakını varsa işaret eder onu senin yanına yollar mevzu olur, kimsesi yoksa küfürden sonra ya adam gibi oynar ya da oyundan tamamen düşer.

Güvenlik önlemleri çok zayıftır. Üst baş aranmaz çoğunlukla. Polisler göbekli amcalardır, 'sigara içme bıdı bıdı' muhabbeti yapmak yerine oturur tribüne sigara yakar. 

Güvenlik önlemlerinin zayıf olması rahat olmanın yanında 'ev sahibi' unsurunun daha fazla ön plana çıkmasını sağlar. Hep ünlü futbolcuların zikrettiği 'şu stad beni çok etkiliyor, çok baskı var' muhabbeti kafaya oynayan bir ilçe amatör takımının sahasında yarattığı atmosferin yanında hiç kalır. Döve döve maç alınır amatörde. 'Burası x, buradan çıkış yok' tezahüratı İstanbul'da orada burada havada kalır, polis deplasman takımını da deplasman taraftarını da bir şekilde çıkarır o stattan. Ama amatörde... Amatörde çıkamazsın.

'Amatörün Cazibesi' başlığını bir yazı dizisi haline getirmek gibi bir fikrim var. Bu bir başlangıç olsun. Aklımıza geldikçe yazarız.

30 Ara 2012

OYNAYIN ULAN !

Futbolsever değilim ben, futbolun kendisiyim. 

Matematik bilmiyordum ben, oturdum çalıştım dört ayda matematik öğrenip üniversite sınavını kazandım. Ama kırk yıl çalışsam Gökhan Gönül gibi kademeye giremem. Tipsizin tekiydim saçlarımı kestirip lens taktım, ama hiçbir zaman İbrahim Üzülmez'in yarısı kadar bile karizmatik olamam. Ailemi mutlu ettim, okudum azimle bir yerlere gelmeye çalıştım; ama hiçbir zaman gol atıp golden sonra VIP tribününe bakarak el öpme işareti yapamam. 

Efsaneye göre Antik Yunan'da tanrılar Olimpos'un üzerine çıkıp gladyatör dövüşlerini izler, kendi aralarında da yorum yaparmış. Bu yönüyle futbolun insanı tanrı seviyesine çıkardığı söylenir. O tanrılar gladyatör olmak ister miydi bilmiyorum ama ben it gibi futbolcu olmak istedim. İşte o yüzden bizim sahip olamadıklarımıza, asla sahip olamayacaklarımıza sahip olan futbolcular adam gibi oynayacak. 

Ben Trabzonspor forması giyseydim, ben bu formayı giydiğim için birileri giyemiyor diye düşünürdüm. Ve buna üzülürdüm. Formama bakardım, tribüne bakardım ve üzülürdüm. 

Maçtan sonra tribüne fırlattığınız formayı düşünün. Hayat boyu karınca incitmemiş adamlar bile iki kişiyi altına alıp hücum ediyor o formayı yakalamak için. Ve yakaladığında da gözü gibi bakıyor ona. Siz de gözünüz gibi bakın. O formalar sizin değil, onu asla giyemeyecek olan binlerce yüreğindir.

İşte bu yüzden Trabzonspor formasını üzerine geçiren her oyuncu hata yaptığında yuhalarım bağırırım, küfür de ederim. Çünkü Henrique bu takımın ismini bilmiyorken ben defterime kadrosunu yazıyordum. Üzerindeki armada benim gönlüm, sırtındaki formada benim ruhum var.

21 Ara 2012

Pele Metin'den Metin 2'ye Bir Yarım Kalmışlık Öyküsü

Metin Küçük, nam-ı diğer Pele Metin. Babasından ona miras kalmış Pele lakabı. Terme'den çıkmış en büyük futbolcu olarak gösterilir. 'Metin' der herkes, 'Metin kendini bitirdi' der. Lakabı Pele'dir ama lanse edilen Metin biraz George Best'e yakındır. Çok yetenekli olan, ama yeteneklerini harcayan bir Metin imajı çizilir.

Metin Küçük otuz beş yaşında, 'Adress Cafe' adında bir internet cafe işletiyor. Evli ve bir kız çocuğu sahibi. Bundan üç dört sene önce bir halısaha maçında ayağı kırılmış, yanlış teşhis yanlış tedavi derken kırığı düzgün kaynamamış ve bu olaydan sonra detone olan bir tenor misali çimlere 'Pele' gibi basamamaya başlamış. Hala halısaha turnuvalarında kurulan veteran takımlarda ilk başa yazılır. Yaş ilerlemiş, kırık çıkık formdan düşürmüş ama hala halısahada top Metin Abi'nin ayağına geldiğinde herkes 'bir dakika' der. Topa öyle dokunur, oyunu öyle bir okur ki sahanın 5-10 metresinde adeta bir özerk bölge oluşturur, onundur orası.

Gittim yanına 'Metin Abi futbol hayatınla ilgili bir röportaj yapalım' dedim, 'sağolasın ama futbol düşünmüyorum, konuşmuyorum kardeşim' dedi ve sustu. Sonra yaklaşık 45 dakika bir şeyler anlattı bana. Sonra yine sustu ve bir daha konuşturamadım. 'Yaz' dedi 'yazabildiğini yaz'.

... 



                              -Oturanlardan soldan ikinci Metin Küçük


' Yolspor'da başladım futbola. Termespor'a gelişim 19 yaşıma denk gelir. Dört sene oynadım Termespor'da, sonra Sivasspor'a geçtim. Ben Termespor'da oynarken 3.Lig'deydi takım, benim gittiğim sene de düştü. Sonra da 'Metin gitti o yüzden takım düştü' denildi. Termespor'da oynarken birçok yerden teklif geldi. Hepsi sudan gerekçelerle, astronomik rakamlarla yokuşa sürüldü. Gitmek istedim, ama yollamak isteyen yoktu. 'Metin olsun' diyen yoktu. Terme'de bu işlerin içinde olan insanlar hep bu işte direkten dönmüş kişilerdir, direkten dönmüş adam senin 'gol' olmanı istemez, istemediler de. 

Sivasspor 2.ligdeydi. Bana talip olma durumları yoktu, ortada fol yoktu yumurta yoktu. Bonservisimi aldım, her şeyden vazgeçtim telefonumu satıp Sivas'a gittim denenmek için. Başardım takımda kaldım. Herkes 'Metin alemlerden alemlere akıyor' derken benim cebimde beş kuruş param yoktu. Kulübün bana vereceği paraya ailem taş koydu, yarın öbür gün üç kuruş para aldım bu sefer ailem el koydu. Tesislerde yatıp kalkıyordum. O 'alemci' dedikleri Metin takım arkadaşlarıyla beraber katıldığı kokteyllere bir çift eşofmanı ile gidiyordu. Futbol hayatım boyunca ne alkol ne de sigara kullandım. Ağzımda bir sigara görenler beni berduş yaptı, Avrupa'da ve Türkiye'de oyuncular arada sırada sigara içip yakalanmıyor mu? Tabii ki olur. Ama sen düştüğün zaman törpüleniyor bunlar. Futbol kahpe oyun. İyiysen her şey iyi, kötüysen her şey kötü.

Sivasspor'da 11 oyuncu hocaya baş kaldırmış. Beni de bu listeye almışlar. 21 yaşında takımda 'papaz' muamelesi gördüm. Başkan 'süresiz kadrodışısın' dedi, ne diyeceksin?

Birkaç kulübe gittim. Eskiden takım arkadaşım olan hocalar bana 'burada sana 2.lig havası yaşatmam' deyip idmanda huni toplatmaya kalktı. Ne diyeceksin? Kaybetmişsin sonuçta. 

