Emre Potuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emre Potuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Tem 2013

Ankara'nın Dönüşümü



Ankara’da yaşayanlar bilir; Sıhhıye Köprüsü Ankara için hem sosyolojik hem ekonomik bir ayrım taşır. Her ne kadar son yıllarda bu ayrım grileşse de, köprüden Ulus tarafına uzanan bölge “getto” ya da halk arasındaki adıyla “varoş” olarak adlandırılır. Genellikle İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinden gelen insanlar yaşar bu bölgelerde. İç Anadolu’dan gelenlerin çoğu ya işçidir ya küçük esnaf, Kürt kökenliler ise genelde pazarcılık yapar; neredeyse tamamı lümpen proleterdir. Gecekondularda otururlar. Doğru-dürüst okulları ve eğitmenleri yoktur, çoğu 8 yıllık zorunlu eğitimi bile bitiremez zaten. Yaz tatilleri yoktur; deniz, plaj, kum bilmezler pek, en fazla köylerine giderler. Çirkindirler, esrar kullanır ve satarlar. Bulamazlarsa “bali” çekerler. Enseleri uzundur, konuşmasını pek beceremezler. Sosyal hayatları olmaz, arada bir kaçak girerler Gençlik Parkına. Asidirler, biat etmesini pek bilmezler.
 









Ankaragücü kimliği
Kimlikler çağında ise bu lümpen proleterlerin bilincinde olduğu tek bir ortak kimliği vardır; Ankaragücü. Ankaragücü, sosyal hayatı olmayan, tatile gidemeyen, eğitimsiz, kendilerine birer Samsa metaforuymuş gibi bakılan, dışlanmışların aidiyet noktası, Ankara’nın varoşlarında yaşayan, geleceği olmayan insanların tutunum ideolojisidir. Bu özdeşliğin ne zaman, hangi sosyolojik ve ekonomik kurulduğunu söyleyebilecek yaşamışlığım ya da bilgi birikimim yok. Ancak Çankaya elitizmine karşı, çirkin Ankara’nın, Ankaragücü’nü sahiplendiği ve bu sahipliğin Ankaragücü’nün başarılı olduğu 70’lerin sonu, 80’lerin başında aidiyete dönüştüğü çıkarımını yapmak mümkün. 90’ların sonundan itibaren de yaratılmaya çalışılan medeni ve eğitimli Gençlerbirliği taraftarı profilini ise, bu “zararlı” özdeşliğin karşısına çıkarılmaya çalışılan başarısız bir projeden ibaret olarak görebiliriz.
Sporu nezihleştirme
“Gentrification”, (Türkçe isimleriyle; kentsel sızma, seçkinleştirme ya da nezihleştirme) David Harvey tarafından; kentin çökmüş semtlerindeki evlerin, özellikle orta gelirli profesyonellerce alınıp yenilenmesi; böylece mülklerin değeri artarken düşük gelirli ailelerin yerlerinden edilmesi olarak tanımlanmıştır. Özelikle İstanbul- Cihangir bu yeni modelin Türkiye’deki ilk uygulama alanı olarak görülebilir. Ankara’da ise bu nezihleştirme projesinin uygulama alanı olarak görülen yerleri, doğal olarak Ankaragücü taraftarının yoğun olarak yaşadığı, Aktaş, Yenidoğan, Hıdırlıktepe başta olmak üzere Altındağ, Doğantepe, Mamak, kısaca gecekondulaşmış bütün merkezlerdir. Buradaki insanlar, Bağlum, Karapürçek, Pursaklar gibi çevrelere TOKİ’nin yaptığı derme-çatma binalara borçlandırarak yerleştirilmekte, hem merkez nezihleştirilirken, hem de yakın gelecekte bir rant kapısı aralanmaktadır. Sosyal devlet, hak, hukuk anlayışlarından yoksun garibanlar ise gecekondulardan kurtulduğuna sevinmektedir.
Altındağ-Aktaş

Aslında bu noktaya kadar yapılanlar klasik bir “gentrification” örneği. Ancak bu noktada ilginç bir bağlantı var. Ankara nezihleştirilirken, yaratılmaya çalışılan gençliğe bir nezih takım lazımdı. Ankaraspor’un olamayacağı çabuk anlaşıldı. Sıra Ankaragücü’ne geldiğinde ise taraftarı çıktı karşılarına.  Değiştirilmeye, dönüştürülmeye çalışılanın ta kendisiydi o taraftar. Dönüştüremeyeceklerini anladıklarında ise onu mutlak pislikle özdeşleştirip üstünü çizdiler. Şimdi bu varoşlarla beraber Ankaragücü’nü de ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Gri Ankara’yı yapay renkleriyle boyadıkları gibi, yapay bir sarı-lacivert yaratmaya çalışıyorlar.

