FIFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FIFA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eki 2013

Kara Elmaslar (Diamantes Negros)


İspanyol yönetmen Miguel Alcantud'un üçüncü uzun metraj filmi olan 'Diamantes Negros' Avrupa liglerinde top koşturan Afrikalı futbolcuların nasıl birer modern-zaman kölesi haline dönüştüğünü eleştirel bir bakış açısıyla ortaya koyuyor. Film, ilk kez gösterime girdiği Malaga Film Festivali'nden bir adet ödül almayı da başardı. İspanya ve Portekiz ortak yapımı olan filmin İspanya için gösterim tarihi 27 Kasım 2013 olarak belirlenmiş. Ancak filmi Türkiye'de ne zaman izleme şansı bulabiliriz bilinmemekte.
Hikaye Malili iki futbolcunun (Setigui Diallo ve Hamidou Samaké) Avrupa'ya getirilmesi etrafında dönüyor. Afrika'dan Avrupa'ya getirilen futbolcular Atlantikötesi köle ticareti ile kıyaslanıyor. İki genç adam menajerler ve gözlemciler vasıtasıyla Avrupa'da kendilerini büyük bir zenginliğin beklediği yalanıyla kandırılıyorlar. Hayallerin kabusa dönüşmesi ise çok fazla zaman almıyor. Ailelerinden ve arkadaşlarından koparılan bu iki genç adam o ana karşılaşmadıkları ağır bir yükün altında buluyorlar kendilerini: Rekabet! Filmde, FIFA tarafından yasaklanan bir uygulamadan da bahsediliyor. 18 yaşını doldurmamış ve AB pasaportuna sahip olmayan hiçbir futbolcu Avrupa kulüplerinin altyapı kadrolarında yer alamıyor. Bu yasağı delmek için Avrupa'nın kalburüstü kulüplerinin başvurduğu bazı yöntemler de filme konu ediliyor: Sahte öğrenim hayatları, sahte iş sözleşmeleri, sahte pasaportlar vs. yollarla Afrikalı futbolcular 'ithal' ediliyor.
Film Türkiye'de vizyona girer mi bilinmez ama alternatif kaynaklar vasıtasıyla da olsa mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğu kanısındayım. Filmin fragmanı ve konusu insanı hayatından bir buçuk iki saatini bu çalışmaya ayırmak için teşvik ediyor. Şimdiden iyi seyirler.

22 Haz 2013

Türkiye'nin futbolla olan imtihanı

FIFA'nın iki numaralı organizasyonunu düzenleyen Türkiye, turnuva öncesi ve turnuvanın ilk günündeki veriler ışığında futbol organizasyonu düzenleme, futbola olan sevgi konularında sınıfta kaldı.

Türkiye, 2013 FIFA 20 yaş altı Dünya Kupası'nın ev sahipliğini Birleşik Arap Emirlikleri ve Özbekistan'ı adaylık ve lobicilik yarışında geride bırakarak yapmaya hak kazanmıştı. Turnuvaya öncelikle on adet il aday olarak gösterildi. İzmir, Manisa ve Urfa'nın ev sahipliği adaylığını kaybetmesiyle Antalya(Akdeniz Üniversitesi), Antep(Kamil Ocak), Bursa(Atatürk), İstanbul(Ali Sami Yen), Kayseri(Kadir Has), Rize(Yeni Şehir) ve Trabzon(Avni Aker) ev sahipliği yapmaya hak kazandı.


Ankara ise daha adaylık sürecinde kenara itilip bırakılmıştı. Görüldüğü üzere Kadir Has, Yeni Şehir ve Ali Sami Yen haricinde diğer stadyumların hiçbirisi Ankara 19 Mayıs Stadyumu'ndan üstün özelliklere sahip değil. Ankara'nın başkent olmasından ötürü hak ettiği ev sahipliği hakkının yanında yeni stat ihtiyacı da gün gibi ortada. Türkiye'nin en büyük üç şehrinden ikisinde düzenlenmeyen bu turnuvanın daha en başından ilgi çekmeyeceği aşikardı. Ayrıca Doğu Anadolu ve Ege bölgelerinden ev sahibi şehir olmaması da ayrı bir skandal.


