19 Haz 2014

Kara Kıta'nın Umudu: Fildişi Sahili

Fildişi Sahili, 2014 Brezilya Dünya Kupası'nın ilk haftasında Afrika'nın en çok göze çarpan takımı oldu. On yıl öncesine dönüp baktığımızda Eboue, Kolo Toure, Yaya Toure ve Drogba'nın yıldızının parlamasıyla bu günlerin geleceğine dair ilk sinyaller de belirmişti. İlk olarak, Arsene Wenger Fildişi Sahili'nden Toure'yi Arsenal'e 2002 yılında transfer etti ve Toure'nin 2003-2004 sezonundaki şampiyon kadroda kendine yer bulmasını sağladı. 2004 mayısında Drogba, Marsilya'yı UEFA Kupası'nda finale çıkarınca Rus oligark Roman Abramoviç'in dikkatini çekti ve 24 milyon €'luk bedelle Chelsea'ye transfer oldu. Emmanuel Eboue 2005 yılında Ada'nın yolunu tutan bir diğer Fildişili oyuncu oldu ve altın jenerasyon yavaş yavaş kendini göstermeye başladı.
Fildişi Sahili, Afrika elemelerini başarıyla geçerek Almanya'nın yolunu tuttu ve altın jenerasyon kendini dünyaya gösterme fırsatını yakaladı. Arjantin, Hollanda ve Sırbistan'la aynı gruba düşen Fildişi Sahili grubun son maçında Sırbistan'ı yenerek sadece üç puanla turnuvaya veda etti. 2010 Güney Afrika Dünya Kupası'nda kura şanssızlığı bir kez daha Fildişi Sahili'ni vurdu ve Fildişi Sahili, Brezilya, Portekiz ve Kuzey Kore'nin yer aldığı gruba düştü. Bu turnuvada da oynadıkları futbol büyük beğeni topladı. Ancak, bir kez daha gruptan çıkmayı başaramayan Fildişi Sahili umutları 2014'e bağladı.
Fildişi Sahili'nin altın jenerasyonunun diğer yıldız isimlerine baktığımızda hemen hepsi Avrupa'nın üst düzey liglerinde yıllarca forma giydiler ve takımlarının 2006 ve 2010 Dünya Kupaları maceralarında yer aldılar. Bu isimler yukarıdakilere ek olarak: Didier Zokora, Salomon Kalou, Arouna Dindane, Bakary Kone, Arouna Kone, Romaric, Boka vs... Bugünlerde yeni bir jenerasyonla eski altın jenerasyonun bir araya getirdiği karma jenerasyonu izliyoruz. Gervinho ve Tiote iki jenerasyon arasında da yer almayan oyuncular. Bony, Die, Aurier ve Djedje gibi yeni isimler de Avrupa'nın üst düzey liglerinde forma giyen isimler. 2014 Dünya Kupası'nda Fildişi Sahili şu an daha önce hiç olmadığı kadar gruptan çıkma şansına sahip. 2006 ve 2010'da grubun son maçlarına umutsuzca çıkan çıkan bir Fildişi görmüştük. Bu sefer durum daha farklı ve Fildişi Sahili Yunanistan'ı yenerse gruptan çıkmaya çok yakın. Bunda tabi Brezilya'daki grubun daha dengeli olmasının da büyük bir etkisi söz konusu. Ancak, Yaya Toure, Tiote, Bony, Gervinho ve Aurier'nin de formunun zirvesinde olduğunu atlamamak lazım. Yaya Toure, geçtiğimiz sezonu Manchester City formasıyla Premier League şampiyonu olarak kapattı. Gervinho ise sakatlıklarla geçen bir Arsenal macerasının ardından bu sezon başında Roma'nın yolunu tuttu ve yıllar sonra AS Roma'nın en başarılı sezonunda büyük bir pay sahibi oldu. Serge Aurier ise geçtiğimiz sezon Toulouse'ta harika bir performansa imza attı ve Sabri Lamouchi'nin dikkatini çekmeyi başardı. Brice Dja Djedje ise Evian'da başladığı sezonu Marsilya'da tamamladı ve Brezilya'ya giden 23 kişilik kadroda kendine yer buldu. Bu iki isim yıllardır alternatifsiz bir biçimde sağ bek mevkinde oynayan Eboue'yi kesmeyi başardılar.
Sabri Lamouchi elindeki kadroyla en iyisini yapmaya çalşıyor. Grupta son maç hala EURO 2004'ün ekmeğini yemeğe çalışan Yunanistan'la. Şu anki görüntü Fildişi Sahili'nin Kolombiya'nın ardından gruptan çıkacağı yönünde. Fildişi Sahili, Kolombiya'ya kaybetse de iki maçta oynadığı futbolla gruptan çıkabileceğine dair umut veriyor. Umarım bir aksilik olmaz, Gana ve Kamerun'un hayal kırıklığı yarattığı bu turnuvada kupa tarihinde gruptan çıkmayı başaran Afrika takımlarının arasına Fildişi Sahili'nin de adı yazılır.

10 May 2014

MKE Ankaragücü tarihi: Bölüm 2

80’lerin ortasından itibaren “hedefsiz” bir takım hüviyetine bürünen Ankaragücü 2000 yılında Ersun Yanal’ın takımın başına getirilişine kadar uzun bir bocalama dönemi yaşadı. İşin aslı 2000-01 ve 2001-02 sezonları haricinde bugüne kadar kayda değer bir başarı sağlanamadı ve bu bocalama dönemi yaklaşık otuz yıldır bitmek bilmedi. Ankaragücü tarihini anlattığım birinci bölümde nispeten daha olumlu bir gidişat söz konusuydu. Kazanılan kupalar, gol krallıkları, kupa finalleri gibi taraftarı heyecanlandıran sportif başarılar az da olsa gerçekleşiyordu. 90’larda ve sonrasında Ankaragücü müzesine sadece bir kupa daha ekleyebilecekti. Ayrıca Avrupa kupalarına da iki kez daha katılıp başarısız maceralar yaşanacaktı. 2000’lerden itibaren Ankaragücü taraftarının adı takımın önüne iyiden iyiye geçecekti.