EMRE POTUK

15 Ara 2012

Copa Sudamericana Yılın 11'i

   Amerika'nın 2 numaralı kupası olan ve düzenlemeleriyle dünyanın en karışık organizasyonlarından birisine sahip olan Copa Sudamericana'da yılın 11'i kupanın resmi sitesi tarafından açıklanmış. Kupayı 12 Aralık tarihinde Arjantin ekibi Tigre 0-0'ın rövanşında 2-0 ile geçen Brezilya'nın köklü kulüplerinden Sao Paulo almıştı. Özellikle Porto, Benfica gibi kulüplerin etkin tarama ekibine sahip olduğu coğrafyada, Avrupa'nın başaltı takımlarının kaynaklarından biri de bu kupa. Birkaç yıl içerisinde aşağıdaki isimlerden bazılarını Avrupa'da "nerden bulmuşlar bunu ya" nidalarıyla izleyebiliriz.

Not: Fotoğrafı Kolombiya ekibi  Los Millonarios D.C'nin resmi Facebook sayfasından aldım. Millonarios bu yıl kupada yarı finalde Tigre'ye elendi(Los Millonarios D.C)

1 Ara 2012

Şapkayı Öne Koyup Düşünme Zamanı

   Gaziantepspor karşısında alınan beraberliği hakeme bağlamak yanlış olur, hakemler hata yapar, önemli olan bunların kasıtlı ve/veya sürekli olmamasıdır. Galatasaray haftalardır kötü oynuyor. Elazığ maçında Melo'nun penaltı kurtarmasıyla arka planda kalan sorunlar bugün iyice açığa çıktı. Kağıt üzerinde çok iyi görünen kadronun 14 maçta 26 puan toplaması transfer yanlışları, form düşüklükleri ve oyuncuların ligdeki düşük konsantrasyonları ile birleşince açıklanabilir.

   Muslera çok iyi bir kaleci olduğuna kimsenin bir itirazı olmaz sanırım. Ancak ne kadar profesyonel olursa olsun İstanbul'da tek başına yalnız yaşayan bir Uruguay'lının tüm lig maçlarına (ki bazen bu adam günlerce uçak yolculuğu yapıp maçlardan bir gün önce İstanbul'a geliyor) mental olarak hazır olmasını bekleyemezsiniz. Bunun için ekstra motivasyon sağlayacak psikolojik destek ekipleriniz olmalı.( 1996-2000 arasında bu işin en iyilerinden Prof. Dr. Acar Baltaş'ın Galatasaray Spor Kulübünde çalışması aklıma gelen ilk örneklerden). Aynı konsantrasyon sorunları Eboue için de geçerli. Üstüne Eboue'nin ikamesinin, bırak Eboue'yi zorlamayı , Türkiye'de herhangi bir takımda oynayacak kalitede olup olmadığı tartışmalı. Sol bek desen kanayan yaran. (Liverpool'un Liverpool olduğu zamanlar sol kanat oynayabilmiş, yetenekli bir adamı Manchester karşısında iki bindirme yapabildi diye modern sol bek ilan etmeye gerek yok.) Stoperde de muadil tercihini yanlış yapmış, oraya çekidüzen veren ve yaşı 34 olan Ujfalusi yerine, Semih'e muadil olabilecek Dany'yi almış, Ujfalusi sakatlanınca ise oynadığın Cris kumarını kaybetmişsin. Melo konusunda ekonomik sebepler seni bekletmiş olabilir, ancak sen üst düzey bir alternatifinin olmadığı bir mevkide 3 ay tatil yapacak kadar amatör bir oyuncuyu alarak ikinci büyük kumarını kaybetmiş oluyorsun. Selçuk ve Hamit konusunda da psikolojik destek eksikliğin var. Amrabat'ın ise transfer edilmeden önce ne kadar izlendiğini merak ediyorum. Herhangi bir defans oyuncusunun bir iki maçını izleyerek durdurabileceği bütün hareketleri ezbere olan ve oyun zekası bu kadar düşük bir adama, her ne olursa olsun, bir inat uğruna 8 milyon euro bonservis vermenin mantığı nasıl açıklanabilir bilmiyorum. Forvetlerin ise şimdilik seni taşıyor, ancak kaçırmaya başladıkça bitmiş, uzatmaları oynayan taraftar grubun bugün Hamit'e yaptığını o gün onlara yapacak.

   Galatasaray'ın sorunlarından bahsettik. Aslında bu sorunlar kapatılamayacak ya da kısa vade için çözülemeyecek sorunlar değil. Ujfalusi iyileşir, bir sol bek alırsın, bir kıvılcım takımı lige döndürür, Melo devre arası toparlar, Amrabat kendini geliştirir. Kimsenin mükemmel olmadığı yerde hatalarını azaltan sen şampiyon olur, sonrası için yola farklı bakarsın. Ama senin daha büyük bir sorunun var: Galatasaray taraftarı seyirciye dönüşmüş durumda. Bunda yeni stadın etkisi büyük elbette. Ancak futbolcuların maç seçmesi gibi taraftarında maç seçmesi gibi saçma bir durum ortaya çıkmış durumda. Hepimiz biliyoruz ki o kendisiyle çok övünen taraftar grubu şimdiden 16 Aralık 2012 tarihindeki Fenerbahçe maçı için hazırlıklara başladı ve bu süreçte geçen maçlar onların çok umrunda değil. Bu bilmeden kendini öne çıkarma çabası mı yoksa bir rüzgara kapılıp gitme mi bilemiyorum. Ancak Galatasaray'a zarar verdiği ortada. Bazılarının şapkayı öne koyup düşünme zamanı geldi..

