Manchester United etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manchester United etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Oca 2014

Sir Alex Ferguson'un son mezunu: Adnan Januzaj

Manchester United ve Sir Alex Ferguson ... Herhalde bu iki isimden dünyada futboldan bahsedip söz etmemek çok büyük yanlış olur. Futbolun beşiği İngiltere’nin Kırmızı Şeytanlarını 27 yıl boyunca çalıştıran Alex Ferguson, Manchester United’a sayısız kupa ve şampiyonluklar kazandırdı.  Bu başarıların yanında bir de ManU’ya ve Dünya futboluna kazandırdığı futbolcular var. 1986 yılında ManU'nun başına geçti ve adeta bir futbolcu fabrikası açtı. Manchester United dünyanın en zengin kulüplerinden biri olmasına rağmen genelde kendi yıldızlarını kendisi yetiştiriyor.  Real Madrid, Bayern Münih gibi dünya devleri yıldızları satın alırken Manchester United genelde kadrosundaki kendi yıldızlarını diğer transferleriyle tamamlamaktadır.



Bu fabrikanın dünya futboluna armağanları hep gündeme damga vuran yıldızlar oldu. Kimler çıkmadı ki buradan? Eric Cantona, Roy Keane, Ryan Giggs, Paul Scholes, Wayne Rooney, Cristiano Ronaldo, David Beckham..Bu futbolcuların bir kısmını astronomik bedellerle satarken bir kısmı da yıllarca kendisini sırtladı. Son günlerde bu fabrikadan yeni bir yıldız adayı çıktı. İsmiyle ilk başta hemen dikkatimizi çeken 18 yaşındaki Kosovalı-Arnavut futbolcu ‘’Adnan Januzaj’’.  1995 doğumlu genç futbolcu bu sezon zor günler geçiren Manchester United’ın dikkat çeken ismi. Bu sezonki Manchester United maçlarında ‘’Kim bu 44 numaralı çocuk ?’’ dedirtmektedir.

27 yıllık saltanatını geçen sezon David Moyes’a devreden Ferguson, Januzaj’ı da Moyes’a armağan etti. 10 yaşında Belçika takımı RSC Anderlecht'in altyapısında futbol oynamaya başlayan Januzaj, Mart 2011’de Brüksel’deki seçmelerde Manchester ekibini şaşırtıcı şekilde etkileyerek Alex Ferguson’un okuluna katıldı. Ekibin Ferguson’a yazdığı raporunda Januzaj hakkında;  topla birlikte hareket ederken inanılmaz bir özgüveni var, yaratıcılığına güveni tam ve gol vuruşlarında kaleye uzak mesafeyi tercih ettiği böylece kalecinin açısını kapatmasını engellediğinden bahsediliyor. Ayrıca takımın çıktığı pozisyonda nerede duracağını gayet iyi bildiği ama tek eksiğinin; tecrübesizliğinden kaynaklanan nerede hücuma kalkıp nerede durması gerektiğini bilmediği yazmaktaymış. Bu sezon Premier Lig’deki Sunderland maçında 1-0 geriden gelen ManU’nun 2 golünü de atarak maçın yıldızı oldu ve kendini kanıtlayıp formayı da kaptı. Bu maçta İngilizlerin saygın spor kanallarından SkySports’un spikeri Januzaj’ın performansı sonrası ‘’ maybe they have found their new baby-faced assassin’’ diyerek yeni yıldız adayını özetlemiş oldu. Orta sahada hem kanatlarda hem de forvet arkasında oynayabilen ve bu performansıyla tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken Januzaj’ı kaptırmak istemeyen Manchester yönetimi, Paul Pogba’yı Juventus’a kaptırırken ki hatasını tekrarlamayarak futbolcuyla 5 yıllık sözleşme imzaladı. Dünya futbolunun şu anda en dikkat çeken yeteneklerinden biri olan Adnan Januzaj henüz 18 yaşında olmasına rağmen futbolu Manchester United’da bırakmak istediğini söylemiş. Böylece yeni ‘’Ryan Giggs’’ adayı gösterilmiş oldu.



Adnan Januzaj’ın bu performanslarının yanında, böyle bir yeteneği asıl gündem de tutan milli takım hikayesi oldu. Çok uluslu bir ailevi bağları ve kökeni bulunan Adnan, doğum yeri dolayısıyla Belçika, anne ve babasından dolayı Arnavutluk ya da Kosova, akrabalık bağlarından dolayı da Türkiye ya da Sırbistan için forma giyebilir durumdadır. Bu duruma İngiltere de dahil oldu. Fakat İngiliz Milli takımında oynaması için 5 yıl İngiltere'de futbol eğitimi almış olması gerekiyor. Yani Januzaj’ın üç yıl beklemesi gerekecek. Onun için bu süre çok uzun olacaktır. Sırbistan için ise asla oynamayacağını söyledi. Türk Milli Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim ne kadar çok çabalamış olsa da Türkiye’yi seçmesi de uzak bir ihtimal görünüyor. Henüz milli takım seçimini yapmamış olan Adnan, kararını babasına bıraktığını söyledi. Babası Kosova’da oynamasını istemiş ama Kosova FIFA tarafından uluslararası futbol düzeyinde tanınmıyor. Şu an Kosova için oynaması imkansız olduğundan söylentilere göre bu seçimi henüz yapmamasının nedeni Kosova’nın üye olmasını beklemesiymiş.


Henüz yolun çok başında olan Adnan Januzaj’ın abilerinin yolunda gidip gitmeyeceğini ve hangi milli takımda - belki bir gün dünya kupasında – izleyebileceğimizi zamanla göreceğiz ama kuşkusuz 1995’li yeni jenerasyonun yıldızlarından olan Januzaj , Manchester’ın yeni 7 numarası olma yolunda hızla ilerlemekte.


16 Oca 2013

1958 Münih Faciası Üzerine: United


     II.Dünya Savaşı yılları sonrası belini doğrultmaya çalışan ekonomiyle beraber önemini yitiren futbol, 50'lerin ortasından itibaren Matt Busby'nin takımı Manchester United'la birlikte İngiliz halkı tarafından yeniden sevilmeye başlamıştı. 'Busby Babes' lakabıyla anılan kulübün futbolcuları genç, başarıya aç ve kulübe sadıklardı. Busby ve yardımcısı Jimmy Murphy -kendisi aynı zamanda Galler teknik direktörüydü ve Galler onun yönetiminde tarihinde ilk ve tek olarak Dünya kupasına katıldı. 58 Dünya Kupası'nda çeyrek finale kadar yükseldiler ancak Brezilya'ya elendiler.- sayesinde 'United' İngiltere futbolunun zirvesine yerleşti. Avrupa'da da başarıyla ilerliyorlardı ancak başları Avrupa'yla pek ilgilenmeyen lig komiserleriyle dertteydi. 6 Şubat'ta Kızıl Yıldız'la Avrupa Kupası olan United'ın 2 gün sonra lig maçı vardı ve lig komiseri maçı ertelememişti. Takımının puan silinmesi riskiyle karşı karşıya olan Busby rest çekerek maça yetişeceklerini söyledi. Ancak hava şartları o kadar iyi değildi... Başrollerini BBC'nin dizi-filmlerinden ve Doctor Who dizisinden tanıdığımız David Tennant-Jimmy Murphy-, Dougray Scott-Mattt Busby- ve Jack O'Connell'ın-Bobby Charlton- paylaştığı 2011 yapımı film, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi futbol takımlarından birinin uçak kazasıyla yok oluşunu anlatır.