Turnuvanın maskotu ve logosu ise gerçekten evlere şenlik. Maskot "Kanki" isimli bir kangal köpeği. Kanki'nin en önemli özellikleri: "...iyi huylu, neşeli, itaatkâr, gençliğinin de verdiği coşku ile de biraz deli dolu bir yavru..." olması. Ayrıca, "...Türk misafirperverliğini en iyi şekilde gösterme konusunda kararlı..." bir yavru.[1] Turnuvanın logosunda Türkiye'yi bir nazar boncuğunun temsil etmesi benim için çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Neşet Ertaş'ın sazından bile logo yapılsa daha başarılı bir çalışma olurmuş sanki. Şehir logoları ise turnuva logosundan daha başarılı olmuş. En azından genel olarak logolar ilgili şehirleri kısmen de olsa temsil edebilmiş. Sadece Antalya'nın portakal diyarı olarak tanıtılması saçma geldi bana o kadar.[2]


Turnuvada 2013 FIFA Konfederasyon Kupası'nda da kullanılan Cafusa isimli top kullanılıyor. Turnuvanın şarkısını ise Gece isimli grubun "Yıldızlar Buradan Yükseliyor" adlı şarkısı oldu.


Turnuva öncesi Organizasyon Komitesi Başkanı Servet Yardımcı'nın 52 maç için koyduğu 1,500,000 seyirci hedefi ise daha turnuvanın ilk gününde alt-üst oldu. Ali Sami Yen Arena'da oynanan Fransa-Meksika ve ABD-İspanya maçlarında toplam 4133 biletli seyirci vardı.[3] Açıkçası bu da çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Futbolu ne kadar çok sevdiğimizi göstermek için bulunmaz bir fırsat olan FIFA'nın en büyük ikinci organizasyonunda daha ilk maçtan futbolu aslında o kadar da çok sevmediğimizi ispat ettik. Bu kadar olumsuzluklar arasında bir de kupayı en çok kazanan iki futbol ülkesi Arjantin ve Brezilya'nın turnuvaya katılamaması futbolseverlerin turnuvaya olan ilgisini ister istemez azalttı.

Türkiye, El Salvador, Avustralya ve Kolombiya ile birlikte C Grubunda yer alıyor. Türkiye, grubun ilk maçını 22 Haziran Cumartesi günü saat 21:00'de Avni Aker'de El Salvador ile oynayacak.

25 Eki 2012

Afrika Devrimi

George Weah 1995 yılında FIFA Dünya'da Yılın Futbolcusu Ödülü, Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü ve Yılın Afrikalı Futbolcusu ödüllerini aldı. Özellikle FIFA'dan aldığı ödül(Roger Milla ve Abedi Pele'nin Avrupa'da elde ettikleri başarıların yanında) Afrikalı futbolcuların bireysel anlamda kazandığı en büyük ödül olmuştur. Bu ödüllerin ardından Afrikalı futbolcular Avrupa kulüplerinin gözdesi durumuna gelmiş ve kendilerine büyük bir çalışma alanı bulmuşlardır.

15 Haz 2012

Kupaların Efendisi: Mezhep Kardeşliği

Halihazırda Dünya Kupasını en çok kazanan Avrupa ülkesi olan İtalya'ya Kupaların Efendisi desek yerinde olur. Ancak İtalya'nın Dünya Kupalarındaki başarılarının Avrupa Şampiyonalarına yansımadığı da bir gerçek. Ev sahibi olduğu EURO 1968'i kazanan İtalya bu kupayı ilk ve son kez kaldırmış olacaktı. Papalığın merkezi Vatikan'ı topraklarında barındıran İtalya kuşkusuz Katolikler arasında önde gelen bir ulusa sahipler. Diğer taraftaysa Balkanlar'daki mezhep ve din çatışmalarının baş aktörlerinden olan Hırvatistan da Katolik mezhebine mensup bir ulusa sahipler.