19 Kas 2012

Tek Yol Galatasaray

   1993-1994 sezonu Şampiyonlar Ligi eşleşmesi: Manchester United - Galatasaray. O zamanlar 8 takım alınıyor lige, yani turu geçen çeyrek finale kalacak. İlk maç şaşırtıcı şekilde 3-3 bitiyor. Arif'in Şımaykıl değil bütün Maykıllar gelse kurtarılamayacak golü daha sonra bir internet fenomenine dönüşüyor ve yıllar sonra Arif'in Mençıstar'a attığı golü arayan adam bir süre suni gündemimizi meşgul ediyor. 20 Ekim'deki maç kadar olmasa da 3 Kasım'daki maç da olaylı geçiyor ve çok konuşuluyor. Şekil Cantona ta o zamanlar Türk polisinin copunun tadına bakıyor, Suat maç sonunda karısını istiyor, Şampiyonlar Ligi'nin statüsü değişiyor, 20.000'lik stadda 50.000 kişi gören Avrupa'da Ali Sami Yen Cehennemi algısı başlıyor, Ferguson bir günde çöküyor, kısacası Manchester için Şampiyonlar Ligi için başlayan yol Galatasaray'da bitiyor.

   Bugün belki rakip açısından o günkü maçın ciddiyeti yok, alttan çok sular aktı. Rotasyon amaçlı genç oyuncuları oynatacaklar. (Gerçi genç dediğimiz adamlar da, Chicharito, Wellbeck, Valencia falan.) Ancak bizim için durum öyle değil, düşüncemiz belli; tek yol Galatasaray, tek yol galibiyet!

30 Eki 2012

Akıl Tutulması

   Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı 4. kez dünya şampiyonu oldu. Bu büyük başarı güzide basınımızda bittabi pek fazla yer almadı. Yer alan programlardan birinde ise Hürriyet Gazetesi Spor Müdürü Mehmet Arslan engelli sporcuları aşağılayarak, Türk sporundaki rezilliklerimize bir yenisini daha ekledi. Sporda yaşanan başarıların engelli ya da engelsiz insanları spora daha çok yaklaştırdığını unutan Arslan tekerli sandalye basketbolunda şampiyon olmanın dünyanın en kolay şeyi olduğunu söyleyerek engellileri aşağılarken bahane olarak da harcanan paraların evinden çıkamayan engellilere spor yaptırılması gerektiğini belirtti. Kendisinin mantığıyla düşünürsek futbol ya da basketbolda oyunculara harcanan milyonlarca lirayla da evinden çıkamayan gençlere spor yaptırılmalı mı? Ya da kendisi spor müdürü olduğu gazetede Ercan Saatçi ya da Meriç Tunca gibilerine yazarlık yaptırmak yerine yazı yazmaya hevesli gençlere yer vererek onları teşvik etmeyi düşündü mü hiç?

24 Eki 2012

Mircea Lucescu

   Önce Galatasaray'dan, sonra Beşiktaş'tan ve ülkeden kovarcasına gönderdik. Etmediğimiz hakaret kalmadı arkasından. Gittiğinden beri çıtasını çok yükseltti. Bu sezon ligde 12'de 12 yaptı, lig ikincisinin 12 puan ve 20 gol önünde. Şampiyonlar Liginde Chelsea'yi yenerek 3 maç sonunda 7 puanla zirveye oturdu. Bizse teneke bağlayarak gönderdiğimiz bu adamın kapısında yatıyoruz bilmem kaçıncı sefer. Bu kez milli takım için. Siz olsanız gelir miydiniz?

23 Eki 2012

Hastalıklı Zihinler, Futbol ve Kadın

Hope Amelia Solo 30 Temmuz 1981 tarihinde Washington’da dünyaya geldi. Futbola gönül verdi ve kariyer basamaklarını hızlıca tırmandı. 2007’den itibaren ABD Kadın Milli Futbol Takımının birinci kalecisi olarak oynamaya başladı ve son iki olimpiyat oyununda altın madalya olmak üzere birçok başarı kazandı. Dünyanın en iyi kadın kalecisi olarak gösterilen Solo’nun yeteneği yeşil sahalardaki erkek meslektaşlarının çoğundan daha fazla durumda. Ancak Solo ülkemizde bu yeteneğiyle değil olimpiyatlar öncesi yaptığı açıklamalarıyla tanınıyor: “Olimpiyatlarda sevişen sporcu.” Sorunumuz da tam bu noktada başlıyor.

