Sene 1993. Fransa'nın Lille kentinde Akdeniz Oyunları final karşılaşması. Belki de ülkemizin en çok gelecek vaat eden jenerasyonu var sahada. Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Emre Aşık, Bülent Uygun, Arif Erdem, Ergün Penbe, Tugay Kerimoğlu... Maçı Sergen ve Hakan'ın golleriyle 2-0 kazanan Türkiye Olimpik Milli Futbol Takımı, 2002'ye kadar dolu dizgin bir milli takım serüveni ateşinin fitilini yaktı.
4 Kas 2012
Fatih Terim'in Keyif Sigarası ve Altın Jenerasyon
Sene 1993. Fransa'nın Lille kentinde Akdeniz Oyunları final karşılaşması. Belki de ülkemizin en çok gelecek vaat eden jenerasyonu var sahada. Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Emre Aşık, Bülent Uygun, Arif Erdem, Ergün Penbe, Tugay Kerimoğlu... Maçı Sergen ve Hakan'ın golleriyle 2-0 kazanan Türkiye Olimpik Milli Futbol Takımı, 2002'ye kadar dolu dizgin bir milli takım serüveni ateşinin fitilini yaktı.
31 Eki 2012
Mahalle Maçı Tadında Maç: 7-5!
Önce 0-4'ten 5-4, daha sonra 5-5, 6-5, en sonunda da 7-5! Bugünkü Reading-Arsenal Lig Kupası maçının sonucu olan bu karşılaşma son zamanlarda kayıtlara geçen en gollü maçlardan birisi oldu. Uzun yıllardır Premier Lig'den mahrum bırakılan biz seyircilerin bari bu kupa maçlarını takip edebilseydik diye serzenişte bulunabilecekleri bir skor var karşımızda, maçı izlememiş olsak bile. Bir diğer anektot ise, uzun yılların kupa hasreti çeken Wenger ve talebelerinin gösterdikleri hırs olarak kayıtlara geçmelidir. Kim bilir bu 4-0'dan geri dönüş belki de Arsenal'e yıllar sonraki ilk kupasını getirir ve talihsiz oyuncu ayrılıklarının önüne geçip, ekonomik olanakların tam kapasite ile seferberliği ile Wenger yeniden o eski şatafatlı takımını yaratabilir, olamaz mı?
Etiketler:
Alpay Alpaydın,
Arsenal,
Arsene Wenger,
Reading
30 Eki 2012
The Damned United
Brian Clough... Avrupa'nın en büyük kupasını -yoktan var ettiği- Nottingham Forest ile iki kez üst üste kazanma başarısını gösteren bir teknik adam. Derby County'yi sıfırdan alıp beş sezonda İngiltere 1. Ligi'nin zirvesine yerleştirebilen bir futbol dehası.
2004 yılının eylül ayında hayata gözlerini yuman Clough'un ardınan 2006 yılında yayımlanan David Peace'in "The Damned United" isimli kitabın ardından 2009 yılında da aynı isimli film vizyona girmişti. Filmde Brian Clough'un Derby County ve Leeds United maceraları anlatılıyor; fakat kronolojik bir sıra izlenmeden. Hikayenin biri nasıl başarılı bir teknik direktör olunur; biri ise nasıl başarısız bir teknik direktör olunur sorularının cevabını veriyor. Clough idealist, cesur, mağrur ve dik başlı bir teknik direktör olarak kurgulanmış. Tabi ki neredeyse her an yanında yer alan ve iyi bir gözlemci(scout) olan Peter Taylor'la beraber.
Film 1974 Dünya Kupası'nda başarısız bir sonuç alarak elenen İngiltere milli takımının başına getirilen Don Revie'nin imzasıyla başlıyor. Leeds United takımında Revie'den boşalan koltuğa getirilen isim Brian Clough'tan başkası değil. Takımın başına gelir gelmez devrim niteliğinde kararlar alan Clough, 44 gün sürecek olan Leeds United macerasına adım atmış oluyor.
Bir anda tarih 1968 yılını gösteriyor... 2. Ligin son sıralarında mücadele eden Derby County kupada 1. Ligin zirvesindeki Leeds United'ı ağırlayacak. Bu ağırlamanın kusursuz olmasını isteyen Clough günler önceden kulüpte hazırlıkların başlaması için uğraş veriyor. Ancak maç günü gelip çattığında şu çok bellidir: Brian'ın yaptığı hazırlıklar boşa gitmiştir. Ayrıca hakemler tarafından kollanan Leeds rahat bir galibiyet almıştır. Aynı sezonun sonunda dipten zirveye yükselen Derby County ikinci ligde şampiyonluk ipini göğüsler ve hikaye başlar...
Tom Hooper'ın yönettiği filmde Brian Clough'u Galli aktör Michael Sheen canlandırıyor. Film 60'ların ve 70'lerin atmosferini başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarıyor. Ayrıca İngiltere'nin Kuzeyinin kasvetli havası ile Güneyinin nispeten sıcak havası arasındaki farka da filmde zaman zaman vurgu yapılıyor. Film, maç öncesi soyunma odalarında, antrenman sahalarında sigara içerken beyaz perdeye aktarılan futbolcular vasıtasıyla dönemin futbol kültürü hakkında da bize bilgi vermekten geri kalmıyor.