Terme'ye geldim, benim tecrübemden yararlanacak benim her şeyimden faydalanacak hoca, ki eski takım arkadaşımdır, 'seni seneye düşünüyorum' dedi. Ordan burdan getirilen topçuya 1000 lira para verilirken dedim ki bana 500 lira verin şu gençlere dağıtayım. Vermediler. Çarşamba'dan getirilen topçu iki sene banko oynatılıp pişirilip başka takımlara yollanırken Terme'nin çocuklarına hep aptal muamelesi yapıldı. Bunlar yürüsün ama Termeli yürümesin. Kendine yönetici diyen adamlar birasını sigarasını içerken ben ve benim gibi her Termeli genç, yağmurda çamurda beş parasız hizmet etti Termespor'a. Takım düştü 'Metin düşürdü' oldu, Metin düştüğünde ise saygısızca sevgisizce davrandılar. 



                              -Oturanlardan sağdan üçüncü Metin Küçük
                              -Termespor 3.lig'de 2000 yılı Sürmenespor deplasmanı


Futbolu okuyan adamla, gören adam farklıdır. Ben gördüm. Oynamak istedim, hocalık yapmak istedim. Terme'ye hizmet etmek istedim. Ama fırsat vermediler. Düşmüşsün ya kaybetmişsin ya ne işleri olacak senle? Termespor'u geçtim beni halısahada top oynamaya bile davet etmediler.

Üç beş ay zaman geçirmek için açtım bu internet cafeyi. İnternetin 'i'sini bilgisayarın 'b'sini bilmezdim. Tutacağı varmış tuttu. Bu sefer 'Metin el atından gençlere sigara içki veriyor' dediler, ne diyeceksin? Kendimi bu internet cafeye kapattım ben. Sokağa çıkmak dahi gelmiyor içimden. Burayı kapatır evime giderim. Futbol benim yaram kardeşim. Şimdi sen diyorsun ki 'konuş', kime konuşayım? Beni hiç maç izlerken gördün mü? Birileriyle futbol konuşurken gördün mü? Bazen diyorum 'ulan napıyorum ben bu internet cafede, kim bu insanlar?' Kafayı yiyecek gibi oluyorum.


25 yaşında bıraktım ben futbolu. Çok kötü zamanlar geçirdim nelere sahip olabileceğimi, nerelerde olabileceğimi kestirmek dahi yaraladı kahretti beni. Kafama silah bile dayadım, dedim ki 'niye yaşıyorum?'. Kaç kişi aradı kaç kişi sordu, karısını yanına alıp yanıma gelenler oldu, 'oyna Metin' dediler. 'Bıraktım' dedim. Sonra 'futbol oynarken yaptı' dedikleri her şeyi yaptım. Unutmak için. Sadece unutmak için içtim. Sana en son şunu söyleyeyim bana sadece 22 yaşını ver kardeşim; sonra ne istiyorsan yaz altına, imza atayım..'

Metin Küçük bir yarım kalmışlık öyküsü. Hayatta herkesin 'keşke'leri var; ama futbolun 'keşke'si çok hüzünlüymüş onu gördüm. TRT Spor'da yayınlanan  'PİŞMANIM' programındaki 'keşke'lere benzemiyor bu. Metin Abi'nin sesi titreyerek anlattığı 'keşke'lerini hep bir çocuk haykırışı kesiyordu 'Metin Abi Masa 6'yı açar mısın?' diye. Bu duygu hiçbir şeye benzemez, yaşamayan da bilemez tahmin edemez. Ben çok uğraştım ama kendisinin yerine koyamadım kendimi, kimse de koyamaz.

Terme futbolu sıradan bir golsüz maçın öyküsü. Metin Küçük de bu golsüz maçın ofsayt pozisyonu. Tek istediği şey golsüz maçın ofsayt pozisyonu olarak özet görüntülerinde yer almakmış. Ama yapmamış Terme insanı. Koymamış Metin Abi'yi.

19 Kas 2012

Kaos Futbolu ve Trabzonspor

Maçtan önce hayli ümitsizdim, Ordu iç sahada canavar biz deplasmanda kabız.. Zevksiz maç olur, Trabzon zor kazanır diyordum. Zevksiz maç oldu fakat Trabzonspor kazanmasını bildi.

Trabzonspor'un bu seneki futbol anlayışı 'kaos futbolu'. Defanstan taviz vermeden ortasahada savaşmak, topu ne yapıp edip diğer kale önüne götürmek ve nasipse bir gol atmak. Bugün şanslıydı Trabzonspor, eline geçen fırsatları çok iyi kullandı.

Sahaya dizilişimiz iyiydi. Janko, hemen sağ arka tarafında Emre Güral, bu ikiliyi sol kanattan destekleyecek olan Yasin; Zokora'nın yokluğunda Colman-Soner-Sapara'dan oluşan orta saha... İlk yarıda birkaç faul almak dışında etkisiz görünen Yasin devre arasında oyun kenarına alındı; Yasin'in yerine giren Olcan Adın oyunun tüm çehresini değiştirdi. Olcan diriydi, diri olduğunda neler yapabileceğini herkese gösterdi.





İlk yarı rezalet bir futbol vardı, birkaç Ordu atağı dışında kör dövüşü şeklinde geçti. Trabzon çıkamıyor, çıkamadıkça da saçmalıyordu. Ordu bu anlarda gol bulabilseydi maçın seyri farklı olurdu.

İkinci yarı Trabzon biraz daha derli toplu(ne kadar derli toplu olabilecekse) oynamaya başladı. En azından atağa çıkarken yaptığı top kayıplarını azalttı, top dürtüle dürtüle Ordu yarı sahasına gidiyor ya taç oluyor ya da pozisyon autla sonuçlanıyordu. Orduspor taraftarı 61.dakikada organize bir şekilde küfretmeye hazırlanırken Olcan'ın slalomu ile gelişen atakta o dakika kenarda bekleyen Vittek'le değişmesi muhtemel Janko, arka direkte düzgün bir kafa vuruşuyla Trabzon'u öne geçirdi. Golü izleyen dakikalarda Trabzonspor sahasına ciddi akınlar düzenleyen Ordu sinyalini verdiği golü Stancu ile buldu. Fakat dedik ya Trabzon şanslıydı diye.. Janko'nun yerine giren Halil Altıntop'un sağdan kestiği ortaya günün başarılı ismi Olcan'ın iyi yükselişi ve düzgün kafa vuruşu Trabzonspor adına galibiyeti müjdeledi. Golden sonra Trabzonspor kenar yönetimi Sapara-Aykut değişikliği ile oyunu rölantiye aldı ve son düdüğe bu şekilde girildi.




Sorarsanız 'Trabzonspor ne oynadı?' diye 'hiçbir şey oynamadı' derim. Trabzonspor'un oynadığı Kaos Futbolu'na karşı ayağa oynayan takımlar daha rahat çözümler üretirken fizik gücü ön planda tutan takımlar maçı ortada oynuyor. Bugün ortada olan maç, yakaladıklarını atması sonucu Trabzonspor lehine sonuçlandı.

Janko bu dağınık takımda ne kadar iş yapar bilemiyorum; fakat bugün 61.dakikada attığı gol oyununa olumlu yansıyacaktır. 

Türkiye'deki taraftar gruplarının düşman edinerek büyüme isteği Orduspor taraftarlarınca da benimsenmiş ki maç boyunca küfrettiler. Bir takımın taraftarı 'ben seni şampiyon yaptım, sen beni küme düşürdün' diye başka bir takıma kin duyuyorsa buradan derbi çıkmaz ey LigTv. Galeyana gelmemek gerekir, Şenol Hoca'nın dediği gibi: 'Trabzonspor taraftarı rüzgara uymaz, rüzgarı kendisi yaratır.'