26 Ara 2012

We've Got Our Trophy Back!

2001-2002 sezonu öncesi üst üste üç kez şampiyon olan Manchester United, 2001-2002 sezonunda şampiyonluğu Arsenal'a kaptırmıştı. Bu da Manchester United için 2002-2003 sezonunun unvan mücadelesi şeklinde geçeceğinin bir göstergesiydi.

Kadrosundan Dwight Yorke'u kaybeden United, Rio Ferdinand ve İspanyol kaleci Ricardo transferleriyle sezonu açtı. Halihazırda güçlü bir kadroya sahip olan Kırmızı Şeytanlar için stoper ve yedek kaleci transferi yeterli oldu. Ruud Van Nistelrooy, Juan Sebastian Veron, David Beckham, Diego Forlan, Ryan Giggs, Paul Scholes, Ole Gunnar Solskjaer gibi isimlerden kurulu hücum hattına takviye gerekmiyordu. 

Dört kupada birden mücadele verecek olan United sezona çok kötü bir başlangıç yaptı. Hazırlık maçlarında sadece Ajax'a kaybetmiş olmasına rağmen lige iyi bir giriş yapamadı. İlk altı haftada sadece sekiz puan toplayıp kendine onuncu sırada yer bulabildi. Ancak Şampiyonlar Ligi'nde ilk gruptan çıkmayı garantileyen takımın lige odaklanması da zor olmadı. Noel dönemini de kötü geçirmesine rağmen, United 1 Ocak 2003'e üçüncü sırada girdi ve aynı gün Arsenal'in arkasında ikinci sıraya yerleşti. Şampiyonlar Ligi'nde de ikinci gruptan da erkenden lider olarak çıkma başarısını gösterdi.

Sezon başında Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Macar temsilcisi Zalaegerszeg takımına deplasmanda 1-0 kaybettiği maç ve ilk grupta liderliği garantiledikten sonra deplasmanda Maccabi Haifa'ya 3-0 yenildiği maç(Türkiye spor kamuoyunun yakından tanıdığı senaryo) sezonun en kötü iki maçı olarak yerini çoktan almıştı.

Yeni transferlerden kaleci Ricardo ise 3-0 kaybedilen Maccabi maçında kaleyi koruyan isimdi. Ligde şans bulduğu tek maçta önce penaltı yaptırıp sonra da penaltıyı kurtarmıştı. Zaten Ricardo'nun United macerası da bu anlardan ibaret oldu.

Fabian Barthez ise rutin sezonlarından birini yaşamıştı. Roy Carroll ise takımının kalesini toplam 16 maçta korumuştu.Takımın bekleri Gary Neville, John O'Shea ve Mikael Silvestre içinse asist dolu bir sezon geçiyordu. Leeds'ten 30 milyon Avro'ya transfer edilen Rio Ferdinand ise o sezon takımının 46 maçta formasını giyme başarısını gösterdi. Laurent Blanc tecrübesiyle savunmayı toparlarken sezon başında sakatlıkla uğraşan Wes Brown da takımı adına savunmada iyi bir performans sergiledi.

David Beckham, Ryan Giggs ikilisinin asist ve golleriyle sürüklediği kanatlar sezon boyu tıkır tıkır işlemişti. Paul Scholes'un üst düzey performanslarından birini sergilediği sezonda ligde 14 toplamda 20 gole ulaşması ilginç ayrıntılardandı. Juan Veron, Phil Neville, Roy Keane ve Nicky Butt'lı orta saha takımı ayakta tutmaya yetiyordu.

Ole Gunnar Solksjaer, Diego Forlan ve Ruud Van Nistelrooy'dan oluşan hücum hattında Hollandalı sezonu Thierry Henry'nin bir gol önünde 25 golle kral olarak tamamladı. Nistelrooy'a "Flying Dutchman" lakabını kazandıran Fulham maçı da bu sezondaydı.


Ocak ayı sonrası kızışan şampiyonluk yarışında United Highbury'de rakibine boyun eğmedi ve 2-2 biten maçın ardından bir hafta önce kazandığı liderliğini korudu. Geriye kalan dört haftada bütün maçlarını kazanan Kırmızı Şeytanlar sezonu şampiyon olarak tamamladı. Goodison Park'ta oynanan Everton maçının ardından kupayı kaldıran United'lı futbolcuların ve Sir Alex Ferguson'un dilinde tek bir slogan vardı: "We've got our trophy back!"

Şampiyonlar Ligi macerasında ise United çeyrek finalde Real Madrid'e boyun eğdi. İlk maçta Santiago Bernabeu'dan -Figo ve Raul işbirliği şeklinde geçen maçtan- 3-1'lik skorla mağlup ayrıldı. İkinci maçta ise United'ın hayallerini bir efsane, Ronaldo yıktı. Ronaldo'nun hat-trick yaptığı maçı United 4-3 kazandı. Futbol tarihinin efsanevi maçları arasında yer alan bu mücadelede Real kalesini kendi oyuncuları yakıyordu. Iker Casillas'ın çilesi kaleyi yeni yeni korumaya başladığı o dönemlerde başlamıştı.

Sezonun ilginç ayrıntılarından birisi de Newcastle ile oynanan her iki maçın sekizer golle tamamlanması oldu. Old Trafford'da 5-3 kazanan Kırmızı Şeytanlar rövanşı da 6-2'lik skorla kazanmışlardı.

League Cup ve FA Cup'ta başarısız sonuçlar alarak elenen United'ın elinde sadece Premier League şampiyonluğu vardı, fakat tekrardan kazanılan bu kupa her şeye bedeldi.