2004 yılının eylül ayında hayata gözlerini yuman Clough'un ardınan 2006 yılında yayımlanan David Peace'in "The Damned United" isimli kitabın ardından 2009 yılında da aynı isimli film vizyona girmişti. Filmde Brian Clough'un Derby County ve Leeds United maceraları anlatılıyor; fakat kronolojik bir sıra izlenmeden. Hikayenin biri nasıl başarılı bir teknik direktör olunur; biri ise nasıl başarısız bir teknik direktör olunur sorularının cevabını veriyor. Clough idealist, cesur, mağrur ve dik başlı bir teknik direktör olarak kurgulanmış. Tabi ki neredeyse her an yanında yer alan ve iyi bir gözlemci(scout) olan Peter Taylor'la beraber.
Film 1974 Dünya Kupası'nda başarısız bir sonuç alarak elenen İngiltere milli takımının başına getirilen Don Revie'nin imzasıyla başlıyor. Leeds United takımında Revie'den boşalan koltuğa getirilen isim Brian Clough'tan başkası değil. Takımın başına gelir gelmez devrim niteliğinde kararlar alan Clough, 44 gün sürecek olan Leeds United macerasına adım atmış oluyor.
Bir anda tarih 1968 yılını gösteriyor... 2. Ligin son sıralarında mücadele eden Derby County kupada 1. Ligin zirvesindeki Leeds United'ı ağırlayacak. Bu ağırlamanın kusursuz olmasını isteyen Clough günler önceden kulüpte hazırlıkların başlaması için uğraş veriyor. Ancak maç günü gelip çattığında şu çok bellidir: Brian'ın yaptığı hazırlıklar boşa gitmiştir. Ayrıca hakemler tarafından kollanan Leeds rahat bir galibiyet almıştır. Aynı sezonun sonunda dipten zirveye yükselen Derby County ikinci ligde şampiyonluk ipini göğüsler ve hikaye başlar...
Tom Hooper'ın yönettiği filmde Brian Clough'u Galli aktör Michael Sheen canlandırıyor. Film 60'ların ve 70'lerin atmosferini başarılı bir şekilde beyaz perdeye aktarıyor. Ayrıca İngiltere'nin Kuzeyinin kasvetli havası ile Güneyinin nispeten sıcak havası arasındaki farka da filmde zaman zaman vurgu yapılıyor. Film, maç öncesi soyunma odalarında, antrenman sahalarında sigara içerken beyaz perdeye aktarılan futbolcular vasıtasıyla dönemin futbol kültürü hakkında da bize bilgi vermekten geri kalmıyor.
Socrates'ten Aforizmalar
1984 yılında Brezilya'dan ayrılıp İtalya'ya futbol oynamak için gelen Socrates'in önünde birçok seçenek vardı:
Roma ve Juventus Socrates'e 1 milyon Sterlin teklif etmişti.
Her iki kulüp de Socrates'in maçlardan üç gün önce seks yapmaya ara vermesini talep etmişti.
Fiorentina ise daha az bir para teklif etmişti Socrates'e.
Ancak Fiorentina'nın önerdiği sözleşmede Socrates'in "maçın başlama düdüğüne kadar karısıyla" seks yapmasına izin vardı.
Socrates de adını aldığı filozof Sokrates'in şu sözüyle hangi teklifi kabul ettiğini kamuoyuna açıkladı:
"Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır."
Fiorentina'da geçirdiği bir sezon ona Avrupa futbolu ile İtalya futbolu arasındaki farkı öğretmişti.
Fiorentina ligi düşme hattının yakınlarında bitirmişti.
Sokrates çok sigara içiyordu.
Azaltmayı da düşünmüyordu.
İtalya'daki günlerini BBC mikrofonlarına şu sözleri söyleyerek anlatmıştı: "Bazen canım antrenman yapmak istemezdi, fakat arkadaşlarla dışarı çıkmak, partiye gitmek veya sigara içmek... Hayat futboldan daha fazlasını da içerir."
Akıl Tutulması
Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı 4. kez dünya şampiyonu oldu. Bu büyük başarı güzide basınımızda bittabi pek fazla yer almadı. Yer alan programlardan birinde ise Hürriyet Gazetesi Spor Müdürü Mehmet Arslan engelli sporcuları aşağılayarak, Türk sporundaki rezilliklerimize bir yenisini daha ekledi. Sporda yaşanan başarıların engelli ya da engelsiz insanları spora daha çok yaklaştırdığını unutan Arslan tekerli sandalye basketbolunda şampiyon olmanın dünyanın en kolay şeyi olduğunu söyleyerek engellileri aşağılarken bahane olarak da harcanan paraların evinden çıkamayan engellilere spor yaptırılması gerektiğini belirtti. Kendisinin mantığıyla düşünürsek futbol ya da basketbolda oyunculara harcanan milyonlarca lirayla da evinden çıkamayan gençlere spor yaptırılmalı mı? Ya da kendisi spor müdürü olduğu gazetede Ercan Saatçi ya da Meriç Tunca gibilerine yazarlık yaptırmak yerine yazı yazmaya hevesli gençlere yer vererek onları teşvik etmeyi düşündü mü hiç?
29 Eki 2012
Karşıyaka
Erdi Kasapoğlu...5 yaşından beri Karşıyaka'da oynayan, kardeşimin liseden, birçoğunun mahalleden arkadaşı, altyapı mahsulü Erdi... 2-0'lık Göztepe galibiyeti sonrası, gitti bayrağı Atatürk Stadyumu'nun ortasına dikti. Maç boyu işini gayet iyi yapan 20 bine yakın taraftar mest...Derbi olmasına rağmen deplasman takımı muamelesi yapılmasını Karşıyakalıların dahi sindiremediği Göztepeli azınlık sus pus.