23 Eki 2012

Mülkiye'de Bir Romantizm Biçimi Olarak Futbol

'Mülkiyelilik' nedir ya da 'Mülkiyeli duruşu' neyi ifade eder? Beş senedir bu okuldayım ve bu sorularla ilgili en ufak bir fikrim yok. 'Mülkiyelilik' ikizler burcuna yakındır onu rahatça söyleyebilirim. Devleti sonuna kadar yermek fakat onun bekasına sonuna kadar sahip çıkmak, elitizmi lanetlemek fakat her konuda elitist olmak, Arka Bahçe'de alkol aldırmayıp Sütunlu Salon'da şarabını yudumlamak...


Mülkiye'nin futbolla ilişkisi ülkedeki muhalif kesmin futbola bakışının yansıması gibidir. Zaten muhalif kesim kendisi dışında kitleleri tutan kitlelere yön veren her şeye ve herkese kuşkuyla ve çoğu zaman antipati ile bakar. Popüler kültürün bir ögesi olarak görülen, bir burjuvazi eğlencesi olarak algılanan futbol da geniş bir kitleye sahip olan bir olgu olarak bu antipatiden nasibini almıştır. Türkiye'de solun ve futbolun birbirinden uzaklaşması futbolu sağ siyasete ve mafyaya yakınlaştırmış, bu devran da böyle sürüp gitmiştir. 

Futbol 'romantizm' işidir; arkadaşına heyecanla anlattığın bir Falcao golünün izlenmediğini fark ettiğinde yaşadığın hayalkırıklığı bahsi geçen ve okunmayan bir makalenin yaşattığı travma ile kıyaslandığında çok farklıdır. Adeta bir 'hard disk' gibi sürekli bilgi yükledikleri, kameralarla öğrencilerin her şeyini gözetledikleri, Türkiye'de en çok sistem eleştirisi yapılan Mülkiye'de Mülkiyeliyi sistemin tam ortasına oturtma çabaları gözetildiğinde Mülkiyelinin aslında benliğini kaybetme noktasına geldiğini görürüz. Sarhoş insan aşkını haykırdığında 'konuş be kardeşim, içini dök' diyebiliyorsanız, sarhoş taraftarın İsyan Marşı ile Nevizade Tezahüratı ile yaşadığı aidiyetine biraz kafa yorun. Sene boyu bu dört duvar içerisinde makalelerle boğuşan, binbir türlü baskıyı 'öğrenciyiz' diyerek sineye çeken Tüllab İnek Bayramı'nda iki yudum içkiyle tezahüratlara sarılıyorsa siz düşünün hangisi 'kitlelerin afyonu', futbol mu sistem mi?

17 Eki 2012

Biz bir günde mi 'İçinizdeki İrlandalılar' olduk?

Türk Milli Takımı Türkiye'nin çalkantılı dönemlerinden, yaşanan darbelerinden, sağ-sol çatışmasından pek nasibini almamış bir kurumdu. Sanat müziği gibiydi, başına 'Türk' koyduğunuzda kimse gocunmazdı ondan. Bu ülkenin sağcısı, solcusu her sınıftan insanı desteklerdi bu takımı hiç çekinmeden. Nasıl desteklemesin ki? Tarihi mağlubiyetleriyle dalga geçen, turnuvalara katılırken ecel terleri döken ama katıldığı turnuvalarda dengeleri alt üst eden bir takımdı. 

90 doğumlu biri olarak milli takım konusunda şanslıyım. Gözlerimi futbola açtığımda zımba gibi bir milli takımımız vardı. 2000 Avrupa Şampiyonası elemelerinde Almanya'ya karşı deplasmanda mükemmel oynadığımız 0-0'lık beraberlikle döndüğümüz maç benim için milattır. Bu ülkenin futboldaki makus talihi Sergen'in Matthaus'un sağından atıp solundan geçtiği pozisyonda kırılmıştır. Ne mutlu bana ki o günlerle açtım gözümü futbola! Geçenlerde Suat Kaya'nın ve Okan Buruk'un katıldığı bir Ligtv programında milli takımın en  unutulmaz yirmi maçı vardı, en az on beşini canlı izlediğimi farkettim. Bundan ala mutluluk var mı? 



Bu akşam milli takım o kadar yalnızdı ki çok sevdiğim bir abim 'ülkü ocakları bile şu galibiyete sevinmiştir' dedi, haklıydı da. Herkes o kadar küstürüldü, her şey o kadar anlamsızlaştırıldı ki artık milli takım denen şeyin altı bomboş insanlar için. İstedikleri kadar süslü reklam yapsınlar, istedikleri kadar bu işi bize pazarlamaya çalışsınlar; yemiyoruz yemeyiz artık.

Bu gece kendi kendime dedim ki:' Ulan madem gidemiyoruz bu turnuvalara, gereken neyse yapalım evsahibi olalım.' Bunu dedikten sonra ise 2016'ya aday olduğumuz o harita aklıma geldi, tam bir fiyaskoydu! Keyifleri gelince iki senede Süper Lig'de oynattıkları hevesleri kaçınca sürüm sürüm süründürdükleri Diyarbakır'ın, Akyazı ile HES'le darmadağın ettikleri Trabzon'un olmadığı, Ankara'nın ise ayıp olmasın diye konulduğu o harita...Haritada yer alan Konya ile Kayseri'nin ideolojik olduğu malumunuz, neyse o konulara girmeyeyim.

Milli takım kadrosu belli. Mehmet Ekici bu sene Bremen'de ne kadar oynamış belli. Anadolu futbolcusuna, futbolcusunu o formayla görüp gururlanacak Anadolu taraftarına ayıp.

Hakan Şükür'ü gram sevmezdim; ama bu gözlerin gördüğü en büyük forvetti. Onsuz milli takım izlemek bir garip. Set hücumunda bocalıyoruz, hiçbir forvetimiz sırtı dönük oyunu bilmiyor. Bu ligde bu oyunu oynayabilecek Muhammet Demir, Nobre gibi isimler yetersiz görülüp alınmıyor.



Ankaragüçlüler'in durumu malum, Trabzon'un 3 Temmuz direnişi hala sürüyor, Diyarbakırspor'da sıkıntı bitmiyor, maç saatlerindeki Ferrari haberini gördük Beşiktaş'ın ne olacağı hiç belli değil. Galatasaray ve Fenerbahçe yeni dengelerin önemli parçaları zaten onlara bir şey demiyorum. Benim altını çizmek istediğim şey onun yerine bu oynasaydı mevzusu değil; TFF-Milli Takım-Demirören üçlüsünün halktan nasıl uzaklaştıkları, nasıl bu ülkede futbol namına her şeyin içini boşalttıkları görülmeli artık. Sorun milli takıma Anadolu'dan iki topçu alarak çözülecek küçüklükte değil, bir yabancılaşmanın bir ötekileştirmenin biriktirdiği bir hesap var. Ecevit 70'lerde CHP'yi tekrar canlandırmak için 'CHP halka gitmelidir; ama halka giderken uzatacak elinin yanında söyleyecek sözü olmalıdır' demişti, Demirören TFF'sinin ne uzattığı eli tutacak ne de söylediği sözü dinleyecek biri yok bu ülkede!