Düşme korkusu dolu yıllar: 90’lar
90-91 sezonunda Samet Aybaba yönetimindeki takım ligi yedinci sırada tamamlarken; Altay’ı 2-0, Aydınspor’u 4-0 ve Fenerbahçe’yi 3-1’le geçerek Türkiye Kupası’nda adını finale yazdırıyordu. Daha önce iki kez finalde Galatasaray’a kaybeden Ankaragücü’nün rakibi bir kez daha İstanbul temsilcisi oluyordu. İzmir’de oynanan kupa finalinde yaklaşık 8000 taraftarının da desteğini arkasına alan Ankaragücü maçın son dakikasına 1-1’lik beraberlikle girerken Sabotiç mutlak bir gol pozisyonundan yararlanamıyor ve maç uzatmalara kalıyordu. Uzatma bölümünde yorulan rakibi karşısında Galatasaray daha iyi bir oyun ortaya koyarak maçı 3-1 kazanıyor ve kupayı İstanbul’a götürmeyi başarıyordu.
Kupa ikincisi (Ankaragücü) ve lig üçüncüsünü (Trabzonspor) karşı karşıya getiren Başbakanlık Kupası final maçından Ankaragücü 3-1’lik galibiyetle ayrılıyor ve günümüze kadar ki son resmi kupasını kazanıyordu.
91-92 sezonunda da takımı Samet Aybaba çalıştırmış ve Ankaragücü ligi 8. sırada tamamlamıştı. Bir sonraki sezon teknik direktör değişikliklerinin hız kazanmaya başladığı sezon olarak tarihte yerini alıyordu. Bir önceki sezon olduğu gibi ligi 8. Tamamlayan takımı Candan Dumanlı ve Tınaz Tırpan çalıştırdı. Bu sezon sonunda yaşanan yönetim krizi sonrası kulüp yönetimini MKE devraldı. 93-94 sezonu 1. Lig’in 16 takımla oynandığı son sezondu ve Ankaragücü 11. olarak üç puan farkla düşmekten kurtuluyordu. Daha sonra 97-98 ve 98-99 sezonlarında 3 puan, 99-00 sezonundaysa 2 puanla kümede kalmaktan kurtulacak olan Ankaragücü bu başarısızlığını 2000’li yıllara da taşıyacaktı. Birçok futbol severin hafızasında “Kupa Beyi” olarak yer etmiş olan Ankaragücü artık “lig 13.sü” olarak anılmaya başlayacaktı. 93-94 sezonunda Valery Nepanmihachi teknik direktörlük koltuğunua getirilirken Kafkaslar’dan üç tane yabancı futbolcu transferi gerçekleştirildi. 94-95 sezonunda ise İlhan Cavcav’ın başlattığı Afrikalı futbolcu modası Ankaragücü’ne de sirayet etmiş ve Zaire’den Kalenga ve Kazadi getirilmişti. Daha sonra bu ikiliye Abdülselam da eşlik edecekti. 94-95 ve 95-96 sezonlarında Ankaragücü’nü eski gol kralı Ali Osman Renklibay çalıştırdı. Başarısız geçen bu iki sezonnda Kalenga’nın yanına Adana Demirspor’dan Hasan Şaş, Galatasaray’dan Mapeza ve Zaire’den Bunene transfer edildi. 96 yılında MKE Ankaragücü başkanlığını kazanan Cemal Aydın 2008 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

Kayıp geçen sezonlar birbirini takip ederken 98-99 sezonunda ligi düşme hattının 3 puan üzerinde tamamlayan Ankaragücü Türkiye Kupası’nda yarı final oynamaya başarısı göstermişti. Bir sonraki sezon UEFA Kupası’na ön eleme turundan katılacak takım yarı finalistlerden birisi olacaktı. Diğer yarı finalist Sakaryaspor ile İzmir’de oynanan mücadeleyi 5-0 kazanan Ankaragücü turnuvanın üçüncüsü olarak UEFA Kupası’na katılmaya hak kazandı. Ön eleme turunda Faroe Adaları temsilcisi B36 Torshavn’la eşleşen Ankaragücü rakibini her iki maçta da 1-0 yenerek eledi. Trabzonspor efsanesi Ünal Karaman kaptanlığında mücadele eden sarı-lacivertlilerin 1. turdaki rakibi İspanyolların güçlü takımı Atletico Madrid oldu. İlk maçı Vicente Calderon’da 3-0 kaybeden Ankaragücü iddiasız çıktığı ikinci maçı 19 Mayıs Stadı’nda Birol Aksancak’ın attığı golle 1-0 kazandı. Ankaragücü taraftarı maç sonundaki “kaynak” kısmında “işte böyle/ her sene böyle/ madrid’e böyle/ koyarlar amman!” bestesini girdi. Aslında bu beste Ankaragücü’nün 85 yılından günümüze kadar yaşadığı gidişatın özeti niteliğindeydi. Artık Ankaragücü “hedefsiz” bir takımdı ve böyle nadir yaşanan galibiyetler taraftarı hem şampiyon olmuş gibi sevindiriyor hem de böyle iğneleyici bestelere doğru itiyordu. 90’lar boyunca “Gecekondu” tribünü haricinde stadın hemen her yeri boştu. 19 Mayıs Stadı’nda Ankaragücü tribünleri İstanbul hegemonyası altında sayıca eziliyordu. Ne yazık ki gerçek buydu. 90’lardan 2000’lere geçerken yaşanan en büyük değişim stadın doluluk oranında gerçekleşti. Özellikle Ersun Yanal dönemi ve 2000’lerin ortasından itibaren evrim geçiren tribünler Spor Toto 2. Lig’de bile “ful” çeker hale geldi.

Ersun Yanal dönemi ve yönetim krizleri: 2000’ler
Ersun Yanal Türkiye futbol tarihinde adını yüksek bir sesle ilk defa 99-00 sezonunda Denizlispor’u ligde 8. yaptığında duyurdu. Ankaragücü yönetiminin ilgisini çeken akademi mezunu teknik adam 2000-01 sezonunda Ankaragücü’nün başına getirildi. Gazi Mahallesi’ndeki tesislerine taşınan kulüp yeni sezona iddialı giriyordu. Takımdaki yaşlı oyuncuları yollayıp, fazla transfer yapmadan yoluna genç oyuncularla devam etmek isteen Yanal’ın ekibinde daha sonraki dönemlerde Ankaragücü’ne hocalı yapacak olan eski kaptanlardan Hayati Soydaş ve Mesut Bakkal bulunuyordu. Hakan Kutlu önderliğindeki takımda Hakan Keleş, Augustine, Kennedy, Yılmaz, İsmet, Faruk Namdar, Cafer, kaleci Zafer gibi şimdilerde efsane olarak adlandırılan futbolcular vardı. Ligi 56 puanla 6. Sırada tamamlayan takım bir sonraki sezon için umut saçıyordu adeta.
2001-02 sezonuna fırtına gibi başlayan Ankaragücü Antalyaspor’u deplasmanda 8-1 mağlup ederken ikinci hafta evinde Malatyaspor’u 6-0’la geçiyordu. Kulüp tarihinin en iyi başlangıcına imza atan ekip tam altı hafta üst üste kazanamadı. Ancak taraftarın ve yönetimin hocaya olan güveni tamdı. Çünkü oynattığı atak futbol herkes tarafından beğeniyle izleniyordu. Sezonu 53 puanla 4. sırada kapatan Ankaragücü üç İstabul takımına kök söktürmüştü. Lig tarihinin dört şampiyonunu aynı sezonda yenme başarısı gösteren Ankaragücü’nün maçları kapalı gişe oynuyordu. Uzun yıllardır başarıya aç taraftarı 19 Mayıs Stadı’nı hınca hınç doldururken stad dışında da bir o kadar insan maçı takip ediyordu. 72 golle ligin en çok gol atan ikinci takımı olan Ankaragücü bir sonraki sezon UEFA Kupası’na katılmaya hak kazanmıştı.