28 Eki 2012
' Adana Demir Zirveyi Kemir '
Adana Demirspor'un geldiği son noktaya baktığımızda geçen yazımda sorduğum sihirli değnek mi sorusuun cevabını yavaş yavaş almaya başladık. Aslında Karşıyaka maçı sonrası teknik direktör Mustafa Uğur 2 haftada sağladığı başarıyı sihirli değnekle sağlamadığını anlatmaya çalışmıştı; fakat 4 haftada alınan 12 puan sonrası bu konu hakkında yorum yapmak daha sağlıklı olacaktı. Geçen hafta Ptt 1.Lig'in en fazla bütçeye sahip takımlarından Manisaspor'u evinde deviren Adana Demirspor geçtiğimiz gün de ligin yukarıyı zorlayan ekiplerinden
Şanlıurfaspor'u tarafsız sahada seyircisiz oynanan maçta 3-2 mağlup etti. Haftaya kendi sahasında ligin çok mücadele eden fakat gücü bu kadarına yeten öksüz takımı Ankaragücü'nü ağırlayacak Adana Demirspor büyük bir sürpriz olmazsa 5'te 5 yapmaya çok yakın bana göre. Aynı zamanda gelecek hafta ligin zirvesinde Ç. Rizespor-Kayseri Erciyesspor karşılaşması var. Demirspor haftaya puanını 17'ye çıkarmayı başarırsa, 11.hafta deplasmanda oynayacağı Bucaspor maçı ligin ilk yarısının en kritik dönemeci olacaktır. Süper lig tecrübesi olan ve bu sene de Ptt 1. lig'de iddialı durumda bulunan Bucaspor'dan 1 puan da olsa alınması Adana Demirspor'un play-off grubuna girmekte ne kadar iddialı olduğunu kanıtlar bana göre. Bu durumda en kritik etkenlerin başında kadro iskeletinin sakatlık veya ceza gibi faktörler nedeniyle bozulmaması geliyor. Kayseri Erciyesspor'un golcüsü Emrah Bozkurt'la birlikte 5 golü buluna Gökhan Kaba, Junior, Erçağ, Hüseyin Cimşir ve takımın ataklarına yön veren ve Ş.Urfaspor galibiyetinin de mimarlarından Erman Özgür istikrarlı performanslarına devam ederse Adana Demirspor taraftarının yüzü gülmeye devam edecek gibi duruyor, umarım da öyle olur.
Şanlıurfaspor'u tarafsız sahada seyircisiz oynanan maçta 3-2 mağlup etti. Haftaya kendi sahasında ligin çok mücadele eden fakat gücü bu kadarına yeten öksüz takımı Ankaragücü'nü ağırlayacak Adana Demirspor büyük bir sürpriz olmazsa 5'te 5 yapmaya çok yakın bana göre. Aynı zamanda gelecek hafta ligin zirvesinde Ç. Rizespor-Kayseri Erciyesspor karşılaşması var. Demirspor haftaya puanını 17'ye çıkarmayı başarırsa, 11.hafta deplasmanda oynayacağı Bucaspor maçı ligin ilk yarısının en kritik dönemeci olacaktır. Süper lig tecrübesi olan ve bu sene de Ptt 1. lig'de iddialı durumda bulunan Bucaspor'dan 1 puan da olsa alınması Adana Demirspor'un play-off grubuna girmekte ne kadar iddialı olduğunu kanıtlar bana göre. Bu durumda en kritik etkenlerin başında kadro iskeletinin sakatlık veya ceza gibi faktörler nedeniyle bozulmaması geliyor. Kayseri Erciyesspor'un golcüsü Emrah Bozkurt'la birlikte 5 golü buluna Gökhan Kaba, Junior, Erçağ, Hüseyin Cimşir ve takımın ataklarına yön veren ve Ş.Urfaspor galibiyetinin de mimarlarından Erman Özgür istikrarlı performanslarına devam ederse Adana Demirspor taraftarının yüzü gülmeye devam edecek gibi duruyor, umarım da öyle olur.
Etiketler:
Adana Demirspor,
Ankaragücü,
Bucaspor,
Ç.Rizespor,
Erçağ Evirgen,
Erman Özgür,
Gökhan Kaba,
Jose Carlos Junior,
Karşıyaka,
Kayseri Erciyesspor,
Manisaspor,
Şanlıurfaspor,
Ülken İlhan
25 Eki 2012
Fuck the modern football !
Dün oynanan Ajax-Manchester City maçında Ajax taraftarları günümüzde futbolun geldiği noktayı açtıkları pankartla eleştirmişler. Ajax'ı dünya futbolunda en çok öne çıkaran olgu, kupaya odaklı başarılarından çok altyapısında oturttuğu sistem olsa gerek. Türkiye basınında da zaman zaman karşılaştığımız ''Beşiktaş'a Ajax Modeli '' gibi başlıklar bunun hakkında yeterli fikri veriyor bizlere. Gelinen dönemde Arap Şeyhleri'nin futboldaki bu denli etkinliği, geleneğini sağlam temeller üzerine oturtmuş Ajax taraftarını fazlasıyla kızdırmış görünüyor.
Afrika Devrimi
George Weah 1995 yılında FIFA Dünya'da Yılın Futbolcusu Ödülü, Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü ve Yılın Afrikalı Futbolcusu ödüllerini aldı. Özellikle FIFA'dan aldığı ödül(Roger Milla ve Abedi Pele'nin Avrupa'da elde ettikleri başarıların yanında) Afrikalı futbolcuların bireysel anlamda kazandığı en büyük ödül olmuştur. Bu ödüllerin ardından Afrikalı futbolcular Avrupa kulüplerinin gözdesi durumuna gelmiş ve kendilerine büyük bir çalışma alanı bulmuşlardır.