21 Kas 2012

Avrupa'da Baharı Görebilmek (Son Sözümüzü Daha Söylemedik)



     Tarih 2 Ekim 2012. Galatasaray grubun ilk maçında Manchester'a karşı oynayabileceği en iyi futbolu oynamış, iki topu direkten dönmüş bir de penaltısı verilmemişti. Oyun umut vericiydi alınan mağlubiyete rağmen. Ancak 2 Ekim'de Arena'ya Avrupa'nın en iyi kontra atak takımlarından Braga geldi neredeyse pozisyon vermeden 35% ile topla oynayarak 2-0 yendi Galatasaray'ı. Stattan 3 Ekim'de çıkan 4 kişiden biriyim. Gruptan nasıl çıkarız hesaplarını yaparken saati unutmuşuz güvenliğin kardeş gidin de biz de gidelim diye seslenmesiyle çıktık Arena'dan.


     Orada şunu söylemiştim: Cluj'dan alacağımız 4 puan, Manchester'ın Arena'ya 12 puanla gelmesi bizi 2.liğe taşıyacak. 8-10 puan arasında alacağız ve gruptan çıkacağız. İlk öngörülerim çok şükür ki gerçekleşti. Manchester 12 puan ve lider. 2.Galatasaray 7 puan ikili averajda Cluj'dan üstün. 3.Cluj 7 puan ve sonuncu Braga 3 puanda kalarak Avrupa'da havlu attı.



    Maçın ilk yarısının nasıl geçtiğini şahsen ben anlamadım. Welbeck'in yarattığı tehlikeler ve Powell'ın üst direkten dönen kafa vuruşu harici oyunun kontrolü bizdeydi. Hamit ve Amrabat ileride yalnız kalmasalar ilk yarıdan üstünlüğü ele geçirebilirdik. Amrabat rüzgar gibi giderken Rafael'in müdahalesi net penaltıydı. Selçuk'un ortasında defansın eline çarpan top bence penaltı değildi.


     İkinci yarıya daha baskıyı bilerek başladı Galatasaray özellikle golden önceki pozisyonda metrekare içerisinde 1 Manchesterlı'ya 4 Galatasaraylı düşüyordu. Derken Eboue'nin orta yapacağını anlayan Melo geçen sezondan sonra bizleri mahrum ettiği koşuyu yaptı ve kafa vuruşunu Lindegaard kornere çeldi. Kornerde 'Emek hırsızı' Burak Yılmaz'ın ( 5 maç 5 gol ) kafa vuruşu Rafael'in boyunu aştı ağlarla buluştu.


     Emre Çolak'ın girmesiyle ufak çapta da olsa kabus görmemize rağmen süreyi de akıllıca kullanarak 'yedek' Manchester'ı Arena'ya gömdük. Maçın adamlarına gelirsek 1.sıra Hamit'in. Bütün maç tercih hataları hariç hatasız oynadı, ikinci yarıda gelişine vurduğu füze üst direkten döndü. Riera muazzam oynadı tek kelimeyle muazzam bundan iyisi Roberto Carlos. Amrabat geldiğinden bu yana en iyi oyununu oynadı Elmander'in durgunluğu olmasa maçın adamı olacaktı. Melo geçen sezondan esintiler sundu basit oynaması gerektiğini hatırladığında her şey daha güzel olacak. ( Melo iyi=Galatasaray iyi) Semih toparlayıcıydı. Muslera zamanında çıkarak toplara gerekli müdahaleleri yaptı. Sıra geldi 5 Aralık'taki Braga deplasmanına.

Hesaplar: -Galatasaray yenerse isterse Cluj 100 atsın Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray ve Cluj aynı sonuçları alırsa yani 2 maçta berabere biter ya da Cluj ve Galatasaray kazanırsa/kaybederse Galatasaray çıkar.
               -Galatasaray mağlup olur ve Cluj puan çıkarırsa Cluj çıkar.

     Ortaya 70% Şampiyonlar Ligi 2.turu, 30% Uefa Avrupa Ligi'nde devam şeklinde tablo çıkıyor. BU ARADA DENİZ BANK'IN MANCHESTER'A SPONSOR OLDUĞU UNUTULMASIN!..

                                                  BEYLER ŞİKENİN KANITI :(
 

19 Kas 2012

Tek Yol Galatasaray

   1993-1994 sezonu Şampiyonlar Ligi eşleşmesi: Manchester United - Galatasaray. O zamanlar 8 takım alınıyor lige, yani turu geçen çeyrek finale kalacak. İlk maç şaşırtıcı şekilde 3-3 bitiyor. Arif'in Şımaykıl değil bütün Maykıllar gelse kurtarılamayacak golü daha sonra bir internet fenomenine dönüşüyor ve yıllar sonra Arif'in Mençıstar'a attığı golü arayan adam bir süre suni gündemimizi meşgul ediyor. 20 Ekim'deki maç kadar olmasa da 3 Kasım'daki maç da olaylı geçiyor ve çok konuşuluyor. Şekil Cantona ta o zamanlar Türk polisinin copunun tadına bakıyor, Suat maç sonunda karısını istiyor, Şampiyonlar Ligi'nin statüsü değişiyor, 20.000'lik stadda 50.000 kişi gören Avrupa'da Ali Sami Yen Cehennemi algısı başlıyor, Ferguson bir günde çöküyor, kısacası Manchester için Şampiyonlar Ligi için başlayan yol Galatasaray'da bitiyor.

   Bugün belki rakip açısından o günkü maçın ciddiyeti yok, alttan çok sular aktı. Rotasyon amaçlı genç oyuncuları oynatacaklar. (Gerçi genç dediğimiz adamlar da, Chicharito, Wellbeck, Valencia falan.) Ancak bizim için durum öyle değil, düşüncemiz belli; tek yol Galatasaray, tek yol galibiyet!

23 Eyl 2012

Evra ve Suarez sonunda el sıkıştı

Geçtiğimiz sezon Luis Suarez'in ırkçı tutumları yüzünden arası açılan ikili sonunda tokalaştı. Ancak Patrice Evra'nın Suarez'e karşı olan soğuk tutumu devam ediyor.

22 Eyl 2012

'Kaybetmek kolay, kazanmak olay'

     Bundan tam 6 sezon önceydi Galatasaray'ın kupa 1'deki son grup maçı. Gruptan çıkma şansı yoktu ancak galibiyetle veda etmek herkesin ümidiydi. 2005-2006 sezonunda eldeki malzemeyle harikalar yaratan, şampiyonluğu son haftaya kadar kovalayıp 83 puanla takımı şampiyon yapan Gerets diğer sezon takımın düşüşünü önleyememişti. Hücumda Allah ne verdiyse, arkada toparlayıcı Saidou formülü tek sezonluk mutluluk yaşatmıştı. Ancak sonraki sezon takım 56 puanda kaldı. Haliyle Türkiye şartlarında İliç-Hasan Kabze-Hakan Şükür-Ümit Karan dörtlüsünü oynatabilecek yegane adam Eric Gerets gönderilmişti.