Yeni sezon başlamadan önce işler bir anda tersine döndü. İlhan Cavcav’ın kendisine yaptığı teklifi geri çeviremeyen Ersun Yanal maddi anlamda daha güçlü bir camia olan Gençlerbirliği’nin yolunu tutmuştu. Sezon bitmeden önce anlaştığı iki Mısırlı yıldız El Saka ve Ahmed Hassan’ı da Gençlerbirliği’ne götüren Yanal Ankaragücü taraftarında büyük bir hayal kırıklığına sebep oldu. Suçun büyüğü Ersun Yanal’da gibi gözükse de Ankaragücü yönetimi de Yanal’a istediği ortamı ve ücreti sağlamak için hiçbir şey yapmamıştı. Suçlu kim tartışmaları o dönem Ankaragücü taraftarını özellikle “taraftar forumları”nda ikiye bölmüştü. Çok başarılı geçen iki sezonun ardından şampiyonluk hayalleri kurmaya başlayan taraftarın en çok güvendiği ve inandığı isim Ersun Yanal’dı. Yüzüstü bırakılan taraftar da kendi yöntemleriyle Yanal’a olan öfkesini kustu. Pankartlarda, bestelerde Ersun Yanal artık kötü anılıyordu. Bu bestelerden en bilineni ise: “Para için Ankaragücü’nü sattın/ Bize şerefsizlik yaptın/ At imzayı cebin dolsun/ Ersun Yanal yazıklar olsun…” bestesiydi. Ersun Yanal’ın ismi artık “Ersun Yalan” olarak anılıyordu. Her şeye rağmen Ankaragücü’ne lig tarihindeki en büyük başarılarından birini kazandıran Yanal olaylar durulduktan sonra nispeten daha iyi anılmaya başlandı.
Teknik direktörlük görevine bir önceki sezon Sheriff Tiraspol’le iki kupa kaldıran Romen teknik adam Mihai Stoichita getirildi. UEFA Kupası ilk turunda İspanyol temsilcisi Alaves’le eşleşen Ankaragücü Ankara’da oynan ilk maçta Radu Niculescu’nun attığı golle 1-0 öne geçmesine rağmen maçı 2-1 kaybetti. Rövanş maçında rakibine 3-0 mağlup olan Ankaragücü kupaya erken veda etti. Sezon ortasında Stoichita’dan istediği verimi alamayan Ankaragücü’nde kravat değiştirir gibi hoca değiştirme dönemi artık hiç durmamacasına tekrardan açıldı. Tefvik Lav yönetimindeki takım ligi 49 puanla 8. sırada tamamladı.
2003-2004 sezonunda ilk yarı sona ermeden Tefvik Lav’la yollarını ayıran takımın başına Rıza Çalımbay getirildi. Sezon sonu istediği takımı kuramayacağını anlayan Rıza apar topar kulüpten ayrıldı. Ligi 45 puanla 9. Sırada tamamlayan takımda Umut Bulut yavaştan kendini göstermeye başladı.
2004-05 sezonuna damgasını teknik adam değişiklikleri vurdu. Sırasıyla Reha Kapsal, Sakıp Özberk, Yılmaz Vural ve Adnan Şentürk tarafından çalıştırılan takım ligi 38 puanla 13. sırada tamamladı. Sakaryaspor’a karşı oynanan ve 7-2 kaybedilen maçta aynı anda kırmızı kart gören Adem Dursun ve Effa’yı Yılmaz Vural’ın tartakladığı görüntüler hala hafızalarımızda yer alır. 32. hafta Fenerbahçe’yi ağırlayacak Ankaragücü’ne düştü gözüyle bakılır. Cemal Aydın yönetimi en ucuz bileti 40 lira olarak belirler. Yaklaşık 1000 kadar taraftar “Gecekondu”da beş yüz kadar taraftar da maraton tribününde yerini alır. Birnevi deplasmandadır Ankaragücü. Maçın ikinci yarısı oynanırken Umut Bulut önce Ümit Özat’ı çalımlar, sonra kaleci Rüştü’yü geçmek üzereyken kendini yerde bulur ve penaltı! Topun başındaki isim Cenk İşler’dir. Penaltıyı Gecekondu tribününe doğru kullanan Cenk İşler’in topa dokunmasıyla bin kişinin tellere doğru koşması bir olur. Sarı-lacivertliler kümede kalmayı başarır.

2005-06 sezonunda kabus dolu günler devam eder. Saffet Susiç takımda başarısız olup yerini Hikmet Karaman’a bırakır. Ankaragücü’nü üç kez kümede tutacak olan ilk “Karaman” dönemi başlar. Ligi düşme hattının 3 puan üzerinde tamamlayan takım ligi bir kez daha 13. sırada bitirir. Bir sonraki sezon senaryo değişmez. Sezona Avusturalyalı teknik adam Bozinovski’yle başlayan Ankaragücü Hikmet Karaman’ın yönetiminde düşme hattının üç puan üzerinde 13. sırada tamamlar.
2007-08 sezonuna 14 transfer ve Hans Peter Briegel yönetiminde başlayan takımda işler yine yolunda gitmez. O yıl futbolu bırakan Hakan Kutlu takımın başına getirilir ve takım ligi 8. sırada tamamlar. Bu sezon aynı zamanda Ankaragücü’nün ligi ilk 9 takım arasında tamamladığı son sezon olur. Elyasa, Emre Güngör, Gökhan Emreciksin, Serkan Kırıntılı, Jaba gibi o dönemin yıldız futbolcuları kadrodadır. Yeni sezon öncesi 13 yıldır kulübün başkanlığını yürüten Cemal Aydın görevi bırakır. Yerine başkanvekili Serdar Özersin gelir. Mart 2009’da ise Cengiz Topel Yıldırım kulübün yeni başkanı seçilir. Sırasıyla Hakan Kutlu, Ünal Karaman, Hakan Kutlu ve Hikmet Karaman takıma hocalık yapar. Yıldırım döneminde takımı yönetmeye başlayan Karaman’ın gelişi hemen hissedilir. Kocaelispor’u 4-0’la geçtikten sonra alınan 2-0’lık Bursaspor mağlubiyetine rağmen Eskişehir’i 3-2, deplasmanda Fenerbahçe’yi 2-1 ve içeride Ankaraspor’u 1-0’la geçen takım küme düşme hattından uzaklaşır ve nispeten rahatlar. Daha sonra alınan mağlubiyetlere rağmen sezonu 13. sırada düşme hattının bir puan üzerinde tamamlayan Ankaragücü bir kez daha küme düşmekten kıl payı yırtmıştır.


2009-10 sezonu öncesi Ankaragücü tarihinin en kariyerli oyuncularından birisi olmaya aday olan Darius Vassell transferi gündeme gelir. Yaklaşık 1,5-2 ay süren görüşmelerden sonra Vassell imzayı atmak için Ankara’ya gelir. Taraftar da doğal olarak Esenboğa Havalimanı’na akın eder. Sezona bomba gibi girilmek üzereyken bir anda Ahmet Gökçek’in kulüp başkanlığına aday olacağı söylentileri çıkar ve ne yazık ki söylentiler gerçeğe dönüşür. Genel kurul sonucu Ahmet Gökçek kulübün yeni başkanı olarak seçilir ve 100 yıllık çınarın çöküş dönemi başlar.