Şampiyonlar Ligi'nde Üçüncü Haftanın Notları
A Grubu
Dinamo Zagreb-Paris Saint Germain(0-2) maçı Zagreb temsilcisinin sıfır çekmeye bir adım daha yaklaştığı başka bir maç oldu. Sanırım yanlış geldiler. Gol atabilecekleri bile meçhul. Bu arada parayla saadet oluyormuş.
Porto-Dinamo Kiev(3-2) maçında Jackson Martinez attığı iki golle gelecek sezon Chelsea'ye transferini garanti altına aldı.
B Grubu
Arsenal-Schalke(0-2) maçının ardından Schalke her kulvarda varım dedi. Gunners cephesi ise Norwich maçının etkisinden çıkamamış gibiydi.
Montpellier-Olympiakos(1-2) maçı Yunan ekibi gecenin güzel geri dönüşlerinden birine imzasını attı.
C Grubu
Zenit-Anderlecht(1-0) maçında Zenit tek attı(hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir Fotomaç misali).
Malaga-Milan(1-0) maçında son saniyede oyuna giren Onyewu eski takımı karşısında galibiyette büyük pay sahibi oldu. Joaquin hafta sonu Valladolid maçının ardından bu maçta da "penaltı kaçırmak benim işim" dedi.
D Grubu
Ajax-Manchester City(3-1) maçı sonrası Roberto Mancini "Bu benim hatam. Takımı iyi hazırlayamadım." Yani parayla saadet olmaz dedi.
Borussia Dortmund-Real Madrid(2-1) maçında C. Ronaldo'nun gol sonrası tribünlere yaptığı sakin olun hareketi maçın son düdüğüyle anlamını yitirdi.
E Grubu
Nordsjaelland-Juventus(1-1) maçının ardından grupta üç beraberliğe ulaşan Juventus 82 Dünya Kupası şampiyonu İtalya'ya nazire yapmaya çalışıyor gibi. Nordsjaelland ise grupta ben de varım dedi.
Shakhtar Donetsk-Chelsea(2-1) maçında son şampiyon sahadan silindi. Shakhtar ise grupta liderliği söke söke almayı başardı. Anlaşılan bu sefer Lucescu zamanında Galatasaray'ın başındayken yaptığı gibi altı beraberlikle gruptan çıkmaya çalışmayacak.
F Grubu
BATE Borisov-Valencia(0-3) maçında BATE'yi rüyadan "karabasan Soldado" uyandırdı.
Lille-Bayern Münih(0-1) maçında görüldüğü üzere Fatih Terim çok haklı: "Avrupa'da her gün yağmur var." Bayern Münih de bu yağmurda oynamaya alışkın. Zira Lille'i geçerken yağmura rağmen(!) hiç zorlanmadılar.
G Grubu
Spartak Moskova-Benfica(2-1) maçı bir kez daha gösterdi ki Spartak gol atmayı da yemeyi de çok seviyor. Maçın sonunda çıkan ufak çaplı gerginlik ise insanın aklına ister istemez yıllar önce Roma-Galatasaray maçında çıkan arbedeyi ve Gaziantepsporlu Lima'yı getiriyor.
Barcelona-Celtic(2-1) maçında -İsa figürünü andıran tipiyle- Samaras yine golünü attı ancak son sözü Barcelona söyledi.
H Grubu
Galatasaray-Cluj(1-1) maçında Dany kaçırdı Semih tuttu. Rumen takımının hocası Ioan Andone'nin maçtan sonra işine son verildi. Ancak bu durumun maçla bir ilgisi yoktu. Ligde alınan kötü sonuçlar yüzünden hocanın ipi çekildi. Galatasaray bu sezon ilk puanıyla tanıştı tanışmasına da uzun yıllardır hasret kaldığı galibiyete henüz ulaşamadı.
Manchester United-Braga(3-2) maçı Salı gecesinin en iyi geri dönüşüne sahne oldu.
Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Dinamo Zagreb-Paris Saint Germain(0-2) maçı Zagreb temsilcisinin sıfır çekmeye bir adım daha yaklaştığı başka bir maç oldu. Sanırım yanlış geldiler. Gol atabilecekleri bile meçhul. Bu arada parayla saadet oluyormuş.
Porto-Dinamo Kiev(3-2) maçında Jackson Martinez attığı iki golle gelecek sezon Chelsea'ye transferini garanti altına aldı.
B Grubu
Arsenal-Schalke(0-2) maçının ardından Schalke her kulvarda varım dedi. Gunners cephesi ise Norwich maçının etkisinden çıkamamış gibiydi.
Montpellier-Olympiakos(1-2) maçı Yunan ekibi gecenin güzel geri dönüşlerinden birine imzasını attı.
C Grubu
Zenit-Anderlecht(1-0) maçında Zenit tek attı(hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir Fotomaç misali).
Malaga-Milan(1-0) maçında son saniyede oyuna giren Onyewu eski takımı karşısında galibiyette büyük pay sahibi oldu. Joaquin hafta sonu Valladolid maçının ardından bu maçta da "penaltı kaçırmak benim işim" dedi.
D Grubu
Ajax-Manchester City(3-1) maçı sonrası Roberto Mancini "Bu benim hatam. Takımı iyi hazırlayamadım." Yani parayla saadet olmaz dedi.