       Inamotolu, Carruscalı kadrosuyla Liverpool, Bordeaux, PSV ile beraber C grubunda yer aldı Avrupa Fatihi. 6 maç sonunda 4 puan toplayabilen takımdan akılda kalanlar yeni yeni parlayan yıldız Arda Turan'ın Bordeaux maçında rakibine kafa atıp kırmızı kart görerek Zidane'a selam çakmasıydı.


         O sezonu müteakip 5 sezon boyunca -bir zamanlar en fazla katılanlar listesinde üst sıralarında yer aldığı- Şampiyonlar Ligi'nde gruplara kalamadı. 2008-2009 sezonunda 2-0 öndeyken kaybedilen, Harry Kewell'ın stoper oynadığı Hamburg maçı kaybedilmese kupa 2 belki de 2.defa Türkiye satıhlarına gelecekti. Feldkamp, Skibbe, Rijkaard, Hagi, Bülent Ünder derken Galatasaray 2010-2011 sezonunu 14 galibiyet 4 beraberlik 16 mağlubiyetle ligi 14.sıralardan dönerek 8.bitirdi. Kupa 1'de oynamak artık eski anılarda kalmıştı.



         20 Mayıs 2011 Galatasaray için, Galatasaraylılar için yitirilen ateşin ilk kıvılcımıydı. İlk gelişinde 4 sezon üst üste ligin ilk basamağını parselleyen, UEFA kupasını kazanan, Fiorentina'ya İtalya kupası finali oynatan, Milan'ı çalıştıran, 2.gelişindeyse Zulümpiyat Stadı'na maruz kalarak kötü ayrılan İtalyanların Grande'si, bizim imparatorumuz Fatih Terim geri dönüşe karar vermişti. Ünal Aysal yönetimi toparlanmak isteyen Galatasaray'da Florya'nın anahtarının tek bir kişiye emanet edilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. O kişi de taşın altına elini soktu.



         2011-2012 sezonuna yeni transferlerle girildi. Takım imparatorun istediği gibi oynayamadı ilk 3-4 hafta. Fakat şu söz çok önemliydi: 'Ben yenildiğinde bile taraftarının başını öne eğmeyecek bir Galatasaray yaratmak istiyorum.' Nitekim imparatorluktan sensei'liğe adım adım geçen Terim'in bu sözü cimbomun tüm sezonki futboluna sirayet etti. Nihayet beklenilen şampiyonluk da geldi. Galatasaray için şampiyonluk hep önemliydi ama amaç değil araçtı.



        19 Eylül 2012 tarihi kimileri için bir geri dönüştü. Kimileri için özlenen sevgiliye kavuşmaktı. 1993 yılında şerefli mağlubiyetlerden palazlanmaya geçiş evresindeki Türk futbolunun Avrupa'daki yüzü Galatasaray şok bir biçimde İngiliz devi Manchester'i elemiş ve Şampiyonlar Ligi statüsünü değiştirtmişti UEFA'ya. 13 sene sonra rakip yine Manchester, stad yine Düşler Tiyatrosu yani Old Trafford'du. Galatasaray bir sürü pozisyona girerek bir o kadar da kalesinde görerek, bütün maç saldırarak 1-0 kaybetti. Hakem Wolfgang Stark böyle istemişti. Ancak maçla ilgili herkesin memnun olmadığı tek şey bu oyunla nasıl puan alınamadığıydı. Yenilmişti Galatasaray ama Manchester'a boyun eğmemişti. Kimi zaman yarı sahasına hapsetmişti. Terim'in sözündeki gibi yenilmişti ama taraftarı gururluydu.



        Yine Terim'in yazıya başlık olan ve birkaç yerde telaffuz ettiği, benim de hayat felsefem olan cümleyle bitireyim yazıyı:

         Kaybetmek kolay, kazanmak olay...

18 Eyl 2012

Premier Lig'de nadas değil hasat sezonu

Premier Lig'de dördüncü hafta geride kalırken, lige damgayı takımlarına geride bıraktığımız transfer sezonunda katılan futbolcular vurdu. Chelsea'nin namağlup liderliğiyle geçilen dört haftada öne çıkan isimlerin çoğunun takımlarına yeni katılan isimler olması transfer sezonunun birçok kulüp için ne kadar başarılı geçtiğinin de somut bir kanıtı oldu. Tabi yeni transferlerden yüzü gülmeyen Liverpool, Queens Park Rangers gibi takımlar da olmadı değil. Oynadığı dört maçta dört beraberlik alan Stoke City ve oynadığı üç maçta üç beraberlik alan Sunderland takımları ise ilgi çeken beraberlik serilerine imza attılar. Tabi ki ligin puansız ekibi Southampton da yıllar sonra yükseldiği Premier Lig'de ilk dört hafta itibariyle aradığını bulamayan takımlardan oldu.

İsterseniz şimdi yeni takımlarına katılan isimlerin en başarılılarına bir göz atalım:

1) Eden Hazard(40m€): İngiltere topraklarına Fransa'nın Lille takımından adım atan Belçikalı futbolcu attığı bir gol ve  ikisi penaltıdan olmak üzere attırdığı altı golle ilk dört hafta itibariyle en çok dikkat çeken isim oldu. Premier Lig'de yaz transfer sezonunun en pahalı transferi olarak kayıtlara geçen hücum oyuncusu Chelsea'deki yaratıcı futbolcu eksiğini fazlasıyla kapatmış gibi görünüyor. Şampiyonlar Ligi şampiyonunda oynayacak olmasının yanında Roberto Di Matteo gibi genç ve başarılı bir hocayla çalışacak olması da Hazard'ın motivasyonunu artıran unsurlardan. Tabi aldığı parayı bir kenarda tutarsak.

2) Robin Van Persie(30.7m€): Sekiz sezon boyunca giydiği Arsenal formasını bırakıp Manchester United'a imza atan RVP 2012/2013 sezonunda attığı dört golle lige en iyi başlangıcı yapan iki forvet oyuncusundan biri oldu. Mavilerin arkasında ikinci sırada yer alan Kırmızı Şeytanların bu sezon en çok güvendiği isim kuşkusuz RVP. Tabi böyle bir varsayımı yaparken Wayne Rooney'nin uzun süreli sakatlığını göz önünde bulundurduğumu hatırlatmak isterim.