Binlerce yıldır ataerkil bir toplum düzeninde yaşıyoruz. (Anahanlığın Tunç Devrinde etkisini kaybetmeye başladığı düşünülmektedir. İronik olarak, Tunç Devri aynı zamanda özel mülkiyet anlayışının ilkel biçimlerinin ortaya çıktığı dönemdir.) Yaşadığımız düzen hem fiziksel hem düşünsel olarak kadının ikinci planda kaldığı bir düzen. Bunun nedenlerinin ya da sonuçlarının tamamı üzerinde durmak ise boyumu aşar. Ben bu algının yarattığı iki spesifik örnek üzerinden açıklamalar yapmaya çalışacağım; birincisi yukarıda bahsettiğim Hope Amelia Solo algısı, ikincisi ise Ümit Özat - Simge Fıstıkoğlu arasında yaşananlar.
Hope Amelia Solo meselesini yukarıda anlatmıştım. Ancak anlattıklarım biraz eksik gibi. Solo’ya bizim bakış açımızdan bahsettim, ama bu ifade bizim dışımızda kalanların onu başarılı bir kadın sporcu olarak gördüğü anlamına gelmiyor. Aksine, istisnai azınlığın dışında ataerkil topluma yakışır şekilde Solo tam bir “seks objesi” olarak görülüyor. Sosyal paylaşım sitelerinde yazılanlar bunun en bariz ispatı niteliğinde.

Ümit Özat – Simge Fıstıkoğlu arasında yaşananlar ise kısaca Ümit Özat’ın kadınlar futboldan anlamaz diyerek cinsiyetçi bir yaklaşımla Simge Fıstıkoğlu’yla tartışmaya girmesi ve stüdyoyu terk etmesi olayıdır. İşin aslına bakarsanız Ümit’in zihniyeti de sadece bu coğrafyada olmayan, dünyanın birçok yerinde var olan bir düşünce yapısı. Peki gerçek sorun ne?

İki olayda da var olan zihniyet aslında ataerkil düşünce yapısının bir ürünü, yani dünyanın herhangi bir yerinde var olabilecek bir düşünce yapısı. Bu düşünce yapısı zaten başlı başına bütün sistemin bir hastalığı. Lakin bizim başka bir hastalığımız daha var. Öncelikli olarak tedavi etmemiz gereken: Verdiğimiz tepkiler en hafif tabiriyle insanlık dışı. Yani bu coğrafya “insan gibi” tepki vermekte zorlanan insanlarla dolu. Anlattığım olaylar da binlerce örnekten sadece iki tanesi.
Baskın Oran toplumsal dönüşümler yaşandıktan sonra önceki dönemlere ait bazı davranışların sürdürüldüğünü söylerdi. Modern toplum içerisinde de feodal toplum düzeninden ya da önceki toplum düzenlerinden herhangi birinin davranış kalıplarını görmek mümkün. Dinin mi, yukarıdan devrimin mi ya da başka bir şeyin mi etkisi bilinmez ama bizim toplumumuzda da bu eski kalıplar fazlasıyla görülmekte. Bu noktada akla Jeremy Rifkin’in "bireyin yaratılışı" sürecinde öne sürdüğü etmenler geliyor. Rifkin “modern insan”ın oluşumunda çatal-bıçak kullanılmaya başlanmasının önemine dikkat çekmiş, çatal ve bıçağın insanı hayvandan ayırdığını ve onunla arasına mesafe koyduğunu belirtmiştir. Rifkin'in belirttiği gelişim süreci dünya üzerinde pek tamamlanamamış anlaşılan...

20 Eki 2012

Adana Demir Aşkı


Biz Adana Demirlileri böyle bilmezdik. Soldaki Daenerys Targaryen...

Seninle Mutsuzluğa da Varım


Transfer yanlışları, taht oyunları, medya baskıları, truva atları, Demirören ve TFF'si; hepsi bir yana. Şu dünyada bana ihanet ettikçe daha çok sevdiğim tek bir şey var: Galatasaray! Ben seninle mutsuzluğa da varım..

17 Eki 2012

Virüs

Muslera da kimmiş, Volkan dünyanın en iyi birkaç kalecisinden biri. Gökhan Gönül desen Alves'le, Ramos'dan sonra o geliyor. Emre istese Xavi-İniesta'ya nal toplatır, Topal'ı Chelsea istiyordu o Fenerbahçe'yi seçti. Umut yerli Falcao, Burak da yerli C. Ronaldo zaten. Avcı'nın Guardiola'dan ne eksiği var hem.