Borussia Dortmund-Real Madrid(2-1) maçında C. Ronaldo'nun gol sonrası tribünlere yaptığı sakin olun hareketi maçın son düdüğüyle anlamını yitirdi.
E Grubu
Nordsjaelland-Juventus(1-1) maçının ardından grupta üç beraberliğe ulaşan Juventus 82 Dünya Kupası şampiyonu İtalya'ya nazire yapmaya çalışıyor gibi. Nordsjaelland ise grupta ben de varım dedi.
Shakhtar Donetsk-Chelsea(2-1) maçında son şampiyon sahadan silindi. Shakhtar ise grupta liderliği söke söke almayı başardı. Anlaşılan bu sefer Lucescu zamanında Galatasaray'ın başındayken yaptığı gibi altı beraberlikle gruptan çıkmaya çalışmayacak.
F Grubu
BATE Borisov-Valencia(0-3) maçında BATE'yi rüyadan "karabasan Soldado" uyandırdı.
Lille-Bayern Münih(0-1) maçında görüldüğü üzere Fatih Terim çok haklı: "Avrupa'da her gün yağmur var." Bayern Münih de bu yağmurda oynamaya alışkın. Zira Lille'i geçerken yağmura rağmen(!) hiç zorlanmadılar.
G Grubu
Spartak Moskova-Benfica(2-1) maçı bir kez daha gösterdi ki Spartak gol atmayı da yemeyi de çok seviyor. Maçın sonunda çıkan ufak çaplı gerginlik ise insanın aklına ister istemez yıllar önce Roma-Galatasaray maçında çıkan arbedeyi ve Gaziantepsporlu Lima'yı getiriyor.
Barcelona-Celtic(2-1) maçında -İsa figürünü andıran tipiyle- Samaras yine golünü attı ancak son sözü Barcelona söyledi.
H Grubu
Galatasaray-Cluj(1-1) maçında Dany kaçırdı Semih tuttu. Rumen takımının hocası Ioan Andone'nin maçtan sonra işine son verildi. Ancak bu durumun maçla bir ilgisi yoktu. Ligde alınan kötü sonuçlar yüzünden hocanın ipi çekildi. Galatasaray bu sezon ilk puanıyla tanıştı tanışmasına da uzun yıllardır hasret kaldığı galibiyete henüz ulaşamadı.
Manchester United-Braga(3-2) maçı Salı gecesinin en iyi geri dönüşüne sahne oldu.
Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları
Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları
Etiketler:
1982 Dünya Kupası,
Cristiano Ronaldo,
Fatih Terim,
Galatasaray,
Georgios Samaras,
Ioan Andone,
Jackson Martinez,
Joaquin Sanchez,
Juaquin,
Olympiakos,
Sinan Baran,
UEFA Şampiyonlar Ligi
24 Eki 2012
Mircea Lucescu
Önce Galatasaray'dan, sonra Beşiktaş'tan ve ülkeden kovarcasına gönderdik. Etmediğimiz hakaret kalmadı arkasından. Gittiğinden beri çıtasını çok yükseltti. Bu sezon ligde 12'de 12 yaptı, lig ikincisinin 12 puan ve 20 gol önünde. Şampiyonlar Liginde Chelsea'yi yenerek 3 maç sonunda 7 puanla zirveye oturdu. Bizse teneke bağlayarak gönderdiğimiz bu adamın kapısında yatıyoruz bilmem kaçıncı sefer. Bu kez milli takım için. Siz olsanız gelir miydiniz?
23 Eki 2012
Ara pas için üçgene...
Liseye
giderken halı saha takımımızda Ajlan Bey isimli bir kodaman
vardı. Babamla ikisi şirket pozisyonları dolayısıyla fasulyeden
oynatılırdı. Onlara sert girmek, kalede iseler onları sert
şutlarla yoklamak örtük bir biçimde yasaktı. Kaleciydi babam
(Bizimkisi baba mesleği). Gençliğin hırsıyla, biraz da babamız
olduğu üzere hesap sorma yetkisini yalnızca kardeşim ve ben
taşıyorduk. Lakin Ajlan Bey'e karşı biz de sus pustuk. Lavuk
bütün o beceriksiz hallerine rağmen kendisini bir şey sanırdı,
"Düşündüklerimi sahada uygulayabilsem Real Madrid'de
oynardım" klişesini her maç başında savururdu. Maç boyu
kıkırdardık. Çokça belini incitir, bazen baldırı çeker, ya da
nefesi kesilirdi. Bir Barcelonalı ne isteyebilir, keşke Real
Madrid'de oynasaydı.
Aradan neredeyse 10 yıl geçmiştir, artık iyiden iyiye sakatlık
meselesi, vücudun daha değişik organlarına yayılmaya başladı.
Genellikle de parmaklara... Büyük oranda Play Station vasıtasıyla,
futbolseverin düşündüklerini sahaya yansıtmasının virtüel
düzlemde önü iyiden iyiye açıldı. Messi'yi yeşil sahada alt
edemezsiniz, lakin Messi ile PS oynasanız, 10 maçın 10'unu da
yenebilecek düzeye gelebilmeniz mümkün. Bazen de bel ağrısı
yapıyor, o da benim gibi menajerlik oyunlarının hastası iseniz.
Onda da klasik tavır, İngiltere 5. Ligi'nden bir takım alıp Brian
Cloughvari takılmak/ takılmaya çalışmak. Oyun öyle ki,
futbolcuların kölelik statüsünü aşabilmesini sağlayan Bosman
isimli zata gıcık olabilmek dahi mümkün, o kadar gerçeğe yakın.