Kulüpler ve Milli Takım bazında ne kadar havalarda olduğumuz malumunuz; öyle ki Almanya'ya karşı alınan 3-0'lık mağlubiyetten sonra maçın canlı anlatımında ülkenin en gözde spor yorumcularından R.Dilmen utanç duyarak  kulaklığı bırakmıştı. Kendi evimizde kalecisini iki üç kere gördüğümüz Romanya'ya da 'vasat' diyen R.Dilmen keşke Macaristan maçında da yorumcu olsaydı da üçüncü golden sonraki tepkisini görseydik.

Feyyaz Uçar TRT'de bir keresinde 'Yugoslavya dağıldı da biz turnuva gördük, bu dağılmadan sonra hepsi ekol sahibi olan bu ülkeler kendilerini toparladıkça  tekrar dominant olacaktır' demişti. Yükselişimizin üstüne bir şey koymadığımız sadece gereksiz ego sahibi olduğumuz, jenerasyonlar arası bayrak değişimini gerçekleştiremediğimiz çok rahatça görülüyor. Keza bizi güle oynaya turnuvalara yollayan Bosna Hersek şu an Türkiye'ye kök söktürür. Şu an Balkanlar'da 'rahat yeneriz' diyebileceğiniz bir ülke var mı?

Sorun hocada mı? 
Yazıyı okuduysanız bunu sormamalısınız.

16 Eki 2012

Arkası Gelmeyen Dertlerin Takımı: Ankaragücü

Şimdi bu yazıya fotoğraf koymadım ben, üşenen okumasın rica ediyorum. Ankaragücü yazılarımızın altına ezilmişliği, sindirilmişliği resmeden şeyler koymaktan bıktık, bilen biliyor bilmeyen de yormasın kendini.

Sol Kapalı'daydım Buca maçında. Maçın sonunda ölüm sessizliğinde bir abi öyle bir girdi ki 'Arkası gelmez dertlerimin' diye...Dertli taraftar şarkısıdır bu, 'ulan ilk defa mı duydun' diyebilirsiniz; fakat hiçbir zaman o anki kadar anlamlı değildi. Yanda 'şeref' tribünü, önümüzde polisler, akıllarda o pozisyon ve hayallerde Deniz Çoban.. 

Geçen seneki 'Diren Ankaragücü' muhabbetini hatırlıyoruz, bu pankartın asıldığı bu tezahüratın yapıldığı her deplasmandan boynu bükük ayrıldı Ankaragücü. O duygu yoğunluğu, o öfke, o birikmişlik.. 'Derdi çeken bilir' tabii ki; e o zaman bir Trabzonsporlu olarak beni bu kadar yaralayan şey ne? Benim Ankara'daki beş yılım ve daha beşer yıllarımdır Ankaragücü. Şu an Galatasaray'da oynayan Burak Yılmaz'ın geçen seneki maçta Alanzinho'nun ara pası ile kaleciyle karşı karşıya kaldığı ve golü attığı üç saniyelik pozisyon benim için bir asır gibi geçti. Topu ayağına aldı 'oğlum bak atma' dedim, 'sikerim gol krallığını cimbom bile üç attı dördüncü olmaz' dedim. Dinlemedi attı, yerin dibine girdim utancımdan.

Bu seneyi konuşmaya gerek yok zaten. Her hafta ayrı bir fiyasko, haklı isyanlar ve sonrasında gelen biber gazıyla cop. Ne yapsınlar artık, kime gitsinler, kimden aman dilesinler? Sahadaki o tertemiz çocuklardan başka neyi var kimi var Ankaragücü'nün? Ben halısahada rakip takımdan birine kızıp topu fırlatabiliyorsam benden üç beş yaş küçük adam türlü zorluğun içinde bir kendinibilmezin bir çuval inciri berbat etmesine nasıl duyarsız kalabilir? Profesyonellik hacizlerin açlıkların belirsizliklerin içinde bir adamın kaderini belirlemesine 'eyvallah' demekse Ankaragüçlüler profesyonel değildir kardeşim, olmasın da! 

'Hükümet düşer, enflasyon düşer' Ankaragücü düşmez dedik; düşmez kalkmaz bir Allah be dostlar! Siz her şeye rağmen ne olursa olsun dik durun! Tarih bu direnişi yazacaktır, bir gün Ankaragücü denen varlık ölecekse 'ayakta' ölecektir. Benim Ankaragüçlü arkadaşım Sinan geçen sene en sıkıntılı dönemlerde bana şöyle demişti:'Mutluyum be Salih, Gökçek döneminden bin kat daha mutluyum. Bu takım benim sonuçta, öyle veya böyle benim.'

BaşkenTrabzon.

8 Eki 2012

Savaşa Karşı Futbol, Üstünidman ve Sine-i Mektep

Work and Travel programı aracılığıyla ABD'ye gittiğim o yaz Siyasal'dan bir futbol sevdalısının blogger aradığını öğrendim Ülken vasıtasıyla.
O güne kadar hiç tanışıklığımız olmayan bir arkadaştı kendisi.
"Savaşa Karşı Futbol" isimli blogunu biliyordum sadece. 
Ben bu arkadaşa "çalışırken kimi zaman boş vaktim oluyor, istiyorsan sana bir Ronaldo(dişlek olanından) yazısı yollayayım" dedim.

Ronaldo'yla ilgili uzun bir çocukluk anısını dökmüştüm kağıda; 1998 Dünya Kupası boyunca ağabeyimle girdiğim Fransa-Brezilya rekabetini içeren. 
O Zidane hayranıydı bense Ronaldo. Bilmiyorum tabi o zamanlar Zidane'ın da Ronaldo hayranı olduğunu. Bilsem ağabeyimi de çok rahat "Ronaldocu" yapardım. Gerçi o tarihte Zidane böyle bir beyanatta bulunmamış da olabilir. Neyse işte...

Kendi paramı biriktirip alamamıştım dişleğin formasını. Maddi durumu benden daha iyi olan bir arkadaşımın Ronaldo formasını bir şekilde almıştım. Bir yaz boyunca o formayı sırtımdan hiç çıkarmadım desem yeridir. Neyle takas ettiğimi hatırlamıyorum. Muhtemelen ya mahalle arasında arkadaşlardan "üttüğüm" taso koleksiyonu ya da futbolcu kartlarıyladır. Bilemedim...

Ben tabi ki bunların hiçbirisinden o yazımda bahsetmek istemedim. Nedense bir garip geldi benim hayatımdan kesitleri bir futbol blogunda paylaşmak(hele de hiç tanımadığın bir insanın blogunda).

Ronaldo'nun devri geçmişti artık. Brezilya milli takımının 2010 Dünya Kupası kadrosuna da alınmamıştı. Hem de attığı onca güzel gole rağmen.
Çalışmaktan geriye kalan vakitlerde bol bol ESPN üzerinden Dünya Kupası izlemeye çalışıyorduk ev arkadaşlarımla. Türkiye'de insanlar için bir eziyet ve kara komedi halini alan "Ömer Üründül'ün 'bloklar arası bağlantı' ve Levent Özçelik'in 'Köyt' muhabbetlerinden uzakta.
Ben de yazdım Ronaldo'nun vedasını ve Dünya Kupası analizlerini içeren bir yazı ve yolladım Salih'e.

İşte o gün kuruldu Üstünidman. Resmi olarak değil tabi ki. 
Sadece ilk adım olarak. 
Daha sonra Salih geldi ve bir ekip oluşturuyoruz Siyasal'da Ali'yle birlikte dedi. Futbol blogu yazacağız. 
Ülken, Hüseyin Ali, Sezgi, Funda, Alpay, Tarık, Salih ve ben toplandık. Blogun adını koyduk, okulumuzun ilk beden eğitimi hocası Ali Faik Üstünidman'ın soyadını kullanarak. Daha sonra Emre, Burak ve son olarak Kürşat katıldı aramıza.