C Grubunun ilk maçında İspanya karşısında pozisyonlar vermesine rağmen İtalya oynadığı futbolla umut veren bir görüntü sergilemişti. Ancak hala oyun olarak bir şeylerin yeterli olmadığı da apaçık ortadaydı. Buffon, Di Natale ve tabi ki Pirlo ilk maçın öne çıkan isimlerindendi. İtalya'nın temel probleminin nerede olduğu ise tam bir muammaydı. Cesare Prandelli takımını İspanya karşısında güzel bir dizilimle çıkarmıştı. Prandelli kadroyu Hırvatistan maçında da bozmadı. Maçın ilk yarısında Pirlo'nun serbest vuruştan attığı gole kadar sahanın tek hakimi olan İtalya akıllara ister istemez aynı soruyu getirdi: Yine mi skorun üzerine yatacaklar? Beklenen cevap hiç gecikmeden ikinci yarı başlar başlamaz İtalya'nın ileride baskıyı bırakmasıyla geldi. Belki İtalyanlara özgü bir şey değil geriye çekilme huyu. Ancak ne yazık ki İtalyanlarla özdeşleşmiş klişe tabirlerin başında geliyor. Catenaccio gibi felsefik bir sistemin günümüzdeki kullanım şeklinin Helenio Herrera'nın kemiklerini sızlatmadığını düşünmek ise safdillikten başka bir şey olmaz. O yüzden her savunmaya çekilen takıma da Catenaccio yapıyor dememek evladır. Ancak şu da atlanmamalı ki katı savunma yapmakla özdeşleşen Catenaccio kavramı ister istemez bir kalıp haline de gelmiş durumdadır.

Maçın ikinci yarısında Mandzukic'le golü bulan Hırvatlar galibiyetin kendilerini bir üst tura taşıyacak olması gerçeğini göz önünde bulundurup maçı İtalya'dan daha çok isteyen taraf konumundaydılar. İtalyanlar ise nasıl olsa son maçta ne yazık ki grubun averaj takımı haline gelen İrlanda'yı yeneriz düşüncesiyle rahat hareket ettiler. 1-1'lik sonuç İtalyanların işine fazlasıyla yaradı gibi. Hırvatlar içinse asıl tehlike grubun son maçında İspanya karşısında alınacak olası bir mağlubiyette gruptan çıkamama ihtimali. Kupanın son şampiyonu olan İspanya'nın son maçta göstereceği performans gruptaki dizilimi belirleyecek. İtalya cephesinde ise olası bir öz güven patlaması durumunda 2010 Güney Afrika'nın bir tekrarı da yaşanabilir. Turnuvalarda nasıl futbol ortaya konulması gerektiğini çok iyi bilen İtalyanlar muhtemelen gruptan çıkacaktır. Hem de diğer maçın sonucunu beklemeden.

Ayrı bir parantez de Hırvat taraftarlara açmak lazım. Hırvatlar çok büyük kafileler halinde Polonya'daki stadyumları adeta esir almaya gelmişler gibi. Şu ana kadar ki en iyi deplasman performansını sergileyen Hırvatistan tribünlerinde kimi zaman Türkiye tribünlerinden duymaya alışık olduğumuz besteler duyuyoruz. Almanya tribünlerinde yıllardır duyduğumuz benzer bestelere alışkındım ancak kulüp bazında başarılı olamayan Hırvat takımlarının tribünlerini bugüne kadar takip edememiştim. Gerçekten hayran bıraktılar kendilerine. İtalyan tribünleri ise her zamanki gibi sayıca az olmalarına rağmen Hırvat tribünlerinden aşağı kalır değildi. Ülke takımı destekleme fikri hiçbir zaman kulüp takımı destekleme fikrinin önüne geçemeyecektir. Sadece aşırı milliyetçilikle yoğurulmuş azınlık bölgelerinde kurulan FIFA'ya bağlı olmayan ulusal takımları destekleme fikri futbol severlere cazip gelebilir. Bunların haricinde İtalyan ve Hırvat taraftarları eğer ki iç içe görebiliyorsak stadyumlarda fanatizm ulusal takımlara çok da fazla sirayet etmemiş diyebiliriz.