Bir de herifler öyle ironik ki, "REAL football managers don't
need food." diyorlar, hayatınızın yaklaşık 5 gününü
(120 saat!) ilgili oyuna ayırdığınızda.
Havsalam yeter de, şu simülasyon meselesine uzun uzadıya girmek
istemiyorum. Birkaç "beyin" jimnastiği... Bir 10 yıl
sonra, insanların "düşündüğünü vasıtasız/ direkt
yansıtmanın" tadına varma ihtimalini de düşünüyorum. Sert
bir omuz darbesi alma hissi, azınlığın tattığı bir hal mi
alır? Sokak aralarında top oynardık yerine, bizim zamanımızda
joystick vardı nostaljisi konur, "Bluebrain çıktı, mertlik
daha bir bozuldu" mu denir? Bilimkurgusal olmaktan çoktan çıkan
onlarca teknolojik tezahürün, topa dokunma hissini yalnızca beyin
ve ekrana havale edeceğimiz günleri yaklaştırdığı söylenebilir
mi? Bu kez ağrılar başımıza mı çıkar? Son olarak, Ajlan Bey
Real Madrid'te kadroya girer mi?
Mülkiye'de Bir Romantizm Biçimi Olarak Futbol
'Mülkiyelilik' nedir ya da 'Mülkiyeli duruşu' neyi ifade eder? Beş senedir bu okuldayım ve bu sorularla ilgili en ufak bir fikrim yok. 'Mülkiyelilik' ikizler burcuna yakındır onu rahatça söyleyebilirim. Devleti sonuna kadar yermek fakat onun bekasına sonuna kadar sahip çıkmak, elitizmi lanetlemek fakat her konuda elitist olmak, Arka Bahçe'de alkol aldırmayıp Sütunlu Salon'da şarabını yudumlamak...
Mülkiye'nin futbolla ilişkisi ülkedeki muhalif kesmin futbola bakışının yansıması gibidir. Zaten muhalif kesim kendisi dışında kitleleri tutan kitlelere yön veren her şeye ve herkese kuşkuyla ve çoğu zaman antipati ile bakar. Popüler kültürün bir ögesi olarak görülen, bir burjuvazi eğlencesi olarak algılanan futbol da geniş bir kitleye sahip olan bir olgu olarak bu antipatiden nasibini almıştır. Türkiye'de solun ve futbolun birbirinden uzaklaşması futbolu sağ siyasete ve mafyaya yakınlaştırmış, bu devran da böyle sürüp gitmiştir.
Futbol 'romantizm' işidir; arkadaşına heyecanla anlattığın bir Falcao golünün izlenmediğini fark ettiğinde yaşadığın hayalkırıklığı bahsi geçen ve okunmayan bir makalenin yaşattığı travma ile kıyaslandığında çok farklıdır. Adeta bir 'hard disk' gibi sürekli bilgi yükledikleri, kameralarla öğrencilerin her şeyini gözetledikleri, Türkiye'de en çok sistem eleştirisi yapılan Mülkiye'de Mülkiyeliyi sistemin tam ortasına oturtma çabaları gözetildiğinde Mülkiyelinin aslında benliğini kaybetme noktasına geldiğini görürüz. Sarhoş insan aşkını haykırdığında 'konuş be kardeşim, içini dök' diyebiliyorsanız, sarhoş taraftarın İsyan Marşı ile Nevizade Tezahüratı ile yaşadığı aidiyetine biraz kafa yorun. Sene boyu bu dört duvar içerisinde makalelerle boğuşan, binbir türlü baskıyı 'öğrenciyiz' diyerek sineye çeken Tüllab İnek Bayramı'nda iki yudum içkiyle tezahüratlara sarılıyorsa siz düşünün hangisi 'kitlelerin afyonu', futbol mu sistem mi?
Mülkiye'nin futbolla ilişkisi ülkedeki muhalif kesmin futbola bakışının yansıması gibidir. Zaten muhalif kesim kendisi dışında kitleleri tutan kitlelere yön veren her şeye ve herkese kuşkuyla ve çoğu zaman antipati ile bakar. Popüler kültürün bir ögesi olarak görülen, bir burjuvazi eğlencesi olarak algılanan futbol da geniş bir kitleye sahip olan bir olgu olarak bu antipatiden nasibini almıştır. Türkiye'de solun ve futbolun birbirinden uzaklaşması futbolu sağ siyasete ve mafyaya yakınlaştırmış, bu devran da böyle sürüp gitmiştir.
Futbol 'romantizm' işidir; arkadaşına heyecanla anlattığın bir Falcao golünün izlenmediğini fark ettiğinde yaşadığın hayalkırıklığı bahsi geçen ve okunmayan bir makalenin yaşattığı travma ile kıyaslandığında çok farklıdır. Adeta bir 'hard disk' gibi sürekli bilgi yükledikleri, kameralarla öğrencilerin her şeyini gözetledikleri, Türkiye'de en çok sistem eleştirisi yapılan Mülkiye'de Mülkiyeliyi sistemin tam ortasına oturtma çabaları gözetildiğinde Mülkiyelinin aslında benliğini kaybetme noktasına geldiğini görürüz. Sarhoş insan aşkını haykırdığında 'konuş be kardeşim, içini dök' diyebiliyorsanız, sarhoş taraftarın İsyan Marşı ile Nevizade Tezahüratı ile yaşadığı aidiyetine biraz kafa yorun. Sene boyu bu dört duvar içerisinde makalelerle boğuşan, binbir türlü baskıyı 'öğrenciyiz' diyerek sineye çeken Tüllab İnek Bayramı'nda iki yudum içkiyle tezahüratlara sarılıyorsa siz düşünün hangisi 'kitlelerin afyonu', futbol mu sistem mi?