Bugüne kadar blogun içeriğine, tasarımına vs. katkıda bulunan yazar arkadaşlarımızla birlikte şimdi de yeni bir serüvene daha çıkıyoruz. 
Artık Üstünidman'daki içeriği yazılı olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin gayri resmi yayın organı olan 'Sine-i Mektep adlı gazetede on beş günde bir bulabileceksiniz. 
Bizi okumaya devam edin futbol sevdalıları.

28 Eyl 2012

Ediz Bahtiyaroğlu Yalnızlığı




Geçtiğimiz günlerde kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Ediz Bahtiyaroğlu’yla ilgili ortaya çıkan iki gerçek futbol kamuoyunun gündemine oturdu. TFF tarafından Ankara Sigorta’ya yaptırılan poliçe gereği Ediz Bahtiyaroğlu maçta ya da antremanda değil de kendi evinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiği için sigorta kapsamına alınmayacak, ailesine ölümle ilgili herhangi bir ödeme yapılmayacaktı. İkinci olarak Ediz Bahtiyaroğlu’nun 518 Bin’i Ankaragücü’nden 80 Bin’i Bucaspor’dan olmak üzere 598 Bin Lira alacağının olduğu belirlendi. Futbolcuların rutin olarak geçtiği sağlık kontrollerine rağmen Ediz’in hazin bir şekilde kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesi ve görünürde lüks içinde yaşayan futbolcuların ‘riskli meslek grubu’ mensubu olarak Yaşam Sigortası’na değil de ancak Kaza Sigortası’na sahip olması, bunların üzerine milyonların savrulduğu futbol piyasasında bir gencin öbür dünyaya ciddi bir meblağ ile alacaklı gitmesi bizlere kısa süre önce hayatını kaybeden Metin Kurt’un hep yapmak isteyip de destek bulamadığı şeyleri hatırlattı.

10 Eyl 2012

Anadolu futbolunun arafta kalan takımı: Diyarbakırspor

Futbolun gerçek anlamda geniş tabanlara yayılmaya başladığı 60'lı yıllarda her ilde bir şehir kulübü kuruluyor, bu takım vilayetin en güçlü birkaç takımının güçlerini birleştirmesi sonucu oluşuyordu. Diyarbakırspor'un 1968 yılındaki kuruluşu da Diclespor ve Yıldızspor gibi Diyarbakır Amatör Ligi'nin iki güçlü takımının birleşmesi ile gerçekleşmişti.



Türkiye'de 80'li yıllar devletin stadyuma çıktığı topa dokunduğu yıllardır. Şimdilerde seçim mitinglerinde boyunlara takılan şehir atkıları Özal'ın şovlarının yanında solda sıfırdı; şehir mitinglerinde gezilerde halka kulüplerinin bir üst lige yükseltileceği sözü veriliyor sonra da bu sözler türlü hukuksuzluk ile gerçekleştiriliyordu.


Amerikalıların siyahi azınlıklarına hayatın içindeki dışlanmışlıklarını unutmaları için her türlü spora teşvik politikasının bir benzeri 90'lı yıllardan başlayarak Türk Devleti tarafından Kürtlere uygulanıyordu. Yerel halk spor yapmaya teşvik ediliyor ve hatta acil işler için köylere gidemeyen helikopterlerin yüksek köylerden stadyumlara sporcu getirdiği oluyordu. Her fırsatta Türkiye 1.Futbol Ligi'nde doğu illerinden daha fazla takım olması gerekliliği zikrediliyor ve bu amaç doğrultusunda çalışmalar yapılıyordu. 70'li yıllarda Ali Kahraman başkanlığında Şeyhmus Karacadağ yönetiminde özüyle başarılı bir dönem geçiren 90'lı yıllara gelindiğinde ise öz kimliğini kaybetme noktasına gelen Diyarbakırspor yine de o dönem o yörenin çocuğu olarak takım kaptanlığı yapan Şeyhmus sayesinde biraz olsun teselli buluyordu. Olan bitenlerin arasında devlet her seferinde nefesini Diyarbakırspor'un ensesinde hissettiriyor, kongrelere müdahale edip kulüp üye ve yöneticilerini polislerden oluşturuyordu.

Ocak 2001'de suikast sonucu hayatını kaybeden Gaffar Okkan devletin Diyarbakırspor'a olan ilgisini emniyet müdürü olarak somutlaştırma görevini üstlenmişti, kulüp ile yakından ilgilenen Okkan'ın vefatı sonrası devlet o sene Yükselme Grubu'nda mücadele ederek 1.Lig'e çıkma mücadelesi verecek olan Diyarbakırspor ile yakından ilgilenerek(?) Okkan'dan sonra kulübü yörüngesinde tutmak istedi. 13 Mayıs 2001 günü hiçbir basın mensubunun sokulmadığı TRT'den naklen yayınlanmayan maçta Diyarbakırspor Altay'ı yenerek bir üst lige çıktı. Diyarbakırspor o seneki güçlü kadrosu ile belki hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan bu maçı kazanacaktı; ama bu maçla hem kulübün tarihine açık bir leke hem de devletin şike hanesine kocaman bir maç yazıldı.

Diyarbakırspor şu an Ankaragücü'nün yaşadığı benzer maddi sıkıntıları 90'lı ve 2000'li yıllarda sürekli yaşadı, eski oyunculara ödenmeyen paralar ile FIFA'da biriken davalar ve sonrasında getirilen transfer yasakları hep gündemi meşgul etti; ama son ödeme günlerinde hep bir görünmeyen el çıkıp borçları ödedi ve kulüp puan silme cezasına mahkum edilmedi.

2009-2010 sezonunda hükümetin o dönem yürüttüğü açılım politikalarının gittiği her deplasmanda kusulan nefret ile bedelini ödeyen Diyarbakırspor en ağır ithamlara göçmenliği dolayısıyla milliyetçiliği daha kabarık olan Bursa'da maruz kalmıştı. Bunun rövanşında Diyarbakır'da 6 Mart 2010'da olaylar nedeniyle yarıda kalan maç, öncesi ve sonrası ile bir hayli birikmiş olan öfkenin yansımasıydı. Türkiye'de milliyetçi bir prosedür olarak uygulanan maç öncesi İstiklal Marşı uygulaması gerçekleşirken halk 'herne peş' ile cevap geliyordu. Halk devlet elinde oyuncak edilen kulüplerinin, her deplasmanda çekilen çilenin acısını Türkiye'nin gözleri önünde büyük bir öfke ile çıkarıyordu.

Bu şehir takımı geçmişten bugüne bir Barcelona bir Athletic Bilbao örneğine yaklaşabilecek hatta yakalayabilecek potansiyelde iken devletin güdümü altında yeri geldiğinde iki senede iki üst lige çıkabilecek yeri geldiğinde iki senede iki alt lige düşebilecek tam anlamıyla 'ehliyeti olmayan' bir yapıya büründü.

Diyarbakırspor tarihi boyunca yöre halkı ile devlet arasında gidip geldi. Fakat devlet eliyle yaşatılan güzel günlerin bitişinde hep halktan aman diledi. Diyarbakır hala yapılacak güzel işlerle bir futbol şehrine dönüşebilir; ama kirli bir Diyarbakırspor ile değil. En azından bir isim değişikliği ile kendilerine yeni bir sayfa açmalılar. Eğer öz bir yapılanma ile doğu takımları üst seviyeye ulaşırsa çok esnek olduğunu bildiğimiz(?) lig statüsüne yeni bir şekil verilerek ligin konferans biçiminde bölgelere bölünerek oynatılması denenebilir. Ama her şeyden önemlisi Diyarbakır'ın özünü yansıtan bir spor kulübü, yöre halkının da kendini ifade edebileceği tribünler olmalı. Çok şey istemiyorum bence.