Kupaların Efendisinin maçın ikinci yarıdaki isteksiz oyunu Hırvatların bir puanı almasını kolaylaştırdı. Hatta ikinci yarıda galibiyeti bulabilecek pozisyonları da defalarca cömertçe harcadılar. Katolik Kilisesi haricinde kimseyi tatmin etmeyen bir skorla biten maç İtalya'nın tur ümitlerini artırırken, Hırvatistan'ın kileri de zora soktu.

12 Mar 2012

Siyasetin Futbola İlk Müdahalesi: Kara Çoraplar(Black Stockings)


Bugün, halen futbol gündeminin maalesef ki ilk sırasında yer alan şike davası tartışmalarına zaman zaman milletvekilleri ya da siyasetin önde gelen isimleri, verdikleri demeçler ile dolaylı; ya da çıkardıkları yasalarla doğrudan dahil olarak, taraf olmadıkları kulüp ve taraftarları tarafından büyük tepkiler çekmektedir. Futbolun Türk insanları üzerindeki etkisi nedeniyle bu durum siyasette de tercih değişikliklerine neden olabilmektedir. Futbolun bu gücünü bilen siyasi erklerin bunu kullanışı ilk değildir, süreç boyunca birçok kez birçok ülkede buna şahit olmuşuzdur ve bugün özellikle FIFA bunun önüne geçmek için büyük yaptırımlar ve cezalarla ülkelerin futbol federasyonlarını politikanın müdahalesinden uzak tutmak istemektedir.

Konuyu geçmişe doğru incelediğimiz zaman Türk futbolu için bunun ilk örneğini Black Stockings yani bizim daha çok bildiğimiz adıyla 'Kara Çoraplar'ın başına gelen örnek ile görebiliriz. Abdülhamit devrinin 'istibdat' politikası nedeniyle halkı isyana sevk edebilecek birçok şey yasaklanmış ve spor da bu yasaklardan nasibini almıştır. Ve 19. yüzyılın son çeyreğinde keşfedilmesiyle birlikte popülaritesi iyice artan futbolun etkisi Osmanlı topraklarına ulaşmış ve 1875 yılında kurulan FC Smyrana kulubü, bugünün Türkiye sınırları üzerinde kurulan ilk kulüp olma özelliğini göstermiştir. Dönemin İstanbul ve İzmir kulüpleri zaman zaman maç yapmak için bir araya gelmektedirler. Fakat getirilen yasaklardan dolayı futbol oynayan isimler yalnızca İngiliz, Yunan, Ermeni veya Yahudi azınlıklardı.

Başlığa adını veren ve yazının öznesi olan Black Stockings kulübü, 1899 yılında Kadıköy'de, ilk Türk futbolcusu olarak bilinen Fuad Hüsnü Bey(resimdeki şahsiyet) ve arkadaşı Reşat Danyal Bey tarafından kurulmuştur. Kulübün adının İngiliz ismi taşıması da tahmin edileceği üzere devrin yasaklarından kaçmak içindir. Tamamı Türklerden oluşan bu ilk takımın futbol macerası çok fazla uzun sürmeyecektir; zira zar zor toplanabildikleri birkaç antrenmanın sonrasında 1901 Ekimi'nde Papazın Çayırı'nda ilk maçlarına, Rum takımı karşısında çıkmışlardır. Takım maçı 4-1 kaybetmiştir ama asıl önemli olan maçın bitimiyle sahayı basan hafiyelerin, kuruculardan Reşat Danyal Bey'i ve o sırada kaçmayı başarsa da daha sonra ele geçirilecek olan Fuad Hüsnü Kayacan'ı yakalamalarıdır. Daha sonra bu isimler “karşılıklı kaleler kurup, Rumlarla aynı elbiseleri labis oldukları halde, top endahtı ile talim icra etmek” suçundan dolayı yargılanmış ve cezalandırılmışlardır.