Hastalıklı Zihinler, Futbol ve Kadın
Hope
Amelia Solo 30 Temmuz 1981 tarihinde Washington’da dünyaya geldi. Futbola gönül
verdi ve kariyer basamaklarını hızlıca tırmandı. 2007’den itibaren ABD Kadın
Milli Futbol Takımının birinci kalecisi olarak oynamaya başladı ve son iki
olimpiyat oyununda altın madalya olmak üzere birçok başarı kazandı. Dünyanın en
iyi kadın kalecisi olarak gösterilen Solo’nun yeteneği yeşil sahalardaki erkek
meslektaşlarının çoğundan daha fazla durumda. Ancak Solo ülkemizde bu
yeteneğiyle değil olimpiyatlar öncesi yaptığı açıklamalarıyla tanınıyor: “Olimpiyatlarda sevişen sporcu.” Sorunumuz da tam bu noktada başlıyor.
Binlerce yıldır ataerkil bir toplum düzeninde yaşıyoruz. (Anahanlığın Tunç Devrinde etkisini kaybetmeye başladığı düşünülmektedir. İronik olarak, Tunç Devri aynı zamanda özel mülkiyet anlayışının ilkel biçimlerinin ortaya çıktığı dönemdir.) Yaşadığımız düzen hem fiziksel hem düşünsel olarak kadının ikinci planda kaldığı bir düzen. Bunun nedenlerinin ya da sonuçlarının tamamı üzerinde durmak ise boyumu aşar. Ben bu algının yarattığı iki spesifik örnek üzerinden açıklamalar yapmaya çalışacağım; birincisi yukarıda bahsettiğim Hope Amelia Solo algısı, ikincisi ise Ümit Özat - Simge Fıstıkoğlu arasında yaşananlar.
Hope Amelia Solo meselesini yukarıda anlatmıştım. Ancak
anlattıklarım biraz eksik gibi. Solo’ya bizim bakış açımızdan bahsettim, ama bu
ifade bizim dışımızda kalanların onu başarılı bir kadın sporcu olarak gördüğü
anlamına gelmiyor. Aksine, istisnai azınlığın dışında ataerkil topluma yakışır
şekilde Solo tam bir “seks objesi” olarak görülüyor. Sosyal paylaşım
sitelerinde yazılanlar bunun en bariz ispatı niteliğinde.
Ümit Özat – Simge Fıstıkoğlu arasında yaşananlar ise kısaca Ümit
Özat’ın kadınlar futboldan anlamaz diyerek cinsiyetçi bir yaklaşımla Simge
Fıstıkoğlu’yla tartışmaya girmesi ve stüdyoyu terk etmesi olayıdır. İşin aslına
bakarsanız Ümit’in zihniyeti de sadece bu coğrafyada olmayan, dünyanın birçok
yerinde var olan bir düşünce yapısı. Peki gerçek sorun ne?
İki olayda da var olan zihniyet aslında ataerkil düşünce yapısının bir ürünü, yani dünyanın herhangi bir yerinde var olabilecek bir düşünce yapısı. Bu düşünce yapısı zaten başlı başına bütün sistemin bir hastalığı. Lakin bizim başka bir hastalığımız daha var. Öncelikli olarak tedavi etmemiz gereken: Verdiğimiz tepkiler en hafif tabiriyle insanlık dışı. Yani bu coğrafya “insan gibi” tepki vermekte zorlanan insanlarla dolu. Anlattığım olaylar da binlerce örnekten sadece iki tanesi.
İki olayda da var olan zihniyet aslında ataerkil düşünce yapısının bir ürünü, yani dünyanın herhangi bir yerinde var olabilecek bir düşünce yapısı. Bu düşünce yapısı zaten başlı başına bütün sistemin bir hastalığı. Lakin bizim başka bir hastalığımız daha var. Öncelikli olarak tedavi etmemiz gereken: Verdiğimiz tepkiler en hafif tabiriyle insanlık dışı. Yani bu coğrafya “insan gibi” tepki vermekte zorlanan insanlarla dolu. Anlattığım olaylar da binlerce örnekten sadece iki tanesi.
Baskın Oran toplumsal dönüşümler yaşandıktan sonra önceki
dönemlere ait bazı davranışların sürdürüldüğünü söylerdi. Modern toplum
içerisinde de feodal toplum düzeninden ya da önceki toplum düzenlerinden
herhangi birinin davranış kalıplarını görmek mümkün. Dinin mi, yukarıdan
devrimin mi ya da başka bir şeyin mi etkisi bilinmez ama bizim toplumumuzda da bu
eski kalıplar fazlasıyla görülmekte. Bu noktada akla Jeremy Rifkin’in "bireyin yaratılışı" sürecinde öne sürdüğü etmenler geliyor. Rifkin “modern insan”ın oluşumunda
çatal-bıçak kullanılmaya başlanmasının önemine dikkat çekmiş, çatal ve bıçağın
insanı hayvandan ayırdığını ve onunla arasına mesafe koyduğunu belirtmiştir. Rifkin'in belirttiği gelişim süreci dünya üzerinde pek tamamlanamamış anlaşılan...