19 Haz 2012

Olmasaydı Sonunuz Böyle! Hoşçakalın Damalılar..

Son maçlar İspanya-İrlanda, İtalya-Hırvatistan şeklinde olmalıydı.


Avrupa Şampiyonası'nın raconuna yakışmadı; bir Dünya Kupası grup finali gibiydi. İkili averaj, üçlü averaj; tüm bunlara girmeden grubun ikinci ve üçüncü torbasındaki -muhtemel ikincilik mücadelesi verecek- takımlar son maçı kendi aralarında oynamalıydı. Tıpkı 2008'deki gibi. Bilic için o turnuva da pek adil bitmemişti; normal sürelerde bir mağlubiyet aldığı iki turnuvadan da yarı final göremeden ayrıldı.

Kötü Modric, beceriksiz Rakitic, eyyamcı hakem, karaktersiz İspanya..

Ulan günde 4 paket sigara içen Tuncay'ın ciğeri Modric'te olsaydı Avrupa Şampiyonu'ydunuz. Kiminin ciğeri kiminin kibiri. Beddualar İspanya'ya..



15 Haz 2012

Damalılar'dan korkun

Turnuvadaki ilk yazımı yazmak İtalya-Hırvatistan maçı ile ikinci grup maçları sonunda nasip oldu. Turnuva öncesi blogger arkadaşlarla takım paylaşırken umutla talip olduğum Hırvatistan beklentilerimin kıyısında köşesinde bir performans gösterdi. Euro 2012'nin ölüm gruplarından birinde yer alan Hırvatistan ikinci maçlar sonunda 4 puanla İspanya'nın gerisinde ikinci sırada bulunuyor.  






Öncelikle maçlardan önce yapılan 10'dan geri sayım 'Var Mısın Yok Musun' yarışmasını hatırlatması nedeniyle benim açımdan bir hayli rahatsız edici. Turnuva genel olarak güzel gidiyor, maçlar keyifli. İlk maçlar sonunda Rusya otoritelerden tam not alırken, ikinci maçlar için bu akşamki İspanya'nın yıldız olması muhtemel. Turnuvanın en zayıf takımı görünümündeki İrlanda ise taraftar şovları ile turnuvaya büyük bir lezzet katmakta. (Ayrıca spikerin İrlanda için belirttiği fiyat olarak en değersiz takım nitelendirmesi bir hayli yersizdi.)






Hırvatistan çok derli toplu bir takım. Stoperleri sırıtmıyor, sol bekleri Strinic tecrübesizlikten bazen saçmalayabiliyor ama genel olarak bekler de iyi; orta sahaları tartışmasız iyi, forvetleri de çöpçü.  Mandzukic-Jelavic ikilisi önlem alınacak kadar ekstra özelliklere sahip değil; ama defansı çok yorarak çok yıpratarak çokça hataya zorluyorlar. Modric çok büyük oyuncu, tam bir maestro. Şöyle söyleyeyim iyi bir Modric'in bu takıma bu turnuvada kazandıramayacağı maç yok. Hırvatistan'ın bana göre bir bench problemi var; Eduardo'yu pek beğenmeme rağmen aldığı dakikalarda fark yaratamadığını gördüm. Ah Olic vah Olic diyorum !






İtalya-Hırvatistan maçının ilk yarısının ilk bölümü rölantide geçti. İlk yarının ortalarına doğru Pirlo çok rahat top yapmaya başladı ve bu sürede Modric ortalarda gözükmeyince top İtalya'da kaldı. Bu süre içerisinde Pirlo'nun servis ettiği topları Cassano forvet hattında verimli kullandı; Balotelli Space Jam'deki yetenekleri alınmış basketbolcular gibi davranmasaydı bu zaman zarfında İtalya'nın gol bulması işten bile değildi. Art arda gelen toplarda Pletikosa'nın başarısına Pirlo'nun frikiği gölge düşürdü ve ilk yarı bu sonuçla bitti.






İkinci yarıya Hırvatistan baskı ile başladı. Sağlı sollu bindirmelerde özellikle Srna'nın ortaları yürek hoplattı. Forvetlerinin niteliği nedeniyle pek de yerden oynamayı tercih etmeyen Hırvatistan soldan kesilen bir ortada Mandzukic'in iyi kontrolü ve abartılı vuruşu ile golü buldu. Gol öncesi bir kaç pozisyona girerek kendine gelen Modric'in bu aşamadan sonra takımı da toplaması golün gelişinde büyük bir etkendi.


Neyse fazla uzatmayalım. Futbolu bilen, ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen, hele de futbol şansı yanındaysa iyice korkulası bir kimliğe bürünen Hırvatistan'ın İspanya karşısında kolay lokma olmayacağını ve turu geçeceğini düşünüyorum. Hırvatistan bu turnuvanın Fenerbahçe'si gibi duruyor. Bir Trabzonsporlu olarak son cümleyi yazmak garip geldi. 

22 Nis 2012

Where Playoff Happens- Volume 2: Trabzon'un Irkçılıkla İmtihanı

Süper Final'in ilk haftasını puansız geçen iki takım olan Trabzonspor ve Beşiktaş ikinci haftanın ilk gününde Avni Aker Stadı'nda kozlarını paylaşacaktı. Maç öncesi iki takımın da önemli eksiklikleri vardı; buna rağmen kadrolara bakıldığında pek sıralama maçı olacağı düşünülemezdi. Trabzonspor İnönü'de 2-1 kazandığı maçtaki gibi Colman-Adrian ikilisi ile başlıyor Beşiktaş'ta da Hilbert'in yerine Ekrem Dağ oynuyordu. Sene boyunca Burak Yılmaz üzerine oyun kurduğu için eleştirilen ve katıldığı tv programında 'Burak Yılmaz'ı çıkarıp başkasının üzerine mi oynayalım?' diye serzenişte bulunan Şenol Güneş de ileride tek forvet olarak Halil Altıntop'a görev veriyordu; bu karşılaşma, gideceği rivayet edilen Burak Yılmaz olmadan Trabzonspor'un nasıl bir oyun sergileyeceği açısından da kayda değer bir karşılaşma olacaktı.


Colman-Adrian ve takımın gerçek sağ ve sol açıkları olan Olcan ile Volkan'ın yer aldığı kadroyu 2-1 kazandığımız Beşiktaş maçından beri ısrarla 'ideal kadro' ilan etmekteydim. Nitekim bugün de sırıtmadı Trabzonspor; maçta Burak olmayınca hücum insiyatifleri tekelleşmedi ve oyun kanatlara aktı. Beşiktaş da bireysel hataları bireysel yeteneklerle değerlendirmeye çalıştı; biraz şanslı olsalar galip gelmeleri işten bile değildi. Halil bu sene çok nadir görev aldığı forvet mevkisinde maçın tek golünü kaydetti. (ofsayt olup olmadığını gerçekten çözemedim) Değişiklikler konusunda da Alanzinho'nun geciktiği kanısındayım; Beşiktaş ortasahası bu kadar erken oyundan düşmüşken daha erken düşünülmeliydi. Kadın ve çocukların doldurduğu tribünlerin şartlara göre güzel bir ambiyans yarattığını söylemeden geçmeyeyim. Maç hakkında söyleyeceğim son söz maçı izlerken gözlemlediğim hiçbir Beşiktaşlının bu maçın içinde olmadığı, akıllarının hala Galatasaray maçında olduğudur. O kadar tepkisizlerdi ki geçen haftaki gerilimden sonra bu maç onlar için hazırlık maçı kıvamında gibiydi.