30 Nis 2014

Atletico Madrid'in Rüya Sezonu

       Arda Turan, Diego Costa, David Villa, Gabi, Godin, Felipe Luiz ... ve belki de en önemlisi Diego Simeone ile birlikte Avrupa artık yeni bir büyük kulübe sahip; Atletico Madrid.

      Avrupa Kupalarında ve İspanya'da güçlü ama istikrarsız takımlar kim diye baksak bunların en başına şüphesiz ki Atletico Madrid'i yazarız.  2010 ve 2012 yılında Avrupa Ligi’ni ve UEFA Süper Kupası'nı kazanan ama bir türlü Şampiyonlar Ligi'nde başarı elde edemeyen, 2010 yılında süper güç Barcelona'yı yenen tek takım olmasına rağmen Valencia, Malaga gibi ekiplerin arkasında kalan büyük maç oynamasını bilen ama gerek maç kazanma gerekse kadro oluşturma konusunda istikrardan uzak bir Madrid ekibi vardı.

     2012 yılından beri tüm bunları bir kenara bırakmış, gerek büyük maçları gerek küçük maçları karakterli bir şekilde oynayan, çok koşan, çok mücadele eden gerek ilk 11 oyuncuları  gerek yedek oyuncularıyla birlikte her anlamda tam bir takım olduğunu belli eden taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bir Atletico Madrid izliyoruz. Bu değişimin hikâyesi ise 1994 yılına dayanıyor desek herhâlde yanlış olmaz. Bu isim 94 yılında Madrid ekibine katılan o zamanlar oynadığı futbolla şimdi ise oynattığı futbolla Atletico Madrid tarihine ismini altın harflerle yazdırmış durumda; Diego Simeone. 2012 yılında istikrarsız ve kötü futbol oynatan Gregorio Manzano'nun yönetiminde ki ekip Barcelona ve Real Madrid'e 5-0 ve 4-1 gibi ağır skorlarla yenilmiş ve en son Kral Kupasında Albacete'ye iki maçta da yenilip elendikten sonra kulüp yönetimi Manzano’yu göndermeye karar vermişti. Onun yerine düşünülen isimler ise uzun yıllar Liverpool'u çalıştıran Rafael Benitez, kulübün efsanesi ve İspanya ile Avrupa şampiyonluğu yaşamış Dede lakaplı Luis Aragones vardı. Bir diğer aday ise beki de en az şans tanınan isim; henüz elle tutulur başarısı olmayan Diego Simeone idi. Madrid yönetimi beklenmedik bir şekilde Simeone'yi takımın başına getirdi ve belki de farkında olmadan bir devin tekrar doğuşununda  başlangıcını yapmış oldu.

Fernando Torres Diego Simeone'nin kaptanlığını yaptı.

     Futbolculuk döneminde o zamanın liberolarından farklı olarak oyunu iki yöne de çok iyi oynayan, hırslı, mücadeleci, asla pes etmeyen, tekmeye çekinmeden kafa uzatan Simeone, bu karakterinin aynısını adeta elinde bir doğaüstü güç varmışçasına takımına aşıladı. İlk senesinde takımı kaldığı yerden çok güzel devam ettirip Avrupa Ligi’ni ve UEFA Süper Kupası'nı kazandıran teknik adam ikinci sezonunda yavaş yavaş kendi karakterini yansıtarak Kral Kupası Finalinde ezeli rakiplerini deplasmanda adeta sahadan silerek  yıllar sonra Bernabeu'da hem galip gelen hem de Kral Kupa’sına uzanan taraf oldular. Bu yıllardır galip gelemeyerek üzdükleri ve fakat taraftarlarına verilebilecek en güzel hediyelerden biriydi şüphesiz ki. Hatta Simeone bu anı hayatımda yaşadığım en güzel andı diyerek tarif etmesi, başarının Madrid'in kırmızı-mavi yakası için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yetiyor sanırım. Geçtiğimiz sezonun sonlarında gördüğümüz mücadeleci futbolun üstüne bu sene biraz daha koyan deplasmanlarda kazanmasını öğrenen iç sahada taraftarının mükemmel desteğiyle rakiplerini 90 dakika baskı ile adeta boğan, tam anlamıyla takım oyunu nasıl olur bize gösteren bir Madrid izliyoruz.
Atletico Madrid  İspanya Kral Kupası'yla


     Peki Simeone nasıl yaptı bunu?

     Takıma ilk geldiğinde Atletico'nun ne düzgün bir 11'i ne de mücadele edecek güçte topçular vardı. İlk ve en önemli işlerinden birisi sağ bek sıkıntısı çeken takıma aslen sağ açık olan Juan Fran'ı adapte etmek oldu. Sol beki ise Felipe Luis'e teslim ederken önüne Arda'yı koyarak çok iyi uyumlu bir ikili elde eden başarılı teknik adam bununla yetinmeyip koşmayan defansa gelmediği için sık sık eleştirilen Arda'ya komple bir açık oyuncusu nasıl olduğunu da öğretti. Şimdi ise Arda'yı hem gol atıp asist yaparken hem de defansına yardım ederken görebiliyoruz. Orta sahanın ortasında sıkıntı yaşayan takımda Tiago'nun yanına daha önce ki oyuncularından Gabi'yi alan ekibin kalesini Chelsea'den 3. sezondur kiralık olarak takımda yer alan Curtois korurken, sağ kanat ise Simeone'nin Milan’ın ısrarla istemesine rağmen satılmamasını istediği Raul Garcia ve İspanyan'nın yeni yıldızlarından Koke'ye verdi. Madrid ekibi  forvet seçiminde ise tam anlamıyla dünyaya ders veren bir tutum gösteriyor. 2006'dan beri sırasıyla Fernando Torres, Agüero, Falcao, Diego Costa gibi hem genç hem de üst düzey yetenekli forvetleri kadrosuna katmasını bilen ekip, sahip olduğu gözlemci ekibi sayesinde bulup yetiştirdiği futbolcularla Avrupa'nın forvet fabrikası konumuna geldi.

Fernando Torres ve Sergio Agüero


     Bu sezon kimsenin beklemediği, her an yarıştan kopacak diye düşünülen Atletico Madrid, puan tablosunda geri düştüğü zaman bile bir an olsun yarışta geriye düşmeyip kendi maçlarına odaklanıp 1.sıraya oturmasını bildi ve oradan da kalkmaya da niyeti yok gibi. Ligde son 3 maça girerken en yakın takipçisi Real Madrid'in 3, Barcelona'nın 5 puan önünde olan ekip son maçını da Barcelona yapacak. O maça kadar puan kaybetmeyeceklerini düşündüğüm Atletico Madrid'in bu sezon aralarında 6 maç oynadıkları ve Barcelona'ya daha hiç yenilmediklerini de düşünerek son maçta en kötü berabere kalıp Katalunya'da kupaya uzanarak geçen sezon Bernabeu'da yaptıklarını bu sene de Nou Camp'da yaparak taraftarına tadılması güç bir mutluluk ve İspanya Ligi şampiyonluğunu vereceklerini düşünüyorum. Bugün oynanacak Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nde ise Chelsea’nin karşısında  turu geçmesini istediğim taraf Madrid ekibi. Atletico Madrid, finale çıkması durumunda Lizbon’da finalde dün 4-0 gibi net bir skorlar Almanya’da Bayern Münih’i eleyen Real Madrid’in rakibi olacak ve bir Madrid derbisi yaşanacak. Bu sezona bakarsak  şanslar eşit olacaktır ama bütün gönüllerin bu performanslarıya kırmızı-mavi-beyaz tarafta olacağı kesin gibi. Sonuç ne olursa olsun ister La Liga şampiyonluklarını kaybetsin ister bu gece Şampiyonlar Ligi’nden elensinler  şimdiden büyük takımların kıskandığı ,küçük takımların başarılarına imrendiği bir takım oldu. Simeone'nin ekibi başarılarının devamını getirmesi, futbolun sadece para, süper yetenekler, dev stadyumlar değil takım oyunu  ve futbol ruhu olduğunu göstermeye devam etmesi herkesin temennisi olacak.