3) Michu(2.6m€): 2011/2012 sezonunda İspanya La Liga'da on beş gole imzasını atan İspanyol hücum oyuncusu Swansea'ye çok ucuza mal oldu. Geride kalan dört maçta rakip kalelere dört adet gol bırakan golcü oyuncu aynı zamanda Premier Lig'de fiyat/performans açısından başı çeken isim oldu. Michu Premier Lig'de beşinci sırada yer alan takımı Swansea'nin -Wayne Routledge ve Nathan Dyer'la birlikte- oynadığı güzel futbolun da baş aktörlerinden birisi oldu.

4) Santi Cazorla(19m€): Belki RVP'nin yerini doldurmaz ancak şu ana kadar Arsenal'in oyununa Cazorla'nın çok şey kattığı kesin. Bu sezon takımının en pahalı transferi olan Santi ilk iki haftayı golsüz geçen Arsenal'in en iyi oyuncusu olarak göze battı. Anfield Road'daki Liverpool maçında önce Podolski'nin attığı golün asistini yaptı sonrasında da takımının ikinci golünü atarak zaferin mimarı oldu.

5) Steven Fletcher(15.2m€): Wolverhampton Wanderers'tan Sunderland'e transfer olan golcü oyuncu takımıyla sadece iki maçta sahaya çıkabildi. Ancak bu iki maçta fileleri üç kez havalandıran forvet oyuncusu Premier Lig'de en iyi başlangıcı yapan oyunculardan birisi oldu.

8 Haz 2012

Gerilerden gelen sürpriz adayı: Polonya

Ortam yavaş yavaş ısınıyor...
Turnuvada ilk maçlar A grubuyla başlıyor. Açılış maçı Varşova'da....

Grup aşamasında anlatacağım ikinci takım Polonya olacak. İlk takımım Calciopoli mağduru; eskiye oranla güç ve tecrübe kaybına uğramış kadrosuyla İtalya'ydı. Polonya ise İtalya'nın tam tersine sürpriz yapma potansiyeli olan, ev sahibi avantajını Ukrayna'ya oranla daha iyi kullanabileceğini düşündüğüm bir takım.
Franciszek Smuda'nın ilk maçın sabahı yaptığı açıklamalar turnuva öncesi göz dağı niteliğinde. Polonyalı teknik adam Borussia Dortmund kadrosunda yer alan üç oyuncusu hakkında transfer açıklamaları yaptı. Robert Lewandowski'nin Manchester United'a, Jakub Blaszczykowski'nin İngiltere'de bir takıma, Lukasz Piszczek'in de Real Madrid'e transfer olacağını açıkladı. Gelecek sezon için Borussia Dortmund hakkında çeşitli şüphelere haiz olmamı sağlayan bu transfer söylentileri bakalım sahaya çıkacak futbolculara ne kadar etki edecek? Bana göre bu üç transfer haberi de futbolcuya olumlu yönde yansır. Ne de olsa bahsettiğimiz takımlar Avrupa'nın en başarılı birkaç takımından ikisi....

Polonya turnuvalarda çok başarılı bir görüntü ortaya koymuyor. Ancak bu sene bambaşka bir potansiyel taşıdıklarına inanıyorum. Özellikle kolay bir kura çekmeleri de 2008'de Türkiye'nin yaptığını Polonya'nın yapmaması için hiçbir sebep yok. Arsenal kalecisi Wojciech Szczesny Dortmundlular haricinde takımın göze çarpan ve güven veren ilk ismi. Mainz'in orta saha oyuncusu Eugen Polanski ise Almanya 21 yaş altı milli takımında forma giydikten sonra Polonya'yı seçti. Hücum alanında Polonya'nın en etkili silahlarından birisi olan Lille'in yıldızı Ludovic Obraniak ise 27 yaşında olmasına rağmen takımın tecrübeli sayılabilecek oyuncularından. Türkiyeli futbol severlerin aşina olduğu isimlerse: Geçtiğimiz sezonu Celtic'de kiralık olarak geçiren Trabzonsporlu Pawel Brozek; bu sezon geldiği Trabzonspor'da Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşayan Adrian Mierzejewski ve iki sezondur Sivasspor forması giyen Kamil Grosicki.

Gruptan çıkacağına inandığım Polonya'nın şansı yaver giderse çeyrek finalde çekeceği şanslı bir kura onları yarı finale kadar taşıyabilir. Daha da ötesine giderler mi o kadarını bilmiyorum. Ancak ev sahibi oldukları bu turnuvada hiçbir şey onlar için imkansız gözükmüyor...

12 Şub 2012

Bir Rüya Daha Bitecek, Nistelrooy Yaş 35...


Herkesin futbolu sevmek için nedeni var mıdır? Ya da futbolu sevmek için nedene gerek var mıdır?
Bu soruların cevapları herkes için farklıdır ama benim için bir sebep var ki gerçekten futbolla olan ilişkimi en tutkulu döneme taşımıştır.
Belki çoğu insan için yaşayan efsane(ki bu tamlamaya da sinir olmuşumdur) denildiğinde akla ilk gelen isim değildir ancak benim için önemi büyüktür Ruud Van NİSTELROOY'un.
Nistelrooy'la tanışmam onun Manchester United zamanına denk gelir.Nistelrooy PSV'den gelmiştir ve United ile beraber ligde fırtınalar estirmektedir.
Hani ilk izlediğim maçını hatırlıyorum da yüzümdeki aptallık ve mutluluk, sevdiğim kızın benden önce davranarak bana açıldığı anda hissettiklerimle eşdeğerdi.Seyrederken Nistelrooy'u, farkediyorsunuzki, klasik futbolcu görüntüsünün altında inanılmaz bir futbol ve pozisyon bilgisi var ve -genel de Türk futbolunun kanayan yarası olan-son vuruşlardaki inanılmaz becerisi sizi etkilemeye yetiyor. Bu becerinin yanında O'nun Manchester taraftarıyla bütünleşmesi mükemmeldir, hep istemişimdir Nistelrooy'un golü sonrası tüm taraftarlarla beraber "Ruud Ruud Ruud" diye bağırabilmek...Çocukluk heyecanıyla aldığım ilk forma da tabiki Nistelrooy'un 10 numaralı forması olmuştur.Zaten hayali gerçekleştiremesemde hala kulaklarımda o uğultu: "Ruud Ruud Ruud"...
Ayrıca söylemem gerekir ki herhangi bir futbol oyununda Manchester United'ı ve daha sonra da Real Madrid'i seçme sebebimdir Ruud Van NİSTELROOY, hani ona gol attırabilmek için çok emeğini yemişimdir Ryan Giggs veya David Beckham'ın :) Ama atıyor adam ...