Asıl söyleyeceklerim maçın dışında gelişen olaylarla ilgili.

Trabzonspor camiası Şike Davası'nın başından beri tutarlı bir duruş sergileyememiş, 'İmam nikahı' ile Şampiyonlar Ligi'ne dahil olmuş 'hükümet nikahı'nı aylar sonra kupasını isteyerek dile getirmiş ve tüm bu yaptıkları ile camiaların gözündeki 'ağır' imajını kaybederek 'mektupçu' ve 'okeye dördüncü' konumuna gelmiştir.

Tüm bunları geçtim senelerin rekabeti bir yana birkaç senedir gerilimli bir rekabete girdiği Fenerbahçe ile Şükrü Saraçoğlu'nda karşılaştığı esnada Trabzonsporlu siyahi futbolcu Zokora'ya kameralara açıkça yansıdığı üzere ırkçı söylemde bulunan Emre Belözoğlu'na anlamsız bir şekilde yayın yasağı gelmişken bu geceki maçta ufak çaplı birkaç taraftar pankartı dışında hiçbir tepki göstermemiştir Trabzonspor camiası.

Evet, bundan seneler önce M.Ali Yılmaz başkanı olduğu Trabzonspor'un siyahi bir futbolcusuna 'yamyam' dedi. Sonrasında futbolcular bir basın toplantısı düzenleyerek başkandan özür dilemesini istedi. Sonra Campbell ülkesine döndü ve birkaç sene sonra da M.Ali Yılmaz futboldan fiilen elini ayağını çekti. O zamanlar Irkçılık karşısında dünya kamuoyunun bu kadar dik bir duruşu yoktu; ona rağmen vicdan sahibi her birey her Trabzonsporlu başkanını kınadı. Bugün tüm dünyada ırkçılık bir numaralı sportmenliğe aykırı davranış ve insanlık suçu kabul edilirken, 2009 yılında çıkarılan TFF Kanunu'nda 'ırkçılık'la mücadeleden açıkça bahsedilirken bu suçtan daha önce sabıkalı Emre Belözoğlu'nun yaptığı bu hareketin akabindeki süreci Trabzonspor 'rezil' bir şekilde yönetti.

Trabzon'un en önemli dezavantajı kentte futbolun 'sadece futbol' olması. Futbolun sosyolojik, sosyoekonomik, siyasi hiçbir boyutuyla ilgilenilmemekte; sadece sahada oynanan oyun seyredilmektedir. İşte bu yüzdendir ki bir tribün ambiyansı dahi yoktur. Yani saha dışı olaylar pek oyalamaz Trabzon seyircisinin kafasını; 'yahu bu Zokora olayı ne oldu' diye düşünürken bir pozisyon her şeyi unutturuverir Trabzon seyircisine.

Sosyal Medya'da maç içinde futbolcuların diz çöküp Zokora'nın ayakta kalacağı maç içi bir protestonun planlandığını ve sonradan birileri tarafından 'gerek yok' denilerek iptal edildiğini duydum. Bu fotoğrafla cevap veriyorum.


Kazım Koyuncu 'hayali bir kahraman' mı demişti Trabzonspor için?

Trabzonspor'u tutma sebebim Türkiye'deki statükoya karşı duruşundandı; ama artık Trabzonspor o statükonun bir parçası olmak için var gücüyle çalışıyor.

Sonumuz hayrola.

16 Nis 2012

Where Playoff Happens- Volume 1


Cumartesi akşamı Beşiktaş-Galatasaray maçıyla başlaması beklenen anlı şanlı 'Süper Final' hava muhalefetiyle ertelenen maçın ardından Pazar akşamı başladı.

Maç öncesi kadrolara bakıldığında Fenerbahçe'de Stoch'un yokluğu Trabzonspor'da da Halil Altıntop'un varlığı göze çarpıyordu. Bana göre Beşiktaş maçında çıkan (Colman-Zokora-Adrian üçlüsünün beraber oynadığı) kadro Trabzonspor'un en ideal kadrosuydu. Rakibin baskı ile başlayacağı bir maça Halil ile başlamak 'yaslanma' içgüdüsü içinde Halil'in defansif özelliklerinden yararlanma amacıyla olabilir; fakat Almanya'dan gelen her oyuncu gibi Halil'in de sezon içinde fizik gücünün ne kadar düştüğünü bir de Trabzonspor'un en büyük silahı olan kontra ataklarda takımı ne kadar yavaşlatacağını hesaba katmak gerekirdi.

Geçtiğimiz günlerde Trabzon'da oynanan maçtaki olaylar nedeniyle bu maça Fenerbahçe'nin hırsla ve yüksek konsantrasyonla çıkacağı çok açıktı. Trabzonspor ise 6 maçlık periyotta bu zor deplasmandan alacağı puanlarla figüran olarak girdiği Süper Final'den rol kapma peşindeydi.


Derken maç başladı. Bir Trabzonsporlu olarak ''kötü Trabzonspor'umu'' şıp diye tanıdım. Bu sene birçok maçta beliren ve belirtileri defanstan çıkarken sürekli top kaybı, ilerde top tutamama, ikili mücadelelerde ezilmişlik ve bol bol bireysel hata şeklinde gelişen bu 'sersemlik' halinin Fenerbahçe deplasmanından geçtim Menemenspor karşısında dahi hezimete uğraması olasıydı. Takım olarak kötü olan Trabzonspor'un karşısında takım olarak iyi olan Fenerbahçe ve bireysel olarak sivrilen bir iki oyuncu performansı vardı; nitekim rahat bir galibiyet aldılar. İki takımın normal sezonda yaptığı iki maçtan bağımsız olarak konuşuyorum, iki takım mevcut kadrolarıyla mücadele ettiği sürece Trabzonspor'un Fenerbahçe'yi yenme olasılığı çok çok zayıf. Ancak Trabzonspor kadrosundaki oyuncuların teker teker özellikleri şişirilerek ya da maçın seviyesi 'easy' şeklinde ayarlanarak bu galibiyet elde edilebilir. Şahsen ben PES'te öyle yapıyorum.

Gelelim diğer mevzulara..


Galatasaray'ın tribün anlamında parlak olduğu bir sezonda Fenerbahçe tribünleri riskli bir kareografiye imza atmak isterken Onur Karaduman adlı kardeşimiz yaralanmış, bir Trabzonsporlu olarak tüm samimiyetimle geçmiş olsun dileklerimi ve acil şifalarımı iletiyorum. Kareografi olaylarının bir çiş yarıştırma şeklinde değil de tribünlerimizde ayrı bir tat olarak algılanmasını diliyorum. Canlar yanmasın..


Emre'nin maç içinde Zokora ile yaptığı tartışmada sarf ettiği sözleri esefle kınıyorum, cezasını 'TFF talimatlarında' değil 'vicdanlarda' almasını umuyorum. Bir yabancı futbolcunun nasıl 'ana avrat' küfredebildiğini bilmiyorum, Volkan-Lincoln meselesinde de bu şekilde bir izahat vardı; ama Emre keşke Zokora'yı kovalasaydı da öyle bir söz sarf etmeseydi.


14 Nis 2012

Mikail de mi Şike Davası'na 'müdahil' oluyor ?