24 Şub 2014

Galatasaray'da Gençleştirme Operasyonu

Bu yazıyı yazarken Spor Toto Süper Lig’de ikinci yarının 5. Hafta maçları oynanmaktaydı. Ligde Fenerbahçe 48 puanla lider bulunurken Beşiktaş’la arasında 6, Galatasaray ile 4 puan fark bulunmaktaydı. Ligde ikinci devreye başlarken Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki fark 10 puan iken bu fark ligin hemen başında Fenerbahçe’nin Eskişehirspor ve Sivasspor maçlarını kaybetmesiyle ve Galatasaray’ın Bursaspor’u ardından Eskişehirspor’u yenmesiyle 4’e indi.  Fenerbahçe sakatlıklarla boğuşup hem şike sürecinden Yargıtay kararı çıkan Aziz Yıldırım’ın durumuyla hem de kaybedilen 6 puanla sıkıntılı bir sürece girmişti. Galatasaray ise güzel bir form yakalayıp farkı 4’e indirmesine rağmen Antalya’da kaybedilen 2 puanla farkı 6’ya çıkarıp lig ikinciliğini de Beşiktaş’a kaptırmış oldu. Ligde her hafta puan farkları değişirken bu durum 5.hafta da devam etti. Fenerbahçe, Elazığ beraberliğiyle üst üste 3.deplasman maçında da puan kaybedince ve Galatasaray – Beşiktaş derbisinde gülen taraf Galatasaray olunca hem ikinciliğe yerleştiler ve farkı tekrardan  4 yaptılar. Beşiktaş ise İnönü stadyumundan uzak kalıp açıkçası taraftar desteğini çokça aradığını gösterirken tekrar edilen Kasımpaşa galibiyetiyle yeniden zirve yarışına ortak olmuştu fakat Galatasaray derbisini kaybetmesiyle bu potadan biraz uzaklaşmış oldu.


Ligin 2. devresine girerken Galatasaray büyük bir gençleştirme operasyonu yaşadı.  Ligin 5. Haftasından sonra yönetimle yaşadığı sorunlardan ötürü Fatih Terim gönderilmişti ve yerine ünlü İtalyan Teknik Adam Roberto Mancini getirildi. Mancini’nin getirilmesinden sonra Galatasaray sisteminde bazı değişiklikler oldu. Galatasaray’ın savunma zafiyeti ve sol bek sıkıntısı çok iyi biliniyordu. Hücum hattı olarak ligin en kaliteli takımı gösterilirken savunmada ciddi problemler yaşaması takıma büyük sıkıntılar yaratıyordu.  Mancini göreve geldikten sonra bu soruna hemen dikkat çekmiş ve acilen bu bölgeye takviyeler istediğini belirtti. Ligin ilk devresini böyle kapatmak zorunda olan takım, ligde Fenerbahçe’yle puan farkını açmasına rağmen Şampiyonlar Ligi’nde işi zora soksa da İstanbul’daki Juventus galibiyetiyle gruplardan çıkmayı başardı.


Ara transfer döneminde Fatih Terim gibi  -her ne kadar transferler yüzünden olsa da- Mancini’de yönetimle sorunlar yaşadı. Yönetimin Mancini’nin istediği transferleri yapmadığı, kendi kararları doğrultusundaki transferler için çalıştığı gazetelerde yer almaya başladı. Bu kriz hatta İngiliz ve İtalyan basınında Roberto Mancini’nin bu durum yüzünden istifa edebileceğini bile yazdı. Bu kriz daha sonra büyük oranda çözülmesine rağmen Galatasaray transferleri için bir başka sıkıntı vardı: Yabancı futbolcu kontenjanı. Kadrosunda 6+0+4 yabancı kuralından dolayı tam 10 futbolcusu olan Galatasaray, bazı futbolcularla yollarını ayırmak zorunda kalacağı açıktı. Bu sebeple bir temizlik operasyonu da olacaktı bu devre Galatasaray için.

Roberto Mancini yeni bir Galatasaray yaratmaya başladı.


Galatasaray, bu krizler ışığında transfer döneminde 8 futbolcu transferiyle büyük bir operasyon yapmış oldu takımda. Bunlardan 4 tanesi yabancı olurken 4 tanesi de yerli futbolcular oldu. Takımın yaşadığı savunma sıkıntılarından dolayı yoğunluğun bu bölgeye olduğu görülüyordu. Takım, uzun süredir çok sıkıntı yaşadığı sol bek yokluğunu Gremio’da yakaladığı başarılı performansla  2013 yılında Brezilya’nın en iyi sol bek oyuncusu seçilen 21 yaşındaki Alex Telles ile çözmüş oldu. Bu bölgeye bir türlü takviye yapamayan takım uzun süredir Hakan Balta ile oynuyordu ve Fatih Terim döneminde zaman zaman kanat oyuncusu Albert Riera’da bu bölge de görev yapmıştı.  Savunmanın göbeğinde yaşadığı sorunlar da bu bölgeye takviyeleri gerektiriyordu. Semih Kaya ve Chedjou’nun formsuzluğu, Dany’nin zaman zaman pahalıya patlayan hataları bu bölgede adeta alarm veriyordu. Mancini’nin de bu bölgeye özellikle iyi tanıdığı için İtalyan stoperlerden istediği söyleniyordu. Yönetim ne kadar birkaç İtalyan savunmacılarla görüşse de anlaşmaya varamadı ve yapılan transferlerden en yaşlısı olan Boca Juniors’dan 25 yaşındaki Nicolas Burdisso ve Jurgen Klopp’un birçok yıldız çıkardığı Borussia Dortmund’daki okulundan olan genç savunmacı 19 yaşındaki Koray Günter’i kadrosuna kattı.Savunma takviyesine devam eden Galatasaray, ligin önemli oyuncuları arasında gösterilen 2 futbolcuyla daha anlaştı: Eskişehirspor’dan 24 yaşındaki Veysel Sarı ve Kayserispor’dan 21 yaşındaki Salih Dursun. İki oyuncu da sağ bek oynamasına rağmen Veysel Sarı savunmanın göbeğinde ve ön liberoda da oynama özelliğine sahip. Bu oyuncular takıma katılırken Dany’de Beşiktaş’a kiralandı.