Genel itibari ile yukarıdaki cümlelerin kurulduğu ve en iyi yorumcusu olarak gösterilen kişinin bunların birçoğunu telaffuz ettiği ütopik bir futbol dünyası var bu ülkenin. Kendimizi olduğumuzdan fazla görmeye ve göstermeye çalışıyoruz sürekli. Dolayısıyla hayal kırıklıklarımız da daha büyük oluyor her mağlubiyet sonrası.
Tek sorunumuz bu değil haliyle. İlk başta; takımımızın her halükarda banko oynayan ırkçı bir kaptanı var. Belki de tek alternatifli yerimizde, alternatifler küstürülür milli takımdan. İnsanın aklına siyasi yapılanma iddialarının içinin boş olmadığı geliyor. Sonra bir kalecimiz var; ülkecek dünyanın en iyi kalecisi sanıyoruz. Adam mafya gibi; milli takım antrenörüne gider yapıyor, gazeteci tehdit ediyor. Maçta onun hatasından gol yiyoruz, kimse ona kızamıyor. Bir sonraki maç antrenör suçu onda değil 20 yaşındaki bir stoperde bulup onu kesiyor takımdan. Gurbetçi futbolcuysan banko 11’desin. Milli takımın kaleci antrenörü ligin kaleci konusunda en sorunlu takımından seçiliyor, kimse neden diye soramıyor.
Ezcümle; Türk futbolundaki siyasi yapılanmalar, mafyatik ilişkiler bir virüs gibi milli takımı vurmuş durumda ve hasta gerçek hastalığını kabul etmiyor henüz, tedaviyi başka yerde arıyor.

16 Eki 2012

Açılış Var Dediler



   Serhat Akın'ın 2004 yılındaki işyeri açılışından... Felsefe yapmaya pek gerek yok aslında: Zevk meselesi..

23 Eyl 2012

Geriye Kalan...

   Futbolu bu kadar çekici yapan ne? Belki hiçbir zaman bu sorunun yanıtını bulamayacağız. O kadar hengamenin içinde geriye kalan ne öyleyse? Futbolda hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi. Bu geceden de geriye kalan bu kare olacak: Futbol engel tanımaz!

22 Eyl 2012

Futbolun Milliyetçiliği – Kısa Bir Deneme




Herkesin, her şeyin mikro düzeyde kendi içinde soyut bir dünyası var, futbolunda. Dünya üzerinde üretilmiş cümleleri, kavramları da o mikro dünyalarımıza uygulayabiliyoruz. Bu kavramlardan biri de milliyetçilik. Kendi milliyetçiliğimiz var mesela, şehir milliyetçiliği de yapıyoruz bazen. İrili-ufaklı her dünyamızda olan bu kavramı futbolda kullanmasak olur mu? Olmaz tabi.
Irki ya da dini milliyetçiliğe çanak tutan politikacılar gibi, futbolun milliyetçiliğini yöneticiler körüklüyor. Taraftar da boş durur mu? Ötekileştirmeye alışmış nasılsa insan ırkı. Biz şerefliyiz, biz şike yapmıyoruz, bizim taraftar şöyle bizim futbolcu böyle, biz, biz, biz… Siz katilsiniz, siz şikecisiniz, sizin futbolcunuz çirkef, sizin futbolcunuz emek hırsızı, siz, siz, siz…
İşin aslı olumlu ya da olumsuz ahlaki kavramların soyut camialara atfedilmesi mantıksızlık. Şeref kavramı insan üzerine üretilmiş etik bir kavramdır mesela. Bunu genellemek ne kadar doğrudur. Ya da görecelilik kavramı altına sığınmış taraftar övgüleri. Neyse bu konu beni aştı gibi. Zaten milliyetçilik deyince sıkıntılı oldu biraz. Faşizm ya da ırkçılık mı deseydim ne?

16 Eyl 2012

Muhteşem İnsanlarla Tanışalım


Gerçek hayatta süper kahramanlar yok. Ancak Channel 4 kanalının deyimiyle “Muhteşem İnsanlar” var. Onlar bizim yaşamaya bile üşendiğimiz şu günlerde çalışkanlıkları, azimleri, disiplinleri ve kararlılıklarıyla varoluşçu felsefenin insan için hayal ettiğinin ötesinde bir yerdeler. Stephen Hawking’in açılış konuşmasında bahsettiği yıldızlara bakıyorlar, belki de bizim göremediğimiz bir açıdan.
Şimdi onlardan biriyle; aslında hem onlardan hem içimizden biriyle bir röportaj gerçekleştireceğiz:
Türkiye Görme Engelli Futbol Takımı
Öncelikle seni tanıyabilir miyiz?
Adım Mücahit Hüseyin Uslu. 24 Mart 1989 Ankara doğumluyum. 6 yaşında iken göz sinirlerinin yenilenme zamanlarında gözlerimi kaybettim. İlköğretimimi Görme Engelliler Okulunda, liseyi Çankaya Süper Lisesinde okudum. Lisans eğitimime A. Ü. Hukuk Fakültesinde devam etmekteyim. Çankaya Belediyesi Spor Kulübünde Görme Engelliler Futbolu oyuncusuyum ve Türk Milli takımının formasını giyiyorum.