Anadolu'nun Demir Kanatları
Raylar üzerinde sallanarak seyreden vagonların camına başınızı yasladığınızda İç Anadolu’nun bozkırını , Akdeniz’in alabildiğine yeşilini, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dağlarını seyrederken demir ve buharla harmanlanmış bir romantizmin içinde bulursunuz kendinizi. Kendine özgü bir tutkudur demiryolları ve trenler. Bir de demir kanatlı demiryolcu futbol takımları vardır; işte orada mavi-lacivert romantizm başlar…
- Demirspor ve Demirsporluluk Kavramları Nasıl Ortaya Çıktı?
Kurtuluş Savaşı’nın ardından Kemalist devrimin hedefi ülkeyi kalkındırmaktı. Ülke kalkınmasının sağlanabilmesi için kuşkusuz demiryollarının yapımına ağırlık verilmeliydi. Demiryolları bundan sonraki süreçte ulaşım dışında bambaşka bir misyon edinecekti: Topluma hareket getirmek. Bu kalkınma hareketi içinde toplumun alt yapısını değiştirerek sportif alanda taşın altına elini koyma görevi yeni doğan Demirsporluların olmuştu. Yeni toplumu yaratmanın iki boyutu vardı: Birlik ve beraberliği sağlayarak rekabetçi olmayan bir dayanışma sergilemek ve savaş korkusunu üzerinde hisseden halkı zinde ve kuvvetli hale getirmek.
- Demirsporlar Anadolu’da Kurulmaya Başlıyor
1930’lu yılların başında Eskişehir Demirspor kırmızı-lacivert renklerle kuruldu ve Demirspor adını taşıyan ilk futbol kulübü oldu. 1932 yılında Ankara Demirspor'un kırmızı-yeşil renklerle kurulmasıyla Demirspor ağına bir takım daha eklenmiş oldu. Yasal çerçeve tamamlandıktan sonra renkler mavi-lacivert olarak belirlendi. İzmir Demirspor 1931’de ortaya çıkmıştı fakat 1936 yılında liglere girdi. 1939’da Kayseri’nin ilk spor kulübü Kayseri Demirspor’du. Adana Demirspor’un kuruluşuysa 1940 yılının sonlarına denk gelmişti. 1942’de Malatya Demirspor belirmişti futbol dünyasında; temeli 1929’lu Şimendifer Spor’a dayanan Samsun Demirspor 1945 yılında bu isimle faaliyetlerine başladı. 1950’li yıllarda memleket sınırlarında yaşanan değişim ve gelişme çalışmaları Demirsporlar ağına da sirayet etmişti ve takip eden yıllarda yeni kulüplerin doğmasına ortam hazırlamıştı. Örneğin Konya Demirspor 1953, Gaziantep Demirspor 1969, Nusaybin Demirspor ise 1983’te kurulmuştu.
- Demirsporların Başarı Dolu Dönemleri ve Günümüzde Gelinen Durum
1940-1960 yılları arası dönem, Demirsporların altın çağını yaşadıkları dönem olarak nitelenebilir. 1939-40 sezonunda Türkiye şampiyonu olan Eskişehir Demirspor; 1947’de yine Türkiye şampiyonu olan Ankara Demirspor, bu başarıları her ne kadar TFF nezdinde kabul görmese de tarihe adlarını yazdırmayı bilmişlerdir. Çukurova Ligi’nde 10 yıl boyunca şampiyon olarak, 1953-54’te de Türkiye şampiyonu olan Adana Demirspor’a da başarısından dolayı ayrı bir parantez açmak gerekir. Adana Demirspor aynı zamanda elde ettiği bu başarısıyla 1960 yılında İstanbul, Ankara, İzmir takımları dışında Milli Lig’e katılan ilk takım unvanını da kazanmayı başarmıştır.
Güreş, halter, tenis, su topu gibi spor alanlarında da kendisini başarıyla gösteren Demirspor camiaları kültürel hayatın alt yapısında da etkin rol oynuyorlar. Örneğin Ankara Demirspor aynı zamanda caz topluluğu ve musiki topluluğunu da bünyesinde barındırıyor.
1970’li yıllardan sonra Demirsporlara dair kelam etmek oldukça zorlaşıyor çünkü birçoğu amatör branşlarda kalırken, bazıları da kapanıyor. Günümüzde Nusaybin Demirspor’un da devreden çıkması ile Ankara Cebeci İnönü Stadı’nın yalnızlığında Ankara Demirspor ve yıllarca vefakar bir şekilde takımını destekleyen kalabalık bir taraftar kitlesine sahip Adana Demirspor takımları Demirsporlardan profesyonel olarak yaşayan iki takım.
Hızlı tren ağları ile demiryolları son yıllarda önemli oranda gelişim gösterirken aynı şeyi Demirsporlar için söylemek imkansız. Sanırım profesyonel kulüplerin yasal olarak kurumlardan aldıkları desteğin de kalkmasıyla madden dışa bağımlılıkları her geçen gün artan kulüplerin bundan sonraki akıbeti en çok demiryolu ve demiryolu futboluna öyle ya da böyle emek verenler için merak konusu olacak. Son olarak bu yazının oluşmasında yazdıklarından çokça faydalandığım Yavuz Yıldırım Demirsporların dünyasını şöyle anlatıyor: ‘’ Demirsporlar sadece başarı endeksli ve yarışmacı takımlar olsaydı, bir rakipten öteye gidemezlerdi. Onların yarattığı dünya, biraz da gerçek dünyanın dışında bir yerde, naif bir spor kültürüne dayanması ile farklıydı. ''[1]
1 Yavuz Yıldırım, Tren Bir Hayattır, Tanıl Bora(ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2012
1 Yavuz Yıldırım, Tren Bir Hayattır, Tanıl Bora(ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