Savunmaya  4 oyuncu katılırken diğer 4 oyuncu da orta saha bölgesine katıldı. Grasshopper’dan yine gelecek yıllardaki yeteneklerden biri olarak gösterilen 21 yaşındaki Bosnalı oyuncu Izet Hajrovic transfer edildi. Bucaspor’dan 23 yaşındaki oyuncu Umut Gündoğan’da takıma katıldı. Aralık 2013’den beri teknik direktör Roberto Mancini’nin istediğiyle 4 hafta boyunca denenen ve A takımla idmanlara çıkan 19 yaşındaki Lucas Ontivero’da Burdisso ile birlikte Galatasaray’ın iki Arjantinlisinden biri oldu. Yönetim bu süreçte kontenjanda yer açmak için Kayserispor’dan büyük umutlurla alınan fakat tam olarak kendisinden isteneni veremeyen Nordin Amrabat’ı Malaga’ya gönderirken Olympiakos’dan alınan İspanyol Albert Riera ile de yollarını ayırdı. Albert Riera’da geçen günlerde Ukrayna takımı Metalist Kharkiv ile anlaştı. Galatasaray, büyük bir şanssızlık yaşayarak gelecekte büyük yıldız adayları arasında gösterilen ve sezon başında takıma kattığı 19 yaşındaki Portekizli oyuncu Bruma’yı ise sakatlığa kurban verdi. Sezonu kapatan Bruma ise kontenjanda yer açmak için sakat da olsa Gaziantepspor’a kiralandı. Bu durum gündemde çok tartışılsa da iki kulübün anlaşması sebebiyle durum aşılmış oldu. Bir türlü kadroya giremeyen Engin Baytar ise Çaykur Rizespor’a gitti.

Izet Hajrovic ve Alex Telles yeni transferlerden en dikkat çekenler oldu.

Bu transferler olurken takımın yeni bir yapılanma ve oyun anlayışına gittiğini söylemiştim. Bu yeni sürece bakacak olursak;  Galatasaray’ın, Mancini döneminde defansa çok daha önem veren bir takım haline geldiği görülüyor. Genel olarak bu durumun Mancini’nin oyun anlayışından kaynakladığını söyleyebiliriz. Çünkü İtalyan teknik adam Galatasaray’dan önce çalıştırdığı dünyanın en iyi hücum hatlarından birine sahip olan Manchester City’yi bile savunma ağırlıklı bir futbol oynattığı için zaman zaman sert eleştiriler alıyordu. Takıma bu etkisi büyük oranda yansımış görülüyor. Fatih Terim dönemine göre Galatasaray artık daha az gol yiyor. Roberto Mancini’nin geldiği günden beri adeta jokeri olan Ceyhun Gülselam’ın defansif pozisyonda başarı olmasıyla Melo ve Selçuk daha çok hücuma çıkmaya başladı. Fizik gücü de ciddi oranda arttığı belli olan takım özellikle iç saha maçlarında artık çok daha baskılı bir futbol oynamaya başladı. Yaşını getirdiği eksileri artık ciddi olarak iyiden iyiye göstermeye başlayan Drogba ise artık biraz daha sahada yok olmaya başladı. Drogba’nın yaşattığı bu eksilerini Umut Bulut hala kulübeden gelerek kapatıyor. Şu ana kadar belki de Galatasaray’ın en çok ve en iyi verim aldığı oyuncusu olan Muslera ise kalede güven vermeye devam ediyor.


Galatasaray bu sezon her zamankinden daha zorlu bir yarış içerisinde


Galatasaray yaşadığı bu transfer süreciyle takımı adeta yeniden yapılandırmış oldu. Alınan oyuncuların yaşlarına bakıldığında önümüzdeki yılların takımının kurulmaya çalışıldığı ortada gözüküyor.  Tüm transferleri ciddi oranda izleyemesek de bu transferlerden en çok dikkat oyuncular ise Alex Telles ve İzet Hajrovic oldu. Takımın iki sezondur şampiyon olan oyuncularının tecrübesi, Didier Drogba ve Wesley Sneijder gibi dünya yıldızlarının katkılarıyla, Roberto Mancini böylece yeni bir Galatasaray yaratmaya başladı. Takım şu an da üç kulvarda da yoluna devam ediyor. Fenerbahçe ve Beşiktaş’la ligde büyük bir mücadele içinde bulunurken Fenerbahçe’yi takibini sürdürerek 28.haftadaki derbiye kadar rakibinin puan kayıplarını kollamaya çalışacak.  Türkiye Kupası’nda yarı finalde bulunuyor.  Chelsea ile de önümüzdeki günlerde hayati önemi olan Şampiyonlar Ligi maçlarına çıkacak. Bu operasyonun takıma nasıl katkı sağlayacağını, takımın yeni sistemiyle nasıl başarılar kazanacağını ve oynayacağı futbolu önümüzdeki günlerde çok daha iyi görmüş olacağız.

13 Şub 2014

MKE Ankaragücü tarihi: Bölüm 1


İmalât-ı Harbiye günleri, İstanbul (1910-1920)

MKE Ankaragücü’nün kökleri Zeytinburnu’daki, İmalât-ı Harbiye atelyesinde silah tamirati ve imalatı yapan işçilere dayanır. Bu atelyelerde orduya silah üretimi yapıldığı için doğal olarak istihdam yoğunluğundan söz etmek mümkündü. İşçi-futbolcular tek çatı altında İstanbul Ligi’ne katılmaya karar verir. Şükrü Abbas Turan Sanatkarangücü’nün Agâh Orhan da Altınörs İdmanyurdu’nun başında yer alan İmalât-ı Harbiye mektebinin son sınıf öğrencileridir. İki kulüp 31 Ağustos 1910 tarihinde tek çatı altında toplanır. Duygu Hatıpoğlu ve M. Berkay Aydın Kurtuluş Savaşı günlerinde İstanbul’un işgali sırasında İmalât-ı Harbiye ve üç İstanbul takımı arasındaki farkı şu şekilde anlatır:

“Üç İstanbul takımı için genelde “zorlama” olarak çıkarılan Kurtuluş Savaşı’na “moral katkılarına” ilişkin “efsanelere” karşılık, MKE Ankaragücü kulübünün tarihi, doğrudan bu ulusal mücadele sürecinde şekillenmiştir. Bahsedilen İstanbul takımlarının işgalci emperyalist güçlerin askerlerinden ve görevlilerinden oluşan takımlarla “top oynayıp” sözde “destansı başarılar” kazandıkları iddia edilir ve işgal kuvvetleri başkomutanlarının (General Harrington) ellerinden alınan kupalara haddinden büyük anlamlar yüklenirken, ileride Ankaragücü adını alacak olan İmalât-ı Harbiye futbol takımlarının bu efsanelerde adı hiç geçmez. Bunun çok basit bir nedeni vardır: Altınörs İdmanyurdu ve Turan Sanatkarangücü’nün futbolcuları işgalcilerle futbol oynamamıştır! Çünkü İmalât-ı Harbiye takımlarının oyuncuları o sırada, İmalât-ı Harbiye işçilerinin genel kitlesiyle beraber, işgalcilere karşı, başka toplarla oynanan, daha başka, daha çok sert, kuralsız ve ölümcül bir oyuna katılmış bulunmaktadır.”