Beni bu yazıyı yazmaya iten de aslında bir korku sebebidir, yani söylemek istediğim çocukluğumuzda bizi hayallere götüren çoğu futbolcu birer birer bırakıyor futbolu ve (kesinlikle kabul etmesem de) artık Ruud Van Nistelrooy'un da zamanının dolduğunu düşünenler hiç de az değil.O bıraktığında yazacak şeyler çok olacaktır belki ama ben O'nun bırakmasını istemeyerek ve bundan korkarak yazıyorum bu satırları...
Peki bunca sözden sonra biraz da performasnından bahsetsem uygun olacaktır galiba.Her futbolcu gibi Flying Dutchman'in* de bir futbolculuk serüveni vardır, bir göz atalım; asıl ismi ; Rutgerus Johannes Martinus van Nistelrooij'dur 1 Temmuz 1976 günü(evet ne yazık ki 35 yaşında) Hollanda'nın Oss şehrinde dünyaya geldi.Futbola FC Den Bosch takımının 19 yaşaltı takımında başladı daha sonra FC Den Bosch'un A takımında 4 sezon geçirdi ve çıktığı 69 maçta 17 gol attı FC Den Bosch formasıyla bu performansı sonrası Heerenveen'e 2 milyon dolara transfer oldu.Heerenveen macerası yalnızca 1 sezon(31 maç 13 gol) sürecek ve PSV tarafından keşfedilecekti.İşte asıl patlamayı PSV'de 67 maçta 62 gol ile yaptı, daha doğrusu tam patlamayı yaptığı sırada ayağını kırdı ve o sıralarda Sir Alex Ferguson'un transfer listesindeydi ancak ayağının kırılması onu hem Manchester'ın transfer listesinden çıkardı hem de 9 ay sahalardan uzak tuttu. Ancak o 9 ay sonrası çıktığı ilk PSV maçında 2 gol birden atınca yeniden Ferguson'un transfer listesine girdi ve sezon sonunda Ruud 19 milyon pounda Kırmızı Şeytanların yeni üyesi oldu. 2001-2005 arası United'da 150 maçta 95 gol atarak müthiş bir performans göstedi.Ruud 2002-2003 sezonunda Premier League gol kralı oldu.Ardından 2006 yılında Manchester United'tan Los Galacticos'a yani Real Madrid'e 15 milyon euro karşılığında transfer oldu ve 4 yıl bu takım için ter döktü.Madrid'de 68 maçta 46 gol 11 asist yaparak ulaşılması güç rakamları yakaladı.2009-2010 sezonunda Hamburger SV ile sözleşme imzalayan Nistelrooy, ardından da bu sezon itibariyle yeniden İspanya'ya dönmüş ve Malaga forması ile taraftarlarını selamlamıştır.
Ayrıca Nistelrooy Premier League tarihinde 8 maç arka arkaya gol atma rekorunu kırmıştır ve Michael Laudrup, Jens Lehmann, Clarence Seedorf, Claude Makalele'nin ardından Avrupa'nın 6 büyük liginden 3'ünde şampiyonluğa ulaşan bir başka isim olmuştur.Ayrıca yine 3 farklı ligde gol kralı olmayı başaran ilk isimdir.
Premier lig'e dahil olduğu ilk sezonda 23 gol atarak, bu alanda bir rekora imza atıp, ilk sezonda en çok gol atan yabancı futbol olmuştur. Bu rekor 2007-2008 sezonunda Fernando Torres tarafından kırılarak bir gol daha ileri taşındı ve 24 oldu.
Milli takım formasıyla da çıktığı toplam 70 maçta 35 gole imza attı.

Daha sayılabilecek, yazılabilecek o kadar çok şey var ki ancak belli ki sığmayacak bu satırlara olsun yine de O'nu biraz olsun anlatabilmek güzel.Gol deyince aklımıza; bu işi onun kadar rahat yapabilen çok kişi gelmeyecektir buna eminim.Yaşı 35 olmasına rağmen hala yeşil sahalarda görmek istediğim ender isimlerden birisi, şimdiden üzülüyorum çünkü O da bir gün bırakacak futbolu, her güzel şey bitiyordu değil mi ? Pardon unutmuşum... Ruud Ruud Ruud...

*Flying Dutchman onun lakaplarından bir tanesi (Van Gol gibi), ve bu lakabı aldığı maç bir Fulham maçı, topu ortasahadan alıp attığı gol hafızalara kazınmıştır ki bence de kariyerinin en güzel golüdür. Paylaştığım videoda en güzel gollerinin derlemesi var ve videonun son golünde Flying Dutchman ortaya çıkıyor...
Şimdiden herşeyin için teşekkürler, Ruud Van NİSTELROOY...


11 Şub 2012

Let's kick Suarez out of Liverpool


2011 Kış transfer döneminde Uruguay’dan İngiltere’ye uzanan bir başarı hikayesinin aktörüydü Luis Suarez. Amsterdam’daki başarı dolu günlerin ardından Liverpool şehrine ayak bastı Suarez. Hollanda Ligi’nde leblebi gibi gol atan Suarez artık dünyanın en zor ligindeydi. Aynı zamanda da dünyanın en çok desteklenen kulüplerinden birindeydi. 2011 yazındaysa Copa America’yı kaldıran Uruguay’ın en önemli gol silahıydı ve turnuvanın en iyi oyuncusu ödülünü de aldı. Suarez’in kariyerinde her şey iyi gidiyordu. Ancak Suarez’i futbolseverlerin gözünden düşüren olay 15 Ekim 2011 tarihinde oynanan Liverpool – Manchester United maçında yaşandı. Suarez Manu’nun siyahi savunma oyuncusu Patrice Evra’ya maç boyunca ırkçı söylemlerde bulunmuştu…
Patlayan bu skandaldan sonra Suarez artık sabıkalı bir futbolcuydu. Çünkü İngiltere Futbol Federasyonu Suarez’e 8 maç müsabakalardan men cezası verdi. Bu Suarez’in futbol kariyerini ve Liverpool’un EPL’deki başarısını ilgilendiren kısmıydı. Ancak bu olay futbol sahalarından ırkçılığın hala silinemediğinin çok açık bir göstergesidir. Yıllardır İspanya’da Eto’o’ya yapılanlar dünya basınında çok ses getirmişti. Hatta Eto’o’nun İspanya’dan ayrılmasındaki en önemli sebeplerden birisi de maruz kaldığı ırkçı söylemlerdi.
Tekrardan Suarez’e dönersek; Patrice Evra’ya karşı takındığı ırkçı tavrın ardından 11 Şubat 2012 tarihinde oynanan Manchester United – Liverpool maçında seromoniden sonra Suarez ve Evra arasında gergin bir olay daha yaşandı. Suarez rakip takımla tokalaşırken Evra’yı es geçti; bunun üzerine Rio Ferdinand Suarez’e tepki olarak Suarez’in elini sıkmadı ve ittirdi. Suarez’in yaptığı ırkçı söylemlerden pişman olmadığı ve kendisini hala haklı gördüğü ortada. Ancak alınan 8 maçlık ceza ve toplumun vicdanında edinilen kötü izlenim Suarez’i çok fazla akıllandırmamış. Başarı için her yol mubahtır düsturunu koruyan Suarez liman işçilerinin kurduğu ve sosyalist bir duruşla hareket eden Liverpool’a yakışmayan bir futbolcudur. Ve Liverpool camiası biran önce Suarez’i kulüpten uzaklaştırmalıdır. O’nun için en uygun yer İtalya’nın ve faşizmin başkenti Roma’dır. Lazio camiası futbolcuya hiç düşünmeden sahip çıkar.