Bu konu içinde kurulmuş olan bu takımın, 3 büyüklerin hangisinin atası olduğunun tartışması içine girmeyeceğim; söylemek istediğim siyasetin spora müdahalesinin zaman ve yer fark etmeksizin sorunlara yol açtığıdır; bugün o kulüp kapatılmasa Türk futbolunda belki çok şey değişik olacak, bu ileri görüşlü insanların yolunu açtığı Türk futbolu bugün çok daha büyük yerlere gelecek ve hepimiz bugün sevdiğimiz kulüpleri değişik isimlerle de olsa gerçekten büyük başarılar elde etmiş şekilde desteklemiş bulunacaktık. Fakat yapılan müdahale sonucu bunların hepsine 'belki' diyoruz; dileğim bundan sonra yaşanacak olayların futbolun kendi içinde, bağımsız şekilde çözülmesi ve bundan yıllar sonra tekrar bunu düşündüğümüzde 'belki' dememek.

24 Oca 2012

Gool!!!- Yok Yok Ofsaytmış, Server Söyledi...




En son yaşananlar Antalyaspor-Beşiktaş maçını karıştırdı. "Ali Tandoğan sağdan girdi , içeriye çevirdi Necati vurduuu, goooooollll... hayır hayır yardımcı hakem golü vermedi sevgili seyirciler..." yayıncı kuruluşun spikerinin ağzından dökülen sözlerdi bunlar. Herkes gol diye ayaklanmıştı Antalya tribünlerinde ama yardımcı hakem ,sonraki günkü gazetelerin deyimiyle 'buz gibi', golü göremedi...
Bu son olaydan sonra aklıma hep tartışılan futbolda teknoloji atışmaları geldi; hani vardı ya çipli top, sensörlü direk, uçan kamera tarzı şeyler onları söylüyorum işte...Artık özellikle son dünya kupasında yaşanan (bknz;İNG(Lampard)-ALM, ARJ(Tevez).-MEK. maçları) bazı tartışmalı maçlar sonrası FIFA Başkanı Sepp Blatter'in de köşeye sıkıştığı söylene gelen bir konu haline geldi 'futbolda teknoloji' meselesi.
Ben olaya biraz daha farklı bakmak istiyorum, özellikle Beşiktaşlı olarak her ne kadar son maçlarda istemesek de lehimize gelişen hakem hataları olsa da teknolojinin futbola girdiği her an oyunun ruhunun da biraz daha kaybolduğunu düşünüyorum. Evet çizgiyi geçen topun gol sayılmasını bende tüm taraftarlar gibi istiyorum ama bu kararı bir hakemin vermesi takdirimce bir robotun vermesinden daha iyi olacaktır.
Futbolda teknolojinin güzelleştirdiği kısımlar yok değil, özellikle ayakkabı ve formalardaki gelişim oynayanlara, istatistik konusundaki gelişmelerde (kim ne kadar koştu, kaç şut attı...) izleyenlere keyif verebiliyor.Ayrıca 4 hakeme de takılan kulaklık sayesinde iletişim kurabiliyor hakemler birbirleri arasında bu da güzel birşey futbol için ama hani şu yorum vardır ya "hakemin takdirine kalmış verse de olurdu vermese de" işte ben bu yorumun ölmesini istemiyorum hiçbir zaman.
Farklı bir durum daha var aslında, futbol, dünyanın en ücra köşesinde bile oynanan evrenselliğinden şüphe edilmeycek bir oyun. Bazen iki taş, bir şişe bile seni C.Ronaldo veya Z.Zidane yapabilir. Bunları da düşünerek herkesin teknolojinin getireceği çok yüksek ekonomik yükü taşıyabileceğini kabul etmek aptallık olacaktır.Futbol sadece İngiltere'de veya İspanya'da oynanmıyor ,futbola kısmen teknoloji eklenmesi de mümkün olamayacağı için ben topa Zidane gibi vurmaya devam etmek istiyorum.