Görme Engelliler Futbolunu biraz tanımlayabilir misin?
Bizim oyun 4 görme engelli oyuncu ve 1 kaleciden oluşmaktadır. Kalecilerimizde görme engelinin bulunmasına gerek yoktur ve profesyonel bile olabilirler. Fakat oyuncuların tam görme engelli yani “b1” diye tabir ettiğimiz statüde olma zorunluluğu vardır. En önemli noktalardan birisi saha içerisinde ve kenarında bizi yönlendiren kişilerin olmasıdır. Saha 20’ye 40 metre halı saha standartlarındadır ve 3 parsele bölünür. Defans kısmını kaleci, orta sahayı kenardaki antrenörümüz ve hücum kısmını da kale arkasındaki antrenörlerimiz yönlendirmektedir. Parselleme işleminin sese duyarlı olduğumuz bu oyunda gürültünün en aza indirgenmesi ve daha az çarpışma riski açısından önemi büyüktür. Diğer önemli bir kural ise “Voy Kuralı” dediğimiz kuraldır. Her topsuz oyuncu topa giderken “voy” demek zorundadır yoksa faul olur ve 3 faul bir penaltıdır.  Son olarak maçlarımız 25’er dakikalık iki devreden oluşur ve topumuz içerisinde çıngırak bulunan sese duyarlı bir ekipmandır.
Londra'da Paralimpik Olimpiyat Oyunları'nda(Soldaki Mücahit)
Görme Engelliler Futboluna sen nasıl başladın?
Görme Engelliler Futboluna ilköğretimde başladım. Tabi o zamanlar çıngıraklı toplar yoktu, toplara poşet geçirip oynardık. 2006 yılında Ali Sami Yen Stadyumunda Galatasaray-Kayserispor maçının öncesinde gösteri maçı yapmamızla ulusal bir boyut kazandık. Daha sonra ise ilk kez 2007 yılında Avrupa Şampiyonasına katılmamızla bu spor dalı ülkemizde uluslararasılaştı. Ben o takıma davet edilmeme rağmen üniversite sınavlarına hazırlanmamdan dolayı daveti geri çevirmek zorunda kaldım ve 2009 yılında Fransa’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası ile beraber milli takımda görev almaya başladım.

Paralimpik Olimpiyatlarına geçelim. Olimpiyatlara katılacağınız ilk ne zaman belli oldu ve neler hissettiniz?
Olimpiyatlara katılacağımızı mart ayında öğrendik ve bizim için büyük bir sürpriz oldu. Çünkü geçen yıl Avrupa Şampiyonasında 4. olmuştuk ve ilk 3 olimpiyat vizesi alıyordu. Ancak ekonomik kriz sebebiyle Afrika kıtasından hiçbir ülke katılamayınca özel bir davet mektubuyla biz dahil olduk. 
Tabi ki haberi alınca çok mutlu olduk çünkü Paralimpik Olimpiyatları tarihinde ilk kez futbol branşında Türkiye’yi temsil etme şansı yakalamıştık. O ortamı ve atmosferi düşünmek daha gitmeden bizi heyecanlandırdı ve havaya soktu.

Şimdi de biraz Oyunlardan bahseder misin?
Açılış seremonisi 29 Ağustos tarihinde yapıldı. Çok görkemli ve harika bir geçiş töreniydi. Stadyuma çıktığımda yaşadıklarım ve hissettiklerim tarif edilemezdi. Kapanış törenindeki konserler de gerçekten çok iyiydi.  Karşılaşmalar ise bizi oldukça zorladı. Gruplarda Asya Şampiyonu ve son Olimpiyat ikincisi Çin, son 3 Olimpiyatın şampiyonu Brezilya ve son 2 Avrupa Şampiyonasının şampiyonu Fransa ile karşılaştık. İyi mücadele etmemize karşın yenilmekten kurtulamadık. Özellikle Fransa maçında hakemin haksız yere verdiği penaltı ile 1-0 yenilmemiz bizi gerçekten çok üzdü. Klasman maçlarında da istediğimiz sonuçları alamayınca turnuvayı 8. Olarak bitirdik.
Türkiye Görme Engelli Futsal Takımı Londra'da
Organizasyon ve seyircileri nasıl buldun?
Organizasyon bugüne kadar katıldıklarımın içinde belki de en iyisiydi. Kusursuzdu. Hiçbir aksilik ve zorlukla karşılaşmadık. Daha önce görmediğim bir profesyonellik vardı. Tabi organizasyondan daha harika olan şey ise seyircilerdi. Her maçımızı tıklım tıklım tribünler önünde oynadık. Bu bizi inanılmaz heyecanlandırdı ve zevk verdi.