İmalât-ı Harbiye işgal altındaki resmi başkente karşı fiili başkent konumu kazanmış olan Ankara’ya taşınır ve İmalât-ı Harbiye Makine Kimya Endüstrisi’ne dönüşürken MKE Ankaragücü’nün Ankaralılaşma süreci de başlar.

Ankara (1920-2013)
1920 yılında Altınörs İdmanyurdu Anadolu Sanatkarangücü adını alarak Ankara’da yaşamına devam eder. Turan Sanatkarangücü de 1922 yılından itibaren Ankara’da faaliyetlerine devam eder. Kulüp günden güne kitleselleşmektedir. Fabrikanın kent hayatına kattıkları bu kitleselleşmenin en önemli ayağını oluşturur. Fabrikada çalışan işçiler genel olarak Cebeci, Abidinpaşa, Kale Mahallesi, Boşnak Mahallesi (Sakarya Mahallesi)’nde ikamet eder. Talatpaşa ve Ulucanlar arasında yoğun olarak yaşayan işçiler kulübün kitleselleşmesinde bir başka önemli etken olur.

31 Ağustos 1923 tarihinde Anadolu-Turan Sanatkarangücü adıyla bu iki kulüp birleşir. 31 Ağustos 1933’te ise yapılan kongrede kulübün adı Ankaragücü Gençlik ve Spor Kulübü olarak değiştirilir. Bu değişiklik kulüp için ne ilk ne de son değişiklik olacaktır. Ancak, Ankaragücü’nün sarı-lacivert renkleri hiç, adı ise yasal zorunluluklar dışında pek değişmeyecektir. Kulüp isminin Ankaragücü olarak belirlendiği bu tarihi kongrede öne çıkan diğer isimler Çankaya Güneşi, Dikmen Yıldızı, Zafer, Kurtuluş, İmalât-ı Harbiye Gücü’dür. Alaeddin Baydar*, İmalât-ı Harbiye Gücü’nü “Ankara’nın Gücü” olarak değiştirmeyi önerir; Kerim Fil’in aklında ise “Anadolu Gücü” vardır. Ankara’nın Anadolu’nun kalbi olarak görülmesi nedeniyle “Ankara’nın Gücü” isminde herkes hemfikir olur, söyleyiş kolaylığı göz önüne alınarak da kulübün adı Ankaragücü olarak konur.

Profesyonelleşme (Milli Lig Yılları)
Ankara’da ilk profesyonel mahalli lig 1954 yılında kurulur. Ankaragücü, Hacettepe, Gençlerbirliği, Güneşspor, Ankara Demirspor, Yolspor, Hilalspor ve Otoyıldırım kulüpleri 8 Temmuz 1954 tarihinde Futbol Federasyonu’na müraacat edip Ankara’da profesyonel ligin kurulmasını talep ederler. Ankaragücü mahalli ligin ilk sezonunu ikinci tamamladıktan sonra iki yıl üst üste şampiyon olur. 1958 yılında ise Milli Lig kurulur. Türkiye 1. Futbol Ligi Ankaragücü’nün ve Ankara takımlarının kaderini belirleyecektir. 1958-59 sezonuna Ankara ve İzmir’den dörder, İstanbul’dan ise sekiz takımın katılması kararlaştırılır. Futbolda İstanbul hegemonyası o günlerden başlar. Futbol Federasyonu bir milli lig kurmuş olmasına rağmen bu ligde yapılacak maçlardan elde edilecek geliri İstanbul’un üç kulübüne %60 oranında paylaştırılmasına karar vermiştir.
Doğal olarak diğer kulüpler bu duruma tepki göstermiş; ancak hiçbir sonuç alınamamıştır. 60’lar boyunca başarı kıstası olarak lig sıralamasını aldığımızda Ankaragücü’nün en başarılı sezonu 1963-64 olacaktır. Ankaragücü bu sezon ligi dördüncü sırada tamamlamıştır. Ankaragücü’ne 1967-68 sezonununda İkinci Lig yolu gözüküyordu. Ankaragücü 1965-66 sezonunu 7., 1966-67 sezonunu 9. tamamlamış olmasına rağmen başarısız geçen bir sezonun ardından ilk kez bir alt lige düşüyordu. Ankaragücü’ne 7.’lik ve 9.’luğu getiren sezonlarda kulübün efsane isimlerinden Ertan Adatepe gol krallığında ilk sırada yer alıyordu. Ankaragücü İkinci Lig’de fazla durmadı ve bir sonraki sezon tekrardan 1. Lig’e yükseldi. Ayrıca bu sezon Ankaragücü tarihinde ilk kez Başbakanlık Kupası’nın da sahibi oldu:

1968 Başbakanlık Kupası, 1968-69 Türkiye 2. Futbol Ligi şampiyonu Ankaragücü ile 1968-69 sezonu Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası şampiyonu Sebat Gençlik arasında oynanması gereken Başbakanlık Kupası'nın 9. sezonudur. 18 Haziran 1969'da, Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanması planlanan maç Türkiye Futbol Federasyonu'nu protesto eden Sebat Gençlik sahaya çıkmadığından dolayı oynanamamış ve Ankaragücü hükmen 3-0 galip sayılmıştır. Böylece Ankaragücü ilk kez bu kupada şampiyonluğa ulaşmıştır.

1969-70 sezonundan itibaren kulübün adı MKE Ankaragücü olarak değiştirildi.


Kupa Beyi Ankara
O yılları ilk olarak Ziya Adnan’ın ağzından betimlemek gerekirse:

“1970’li yılların başları, Ankaragücü’nün altın yılları idi. Efsane kadrolardan birini izliyorduk. Ali Osman’lı, Baskın’lı, Müjdat’lı, Erman’lı, Tahsin’li kadrosu ile rakiplerine kök söktürürdü Ankara’nın sarı-lacivertlileri.“

70’li ve 80’li yıllara “Kupa Beyi” olarak damgasını vuracak olan Ankaragücü 1971-72 sezonunda Türkiye Kupası’nı ilk kez müzesine götürdü. Bu zorlu yolda Osmaniye Gençlik, Sarıyer ve Beşiktaş’ı kupadan eleyerek adını finale yazdıran Ankaragücü’nün rakibi İzmir temsilcisi Altay’dı. İzmir’deki maçı 1-0 kaybeden Ankaragücü Ankara’da oynanan rövanş mücadelesine moralsiz ve avantajsız bir konumda çıkıyordu. Ligi o sezon beşinci tamamlayan Ankaragücü’ne taraftarının inancı tamdı. Coşkun Süer’in iki, savunma oyuncusu Müjdat Yalman’ın bir golüyle rakibini 3-0 mağlup eden Ankaragücü Türkiye Kupası’nı Ankara’ya getiren ilk Ankara takımı oluyordu. Sezon sonunda lig şampiyonu Galatasaray ile Cumhurbaşkanlığı Kupası için mücadele eden Ankaragücü maçı 3-0 kaybediyor ve tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanlığı Kupası kazanma fırsatını kullanamıyordu.