Heyecanla beklenen her yeri reklamlarının süslediği Türkiye'de 'dört büyük takım' diye ifade edilen takımların katılacağı Süper Final'in bugün itibariyle başlaması bekleniyordu. Ama yoğun yağış nedeniyle maç sonraki bir tarihe ertelendi.

Şike Davası boyunca federasyonun 'laf olsun torba dolsun' misali buyruk şeklinde gelişen faşizan uygulamalarına bugün Mikail müdahale etti.

Eskiden bu dört takımın birbiriyle olan mücadelelerini iple çekerdik. Şimdi ise altı hafta içinde ikişer kez birbirleriyle oynayacaklar; derbi sözcüğünün de içi boşalmış oldu bu senelik.

Allah'ın sopası yok. Tüm şeref tribününü şu şarkı eşliğinde yürümeye davet ediyorum.

13 Nis 2012

Bir Profesyonelin Amatör Şampiyonluğu: Ayancık Spor

Gazeteleri ve blogları profesyonel futbol şampiyonları süslemeden önce bir Amatör şampiyonu yazı konusu yapmaya karar verdim.
Ayancık Sinop’a bağlı merkez nüfusu yaklaşık 13000 olan çok şirin bir ilçe; 1931 yılında kurulan Ayancık Spor adında güzide bir futbol kulübü var. Şu an bir futbol kulübü olsa da kurulduğu yıllardaki branşlaşma kalitesi ayrı bir inceleme konusu olacak kadar değerli.
- İnebolu'ya maça giden kadın-erkek voleybol takımları birlikte.


1937-1940 yılları arasında Ayancık Spor’un antrenörlüğünü yapan Mehmetçik adlı fabrika işçisi o dönem Selim Sırrı Tarcan ile federasyon başkanlığı için yarışa girmiş fakat başarılı olamamış. Ama Ayancık Spor’un potansiyelini anlamak açısından önemli bir nokta olduğu kanısındayım. Yine Mehmetçik antrenörlüğü döneminde girişilen altyapı faaliyetleri ilçede ne denli ciddi bir yapılanmaya gidildiğinin göstergesi.
O yılların futbol takımı fotoğraflarına bakıldığında -futbolcuların arka tarafında- ilçedeki Zingal Kereste Fabrikası'nda yaptırılan kale filesi denemeleri göze çarpıyor. İlk kale filesinin Dünya Kupalarında aynı tarihlerde kullanıldığını hesaba katarsak Ayancık Spor’un daha o senelerde muasır medeniyet seviyesine ulaştığını söyleyebiliriz.

Ayancık Spor süper ligde köklü diye bahsedilen birçok kulüpten daha erken kurulmasına rağmen A Takım düzeyinde tarihindeki en büyük başarısını bu sene Bölge Amatör Ligi’ne çıkarak kazanmış. İlçede öğretmen olarak görev yapan ağabeyimin tavsiyesiyle daha önce tanışmış olduğum Mehmet Macit Yılmaz hocamla Ayancık Spor’un dününü, bugününü, yarınını konuşma fırsatı buldum.

Soru: Hocam Ayancık Spor’un kuruluşundan ve ilçenin sporla tanışmasından kısaca bahsedebilir misiniz?
- Ayancıkspor kurulmadan önce ilçede Zingal adında bir kereste fabrikası kuruluyor. Fabrika işçileri kendi aralarında birçok spor dalında müsabaka yaparken sporun ruhundaki rekabet arzusu ile kendilerine rakip olmaları için yöre halkına da oynadıkları oyunları öğretmeye başlamışlar. Genelde Türkiye’nin çeşitli yerlerine mektepler vasıtasıyla giren spor, ilçemize bir fabrika sayesinde gelmiş. 1980 yılına kadar Ayancık Gençlikspor adıyla faaliyet gösteren kulübün ismi 12 Eylül Darbesi’nden sonra ‘ isminde gençlik kelimesi bulundurması’ nedeniyle Ayancıkspor olarak değiştirildi ve günümüze kadar geldi.
Soru: Bu seneki şampiyonluğa uzanan süreçten bahsedebilir misiniz?
- Statüye göre Bölge Amatör Lig’de mücadele eden Sinop takımı ile Sinop Süper Amatör Grubu’nu birinci bitiren takım eşleşiyor ve galip takım BAL’de yer alıyordu. Ancak bu sene başında BAL’de yer alan Boyabat Çeltikspor ligden çekilince Sinop Grubu’nu birinci bitirecek olan takımın direkt olarak BAL’de yer alması durumu ortaya çıktı. Bunun üzerine Ayancık Spor ciddi bir yatırım ile bu sene grubunda büyük farkla birinci olmayı başardı. İkinci olan takım da bir diğer Ayancık kulübü Ayancık Belediyespor idi.
-Ayancık Spor ve Ayancık Belediyespor futbolcuları bir arada


Soru: Ayancıkspor’da altyapı ne durumda?
- Altyapı hocası bu sezon Ayancık Belediyespor'a geçince ve gündem BAL'de yer almak olunca bu sene altyapıya pek önem verilmedi. Ama genel olarak iyi bir altyapısı var Ayancık Spor'un; Galatasaray'da yıllarca top koşturan Hakan Ünsal Ayancık'tan yetişmiş bir futbolcudur. Yine üst seviyede futbol oynayan Ramazan Aksoy(Hacettepespor), Serdar(Gaziantep Belediyespor), Mehmet Gürkan Öztürk(İstanbulspor,Darıca Gençlerbirliği) ilk aklıma gelenler. 2004 yılında genç takımlar bazında Almanya'da yapılan bir turnuvayı turnuva tarihinde bir ilki gerçekleştirerek gol yemeden birinci bitirdik.
Soru: Ayancık Spor bu seneki şampiyonluğun üzerine haliyle yenilerini ekleyerek yükselmek isteyecektir. Nasıl bir yol izlenmelidir?
- En önemli etken bütçe. Ayancık küçük bir ilçe, buna rağmen iyi bir altyapıya ve yoğun bir spor ilgisine sahip. Bunun üzerine iyi bütçe ve akıllı yönetim politikaları gelirse bu yükseliş gerçekleşebilir. Mevcut bütçe tabiî ki yeterli değil. Bu konuda da Ayancık dışındaki Ayancıklı sporsever iş adamlarının desteği çok önemli; eğer bu koordinasyon sağlanırsa çok daha güzel günler yakındadır.
Ayancık, futbol takımını bağrına basmış ve iyice havaya girmiş durumda. Tabii ki BAL’de işleri zor. Başkan Taylan Övet ile yaptığımız görüşmede kendisi ‘ Bu başarı daha başlangıç, Ayancık Spor’umuzu hep daha ileriye taşımak için var gücümüzle çalışacağız; taraftarlarımıza yeni şampiyonluklar hediye etmek istiyoruz’ şeklinde konuştu.

Ayancık Spor, spor tarihi ve kültürü bakımından bu yazıya sığdıramadığım birçok zenginliğe sahip; bu kısacık incelememde vardığım kanı Ayancık ilçesinin Türkiye’nin kenarda köşede kalmış en önemli spor değerlerinden biri olduğudur. Bir ilçe takımı olarak yeni yükseldikleri ligde ne kadar kalıcı olacakları ve yeni başarılar için bu başarının üzerine nelerin konulacağı bilinmez; ama sahip oldukları spor kültürü ve sporculuk ruhu ile hak ettikleri yeri er ya da geç alacaklarına eminim. Başkanın da dediği gibi bunun bir başlangıç olmasını Ayancık Spor’un isminden daha sıkça söz ettirmesini diliyorum.


Ayancık Spor soyunma odasında şampiyonluk sevinci