Süreç boyunca yetkililerden yeterli desteği gördünüz mü?
Gördük desem yalan olur açıkçası. Başta Olimpiyatlar olmak üzere popüler organizasyonlara gösterilen ilgi gösterilmedi. Ama Olimpiyat kafilesi 114 kişiyle 5 madalya alırken biz 67 kişiyle 10 madalya aldık. Kafilemizin eksikliklerini organizatörler kapattı. Yani belki orada sorun yaşamadık ama bunun nedeni organizasyonun mükemmelliğiydi.

Çok teşekkür ederim. Söylemek istediğin bir şeyler var mı?
Paralimpik sporcuları olarak bizim Olimpiyatlara giden sporculardan hiçbir farkımız yok. Bunun zihinlere yerleşmesini istiyoruz. Biz inanıyoruz ve azmediyoruz, tek ihtiyacımız moral ve motivasyon. Ben teşekkür ederim.

14 Haz 2012

Evdeki Hesap…




            Ölüm grubuna sürpriz Hollanda galibiyeti ile başlayan Danimarka Portekiz karşısında da maça iyi başladı. İlk 15 dakika rakip sahada baskı kurmaya çalıştılar. Ancak Zimling’in sakatlığıyla beraber işler tersine döndü. Danimarka’nın saha içindeki düzeni tamamen bozuldu. Organize olamayan Danimarka karşısında baskıyı arttıran Portekiz önce duran top, daha sonra da bir kanat akınıyla skoru 2-0 yaptı. İlk yarının sonlarına doğru gelen Bentdner golü Danimarka’nın ikinci yarıya istekli başlamasına neden oldu. Gereksiz ve şuursuz baskıdan kaçınan Vikingler oyuna giren Mikkelsen’in de etkili oyunuyla rakip kalede baskısını arttırdı. Ronaldo’nun kaçırdığı ikinci mutlak golden sonra gelen Danimarka golü ile bir geri dönüş mü gerçekleşti derken, Varela Danimarka’nın tecrübesizliğinden ve ürkekliğinden faydalanarak hem takımına galibiyeti getirdi hem de Ronaldo’yu şimdilik kurtardı.
Bu sonuçla beraber Portekiz ihtiyacı olan bir galibiyet aldı. Ancak bu Portekiz’in defolarını görmemizi engelleyemiyor. Forvet konusunda acınacak haldeler, Postiga, Almeida 3. sınıf forvet oyuncuları. Orta sahaları çok düz, Portekiz etiketinden başka ekstra özellikleri yok gibi. Ferdandes şu takımda neden yok anlaması güç. Bütün bunların üstüne Ronaldo’nun formsuzluğu da eklenince Portekiz için ilerisi zor gözüküyor.
Danimarka ise ilk maçın getirdiği gereksiz özgüven ve Zimling’in sakatlığı yüzünden bugün sahadan boynu bükük ayrıldı. Zimling çıktıktan sonra organize olamadılar ve aşırı özgüvenin de etkisiyle rehavete kapılıp rakibe çok boş alan bıraktılar. İkinci yarıda geri dönüş yapmayı başarmalarına rağmen tecrübesizlik ve rakipten gereğinden fazla çekinme mağlubiyeti getirdi. Özetle, biraz şanssızlık, biraz gereksiz özgüven Olsen’in hesabını tersine çevirdi ve mağlubiyeti getirdi.

Not: Tribün performansı açısından kötü geçen turnuvaya renk katan Danimarka taraftarını kutlamak gerek. İlk maça renk katan güzel Danimarkalıdan sonra bugün de taraftarlarının Ronaldo golü kaçırınca Messi diyerek tezahürat yapmaları çok hoştu.