Bu şekilde bir uygulama yapıldığı zaman hakemlerin de nasıl sınıflandırılacağını çok merak ediyorum hani var ya Avrupa'da "elite 20" tarzı sıralamalar. O zaman her şeye makinalar karar verecek hakemin iyiliği nasıl belli olacak , çok koşarsa mı iyi olcak yada heralde kurallara uyarsa en iyisi seçilecek, monitöre bakarsa, çipten gelene cevap verirse falan yani...
Gelişmeleri aralıklarla da olsa takip etmeye çalışıyorum ve özellikle son dünya kupasından sonra FIFA teknoloji için iki aşamalı bir deneme sistemi geliştirdi ve katılımcı firmaları davet etti. Ama öyle denemeler oldu ki ilk aşamada, komedi filmlerinden farksız özellikle ismi açıklanmayan bir şirketin ürettiği çipli top üstten auta giderken hakeme 'Gol' olduğu sinyalini gönderiyordu...Neyse onlar deneme yapadursun ben (her ne kadar Beşiktaşlı olarak hakemlerden canımızın cok yandığını düşünsem de, ki diğer takım taraftarı arkdaşlarım da kendi takımları için aynısını düşüneceklerdir...) futbolu 6 değil 4 hakemle makina olmayan toplarla ve çizgiyi geçti mi geçmedi mi tartışmalarıyla izlemeyi seviyorum. Kaldı ki zaten o teknolojiden önce henüz ülkemizde taraftarlar iğrenç bir turnike sistemiyle stada zorlukla girebiliyor maç bittiğinde evine ulaşmak için saatlerini veriyor... Hani bu tartışmalar da modernleşen dünyanın bir kopyasını andırıyor hangi lükse ulaşırsan sonraki isteğin bir sonraki lüks oluyor (bkz:İngiltere).
Ayrıca yazımı bitirmeden önce şunu söylemeliyim ki herkes bu konudaki gelişmeler için Sepp Blatter'in ağzına bakıyor ama iş o kadar kolay değil yani; futboldaki kuralları değiştirme yetkisi FIFA'da değil, International Football Association Board kurulundadır. Bu kurul "Britanya", yani İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda'nın futbol federasyonlarının temsilcileri ile FIFA'nın temsilcilerinden oluşmaktadır. Kurulda Britanya federasyonlarının her birinin birer oy, FIFA'nın ise dört oy hakkı vardır. Kurul üyeleri futbol camiasında muhafazakarlıklarıyla* ünlenmişlerdir. Mesele sırf Blatter'in "ok" demesiyle çözülecek bir durum değil anlayacağınız.
Dakika 90 sevgili seyirciler orta sahadan yükleniyor Beyaz takım sol taraftaki boşluğu gördü , sol taraftan ilerliyor yaptı ortasını , kafaaa ve gooooooolllll ... Yardımcı hakem orta sahaya koşuyor hakem orta noktayı gösteriyor ama o da ne itiraz geliyor ve şimdi bilgisayarımız ofsayt mı değil mi tespit edecek siyah takımın yalnızca 1 itiraz hakkı kalmıştı... Bakıyoruz evet 0.3 cm ile ofsayt gol iptal ve maç bitiyor... Tenis ile futbolu birleştirmeye çalışan zihniyet , neyin kafası bu???
Not 1: Antalyaspor'un golü çok net, biz haketmedik...
Not 2:"En iyi bildiğim şeyler ahlak ve yükümlülüklerdir, bunu da futbola borçluyum."
— Albert Camus