8 Oca 2012

Manchester derbisinde bir David Beckham


İzmir'de sağnak yağışlı bir akşamüstü... Bizim Süper Lig'in tadı tuzu kalmamış iken ve La Liga'da- birkaç sürpriz takımın güzel oyununa rağmen- Barca ve Real'in baskınlığı devam ederken, İngiltere'nin en köklü turnuvası FA Cup'ta bir Manchester derbisi...Gözlerimiz o maçta... Malum geçtiğimiz ekim ayında United, City'e 6-1 yenilmişti; futbolda tabiri caiz olmasa bile "intikam" alınacak mı diye bekliyoruz. City'li hırçın Kompany'nin kırmızı kart yemesiyle açılıyor perde, Fatih Terim gibi biz de kızgınlığın "biraz üzerinde" tepkiyle zevkimize limon sıkıldığını düşünüyoruz. Tabi, gözümüzün önüne Tony Adams gibi "boyunkıran" defanslardan çok çekmiş bir Alan Shearer geldikçe Company'nin, Real Madrid'li Pepe'nin vd. bazen bu kartları fazlasıyla hak ettiğini düşünmüyor değiliz. Sonuçta bu, maçın yarısında Shearer gibi kafada kanlı bir bant, orta parmaklarda ve bilekte sargılar taşıyan yıldızlar görmekten iyidir. Maç heyecanlı devam ediyor, ilk yarıyı 3-0 önde kapatan United ağlarına, özellikle Agüero ve Milner'in etkili oyunuyla 2 gollük bir cevap geliyor. Son dakikada Kolarov'un frikiği, kaleci Pantilimon'un kafası, gol gelmiyor; City'nin ümitleri sönüyor. Her ne kadar Manu taraftarı olsak da, maçın bitiminde şu olmasa, bu olsa vs. diyerek City'nin mağlubiyetine kılıflar bulmaya çalışıyoruz.
İzmir'de sağnak yağışlı bir akşamüstü, Guy Ritchie filmlerinden fırlamış bir İngiltere havası, maçtan aklımızda başka ne kaldı diye sormadan edemiyoruz kendimize. Paul Scholes girmişti oyuna, ilahi Ferguson, sen nelere kadirsin? Televizyonun başında, jübilesinden sonra sahaya geri dönmeyi tekrar kafasına koyan turuncu saçlı çocuğu alkışlıyoruz. Stadyumdaki United'lılar da alkışlıyor, David Beckham'ın Manu kaşkollu çocukları da alkışlıyor.
Burada gözümüz 37-38'inde, yaşıtları ve arkadaşları Ryan Giggs ve Paul Scholes'ü locadan izleyen Beckham'ın bakışlarına kayıyor. İzlediği futbolcular, Gary Neville ile birlikte bu takımın efsanesi olmayı seçmişler. Fakat 1996'da Wimbledon'a orta sahadan attığı golden sonra parlaması bir türlü durmayan yakışıklı arkadaşları düşünceli bir şekilde onları izliyor. Alkış yok, tatlı bir kıskançlık sanki... Sitem ediyoruz: "Gittin, traş bıçağı reklamlarında (yoksa markanın adı da "Derby" miydi?) sakalını nasıl kestiğini anlatmayı tercih ettin be Becks!", "Dakikada bilmem kaç bin dolar alıyordun bir aralar, mutlu musun peki?"
***
Ağaca benzeyen göğüs kılları bir türlü futbol paparazzisinin dilinden düşmeyen Giggs iyi ki başka birine dönüşmeye çalışarak karşılık vermedi bu duruma diyoruz. Scholes'un eşinin, sevgilisinin kim olduğunu, tatillerini nerede geçirdiğini vs. iyi ki duymadık. Endüstriyel futbola koşulsuz teslimiyetin gerçekleştiği fikrinin yanında, küçük sürtünme odakları aramaya romantik bir biçimde devam ediyoruz. "Taraftarları heyecanlandıran bir futbolcu olarak hatırlanacağım sanırım." demişti Giggs, Beckham da öyle hatırlanacak; yalnız hep "ama..." bağlacıyla devam eden cümlelerde...
Biliyorsunuz, kimileri için ama kelimesinden önceki cümleler gereksizdir.
---
*Bu arada sinirimiz geçmiyor, bazı sahneler hep aklımızda: Beckham'ın United'ı terk edişi bile buram buram magazin kokmuştu; Ferguson'un attığı krampon kaşını yarmıştı nitekim.

1 Oca 2012

Ferguson duymasın, veliaht kim?