11 Haz 2012

Fabian Stratejisi


Fabian Stratejisi

Fransa ile İngiltere arasında on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda yaşanan savaşlar günümüzde “Yüz Yıl Savaşları” olarak anılıyor. İngiltere Fransa topraklarına girdiğinde “Breton Şövalyesi” Bertrand du Guesclin, eski Roma kumandanı Fabius Maximus tarafından bulunan “Fabian Stratejisi”ni kullanarak savaşların gidişatını Fransa lehine çevirmiştir. Kısaca, kendinden güçlü bir ordu karşısında geri çekilip onların yapacakları her hatayı değerlendirmeye dayanan bu strateji savaşlarının kazanılmasında önemli rol oynamıştır.
“Yüz Yıl Savaşları” kadar uzun gibi gelen bu akşam ki 90 dakikada ise Fabian Stratejisini uygulayan taraf değişti. İngiltere tarihinin en beklentisiz turnuvasına Fransa’dan bir puan alarak başladı. Milner, Young, Walcott, Chamberlain, gibi kanat adamlarına rağmen, bir türlü uygun forveti bulamayan İngiltere, orta saha kalitesinin düşük olmasının da etkisiyle, oyunu geride kabul etti. Bu Terry-Lescott ikilisini geniş alanda yakalanmayarak, rahat bir oyun çıkarmalarına neden oldu. Beklenen hataların ilkinde Milner yanlış adım atınca Torres vari bir gol kaçırdı. İkinci hatada ise Lescott tipik İngiliz gollerinden birini ağlara gönderdi. Ancak kadro ve teknik adam yetersizliğinin yanına Hart’ın kapattığı köşeden yediği gol eklenince skoru koruyamayarak bir puana razı oldular.
Manş Denizinin öteki tarafı ise maçın gerçek aktörüydü. Yenilenmiş kadrosu ve şık formasıyla turnuvaya şaşalı bir giriş yapmak isteyen Fransızlar beklediklerini bulamadılar. Maç boyunca tempoyu yükseltemediler. Turnuvadaki güçlü takımların takıntısı haline gelmiş Barcelona’nın “tiki-taka”sını oynama çabasının Fransızları da bozduğunu gördük. Ribery, Benzema gibi dikine, tempolu oynayan adamlar sahada kayboldu. Görünüşte İngiltere karşısında alınan bir puan iyi gözükse bile, aradaki kalite farkına bakarak Fransa için maçın bir hayal kırıklığı olduğunu söyleyebiliriz.
Gerek turnuvanın ilk maçı olması gerekse rakibin İngiltere olması tempo düşüklüğü için bir sebep olabilir. Ancak Fransa’nın çok daha ciddi sorunları var. Lloris, Benzema ve Ribery abartıldıkları kadar mükemmel futbolcular değiller. Her ne kadar ikinci yarı iyi oynasa da Diarra gibi düz bir oyuncunun bu takımda oynaması garip. Defans dörtlüsünün kalitesi eski Fransa savunmasını mumla aratır nitelikte, en iyisi Evra bile-günümüz klişesi-arkası dönük adama faul yapabiliyor. Kanatlar iyi kullanılıyor ama gelen ortaları değerlendirecek bir adam hala bulunamadı. Bütün bunlardan daha önemlisi ise takımın hala bir lideri yok; Nasri oyuna ağırlığını koyamıyor; Ribery’nin ise takımı yönetecek kapasitesi yok. Hala yeni Zidane’larını arıyorlar.
Sonuç olarak bugünkü maç için ise söylenecek pek fazla bir şey yok. Şampiyonanın şimdiye kadarki en sıkıcı maçıydı. Tribünlerdeki bu kadının ise ne yapmaya çalıştığını anlayamadık. İki takımın izleyenlere yaşattıklarını canlandırmış olabilir…

9 Haz 2012

I Love Denmark!


            I Love Denmark!


            Euro 2012’nin ölüm grubunun ilk maçıydı. Herkesin favori olarak gösterdiği Hollanda turnuvaya iyi başlamak istiyordu. İlk on beş dakikada Hollanda’nın baskısı ve Danimarka’nın tutuk oyununu gördük. Hollanda hücum planını sadece ilerideki dört oyuncunun üstüne kurup, ne beklerini ne de De Jong-Bommel ikilisini oyuna sokmayınca pozisyon bulmakta zorlandı. İlerideki dörtlüde bireysel yetenekleriyle girdikleri pozisyonları harcayınca Hollanda baskısı kısa sürdü. Oyunu dengeleyen Danimarka kavruk sol beki Poulsen’in zorladığı pozisyonda maçın yıldızı Krohn-Dehli’nin Hollanda savunmasının gerçek yüzünü gösterircesine attığı gol ile öne geçiyordu. Bu dakikadan sonra Hollanda bilinçsiz bir baskı kurmaya çalışsa da Kvist-Zimling ikilisinin dinamik oyunu işlerin Danimarka’nın istediği gibi gitmesini sağlıyordu. Kanatları Robben ve Afellay’ın defansa yardım etmemesi ve geç sol bek Willems’in tecrübesizliğinden faydalanarak iyi kullanan Danimarka çok şeyler beklediği Bentdner ve Eriksen’den beklediği performansı alamayınca skoru arttıramıyordu.

            İkinci yarı ise Hollanda’nın 10 dakikalık baskısıyla başladı. Ancak baskı gol getirmeyince Hollanda kalan dakikalarda şuursuzca saldırdı. Hollanda kapalı savunmayı açmak için kanatlara inmedi/inemedi. Robben aldığı bütün topları içeri girmeye çalışarak ezdi, Van Der Vaart varken Afellay tercihi anlamsızdı, Van Persie bekleneni veremedi, orta ikili çok geride kaldı, stoperler daha ilk pozisyondan bakkala gitti.

            Danimarka ise kısıtlı kadrosundan iyi verim aldı. En iyi bölgesi olan defansın göbeği mükemmel oynadı, alanları iyi kapattılar, orta saha, bekler ve kanatlar iyi çalıştı. Eriksen ve Bentdner’den bekleneni alamasalar bile sürpriz oyuncuyu çıkardılar. Sonuç olarak kazananın Danimarka olduğu gecede en akılda kalıcı iki kişi de Danimarka’dandı. Biri Michael Krohn-Dehli, diğeri ise ismini bilmediğimiz tribündeki bu güzel…