Viskilerin etiketi üzerinde şöyle bir ibare vardır, "distilled and matured in...". Alex Ferguson da, distilasyonunu İskoçya'da geçirdiği futbolculuk kariyeriyle (forvet- 317 maç/170 gol) tamamlamış, teknik direktörlüğe süzülerek, olgunlaşmasını yine İskoçya'nın Aberdeen takımına 8 senede 10 kupa getirerek tamamlamıştı.
45 yaşına ülkesi çapında başarılarla gelmiş, artık olgun diyebileceğimiz üstad, 1986 yılında sakızı ile beraber Manchester United'ın başına geçmişti. 25 yıllık dönemde neler yaşandığını az-çok futbola bulaşan kimseler bile iyi bildiği için tekrar anlatmayalım. Kişisel kanaatim yalnızca kupa alımı= başarı olmasa bile, bu kadar senede aldığı 37 kupa, "helal olsun" dedirtiyor insana. Şimdi konumuza gelelim:
Dün itibariyle 70 yaşını dolduran Alex Ferguson'un emekli olmaya pek niyeti yok gibi. "Beni ne zaman kovarlarsa o zaman bırakırım." minvalinde bir cümle söylediğini hatırlıyorum ama Manu'ya gelme sebebi olarak gösterdiği ve 25 yıla bakıldığında gerçekleştirdiği "Liverpool hakimiyetini kırma arzusu" Kenny Dalglish Liverpool'a dönmüşken tekrar hortlayabilir, bu kez hakimiyeti elden bırakmamak olarak. Zaten Arsenal menajeri Arsene Wenger de hala koltuğunda(Koltuk sallandı ama henüz yıkılmadı). Dolayısıyla Ferguson başarıya doymuşluğunun yanında rekabeti hala sevip sevmediğini gözden geçirebilir. Neden olmasın?
Olmazsa, Ferguson yakın zamanda Manchester United'dan o veya bu şekilde ayrılırsa, takımın başına kim gelir? Soru bu. Biraz duygusal,biraz mantıki, benim 5 kişilik listem:
1.Josep Guardiola: 41 yaşındaki teknik direktörün Barcelona ile yaptıkları ortada. Bayern Münih'in başkandan scout'lara eski oyuncuları bünyesinde tutmaya devam etmesi gibi Barcelona'nın da oyun kurgusunda, oyuncu yetiştirmede vs. süreklilik için benzer bir şeyler peşinde koştukları gözüküyor. Nitekim şimdiye dek sistem başarılı işledi. Fakat şu soru aynı Messi'ye sorulduğu gibi Guardiola'ya da sorulmaya başlandı: "Başka bir takımda başarılı olabilir mi?". Malum bir de Rijkaard'ın Galatasaray faciası var Türkiyeli taraftarların hafızasında. O yüzden eminim biz daha fazla sormuşuzdur bunu birbirimize. Guardiola ise bu sorunun cevabını aramak için gözükmese bile; kulüp tarihinde "efsanevi" olmak statüsünü, Mourinho gibi her limanda bir Şampiyonlar ligiyle-bireysel başarıyla takas edebilir yakın zamanda. Barcelona yoluna Roma'ya gönderdiği Luis Enrique ile devam eder belki de.
Kişisel kanaatim Guardiola'nın Manu'nun başında çok değil bir-iki sene kupasız kalmasının kendisini koltuğundan edeceği yönünde. Bir Alex (F.) değil sonuçta.
2.José Mourinho: Beşiktaş'ın Portekiz'den henüz getirmediği iki kişiden biri olan Mourinho geçtiğimiz günlerde, zamanı geldiğinde Premier Lig'e yeniden dönmek istediğini açıkladı. Zaten kontratına "Manchester United çağırırsa gider." yazdırdığı söylentisi bir kenarda duruyor. Nisan ayında "Manu'nun bir sonraki menajeri benim." gibi bir açıklama da yaptı ama Ferguson'dan "José benim yakın bir arkadaşım, kendisinin geleceği üzerine birkaç kez konuştuk ve İngiltere'ye dönmeyi istemesini anlayabiliyorum. Ama benim pozisyonumun kendisine ne zaman uygun hale geleceğini söylemek zor, buna sağlığım karar verecek." cevabı gecikmedi. Real Madrid'de Sportif Direktör Valdano'nun takımı boklu dondurmaya benzetmesi, kafasına göre transferleri Mourinho'yu kızdırsa da giden kelle Valdano'nun olmuştu. Fakat Mourinho'nun bunu unutacağını pek sanmıyorum. Yalnızca o yüzden olmasa bile, Barcelona efsanesini bitirme arzusunu bir başka bahara bırakıp Ferguson'un koltuğu boşaltmasına sevineceğini düşünüyorum.
Kanımca, Giggs'in yerine Galler'in yeni Giggs adayı Gareth Bale'i transfer edip, Nuri'yi de yanında Old Trafford'a getirirse, Manchester başarı geleneğini sürdürmeye Mourinho ile devam edebilir.
3.Ole Gunnar Solskjaer: Bebek yüzlü katilimiz, "20LE"GEND'imiz, kulübeden gelerek takımına katkı koyma üzerine Semih Şentürk'ün mislince büyüğü Solksjaer de Manu taraftarlarının gönlünden geçiyor hiç kuşkusuz. Bunda genç Ferguson'unki gibi bir başka ligde kendini kanıtlıyor oluşu da etkili olabilir. Zira Manu'nun rezerv takımını çalıştırdıktan sonra gittiği Molde'yi düşme hattından zor kurtulduğu bir sezondan alıp liderliğe doğru götürüyor. Onun hakkında yazabileceğim sayfalar dolusu övgü var ama futbolculuğu için. Kulübede, özellikle Manu kulübesinde olmayı sever diyeyim ve adaylar arasında duygusal olarak en çok kendisine yakın olduğumu belirteyim.
4.David Moyes: İskoçyalı menajerlerin Premier Lig'e yaptıkları katkı Ada'ya ikinci bir İskoç Aydınlanması yaşattı desek, çok da yanlış olmaz herhalde. 10 yıldır Everton'u çalıştıran Moyes'in bu süre içerisinde yalnızca yüzde 40'lık bir galibiyet oranı "acaba?" sorusunu sordursa da, sürekliliği devam ettirebilecek ve Lig'i tanıyan birinin, daha iyi finansal olanaklarla neler yapabileceği alınabilir bir risk kanımca. (Geçen gün Tanıl Bora, Radikal'de Matt Busby, Dalglish ve Ferguson'un sosyalist olduklarını eklemeden geçmemiş, Moyes'un da sosyalist olduğu bilgisini ben vereyim.) Manu taraftar sitelerinde kendisine epey destek de varmış duyduğuma göre.
5.Roy Keane, Ryan Giggs, Paul Scholes: Çocukluğumuzun kahramanları, içine Peter "Şımaykıl"ı, Gary Neville'ı ve David Beckham'ı da (aslında o altın takımın hepsini) dahil edersek... Türkiye'de olsa bu üçünden birisini teknik direktör yapar; yanlarına antrenör olarak da diğerlerini monte ederdik. Gelgelelim bu Manu için pek mümkün ve profesyonel bir adım olarak gözükmüyor. Roy Keane'in aristokratik imajının altında agresif ve başarısız bir menajer oluşu kaybolmazken (Sunderland ve Ipswich fiyaskoları), Giggs'in ve Scholes'ün Ferguson'dan damıttıkları bilgileri başka bir yerde kanıtlamadan Manu'da başlamaları zor gözüküyor. Giggs'in zaten Lee Sharpe'dan aldığı formayı bırakmaya niyeti yok gibi, bırakmasın. Fakat Scholes'un sessiz ama derinden yapısıyla bu takıma bir gün futbolculuk dışı bir şekilde de hizmet edeceğini düşünüyorum. Bu üçü de duygusal kontenjanımdan.
---
Manchester çocuğu Morrissey'in bilmem kaçıncı Manchester konserinden konuya imalı gelebilecek bir şarkı ile veda edelim.
"There is a Light that never goes out"