1972-73 sezonunu dördüncü tamamlayan Ankaragücü 70’lerin başında Türkiye futboluna damga vurmaya devam ediyordu. “Ankara Canavarı” lakabı bu günlerde Ankaragücü için kullanılmaktaydı. Bir önceki sezon kupayı kazanan takım Avrupa Kupa Galipleri Şampiyonası’na katılmaya hak kazanmıştı. Leeds United ile eşleşen Ankaragücü ilk maçında Ankara’da güçlü rakibine kök söktürüyor ancak 1-1’lik sonuca razı olmak zorunda kalıyordu. İngiltere’de oynanan maçı 1-0 kazanan Leeds United Ankaragücü’nü kupadan eleme başarısını gösteriyordu. Dönemin en başarılı İngiliz takımlarından birisi olan Leeds United karşısında verilen bu mücadele Ankaragücü’nün o dönemde ne denli iyi bir takım olduğunun da ispatı niteliğindeydi. Kupa Beyi üst üste iki kez Türkiye Kupası’nı kazanmayı kendine hedef koymuştu. Yarı finalde eşleştiği Fenerbahçe karşısında sekiz kişi kalan takım İnönü Stadı’ndan 2-1 galip ayrılmayı başarıyordu. Finalde rakip Galatasaray’dı. İstanbul’daki maçı 3-1 kaybeden Ankaragücü Ankara’da da rakibini yenemiyor 1-1’lik beraberlikle sahadan ayrılarak iki kez üst üste bu kupayı kazanma şansını yitiriyordu. 1973 Başbakanlık Kupası’nı ise aldığı 5-2’lik sonuçla Fenerbahçe’ye kaybediyordu.

1973-74 sezonunda da Avrupa Kupa Galipleri Şampiyonası’na katılan Ankaragücü eşleştiği İskoç rakibi Glascow Rangers’a Ankara’da 2-0, Glascow’da 4-0 mağlup olarak hayal kırıklığı yaratıyordu.

Ankaragücü “asansör” takım oluyor
70’lerin ilk yıllarında fırtına gibi esen Ankaragücü için karanlık günler başlıyordu. 1975-76 sezonunda küme düşen sarı-lacivertliler bir sonraki sezon tekrardan 1. Lig’e yükseliyordu. Ancak işler iyi gitmeyince tekrardan İkinci Lig yolları gözüktü.


80’ler ve 2. Kupa
1980-81 sezonunda İkinci Lig’de mücadele eden Ankaragücü ligi ikinci sırada tamamlıyordu. Diğer taraftan Türkiye Kupası’nda Düzce, Muhafızgücü, Konya, Ordu ve bir önceki yılın kupa şampiyonu Altay’ı eleyerek çeyrek finalde Beşiktaş’la eşleşen Ankaragücü; İstanbul’da 2-0 kaybedilen maçın rövanşında 2-0 galip gelerek maçı uzatmaya götürüyordu. Uzatmada rakibini 3-0’la geçen sarı-lacivertlilerin yeni rakibi Fenerbahçe oluyordu. İstanbul’da oynanan ilk maçı 1-0 kazanan Ankaragücü Ankara’da 23,524 seyircinin izlediği maçta 0-0 berabere kalarak finale yükseliyordu. Finaldeki rakip Boluspor’du. Ankara’daki ilk maç 2-1 galip kapatılmıştı. 13 Mayıs 1981’de Bolu’da oynanan rövanş maçında kapalı tribünden atılan konfetiler Ankaragücü taraftarının olduğu bölümü adeta beyaza boyamıştı. Bolu’ya ilk araçlar vardığında konvoyun bir ucu hala Ankara’daydı. 0-0 biten maçın ardından Türkiye Kupası bir kez daha Ankaragücü’nün müzesindeki yerini alıyordu. Maç sonunda futbolcuların tellerin üzerinden tribüne atladığı sahneler hafızalarda kendisine silinmeyecek bir yer ediniyordu.

1980-81 sezonu bittiğinde Ankara’nın 1. Lig’de takımı bulunmuyordu. Aynı zamanda Türkiye’de ilk kez bir İkinci Lig takımı Türkiye Kupası’nı kazanıyordu. Ankara Valisi Mustafa Gönül durumu “yukarıya arz etti”. 80 Darbesi Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in talimatıyla bir kanun çıkarıldı. Buna göre; Türkiye Kupası’nı kazanan takım hangi ligde oynarsa oynasın 1. Lig’e çıkacaktı. Aynı şekilde 1. Lig’den düşen takım da 1. Lig’de kalacaktı. 1981-82 sezonunda takım sayısı 16’dan 17’ye çıkarıldı ve Ankaragücü Sakaryaspor’la beraber lige yükselen diğer takım oldu. Başka bir değişle kimsenin hakkı yenmeden Ankaragücü 1. Lig’deki yerini aldı.

1980-81 sezonunda ligi şampiyon tamamlayan Trabzonspor ile Devlet Başkanlığı Kupası için mücadele eden Ankaragücü Ankara’da oynanan maçta 25,000 taraftarının önünde Bombacı Nazmi’nin attığı golle kupanın sahibi oldu.

1981-82 yılını ligde 7. tamamlayan ve Türkiye Kupası finalinde Galatasaray’la eşleşen Kupa Beyi İstanbul’da 3-0 kaybettiği maçın rövanşını 2-1 almasına rağmen kupayı ikinci kez Galatasaray’a kaybetti. Aynı sezon Kupa Galipleri Kupası’nda Sovyetler Birliği temsilcisi Rostov ile eşleşen Ankaragücü deplasmanda 3-0, Ankara’da 2-0 yenilerek ilk turda elendi. 1982-83 sezonunda ligde altıncı olan Ankaragücü’nün 80’lerdeki efsane kadrosunda “Halil İbo, Maradona Sadık, Hrubeş Mehmet ve Bonhof (Bombacı) Nazmi” gibi isimler yer alıyordu. Hatta Ankaragücü tribünlerinin başarısızlık durumlarında atıfta bulunduğu oyuncu grubu da bu dönemdendi:

Kalemizde kaptan Adil
Geri dörtlü geçilmez duvar
Orta saha hepsi canavar
İleride Halil İbo var (Mehter Marşı bestesiyle)

Gündüz Tekin Onay 1983-84 sezonunda devraldığı takımı ilk sezon beşinci, ikinci sezon dördüncü ve üçüncü sezon altıncı yapmayı başarıyordu. 1985-86 sezonunda Balkan Kupası’nda mücadele eden Ankaragücü’nün ilk rakibi Varna Spartak’tı. Ankara’da 2-0, Varna’da 0-0 biten maçların ardından yarı finale yükselen takım İraklis’le 1-0’lık karşılıklı galibiyetlerin ardından penaltılarda 4-3 kaybetti. 1987-88 sezonunda takımı Fatih Terim yönetmeye başladı. İkinci sezonunda takımı altıncı yapmayı başardı.

Bundan sonraki süreçte Ankaragücü için Türkiye Kupası finaline çıkılan 1990-91 sezonu haricinde başarılı günler geride kalmıştır. Ta ki 2000 yılında takımı Ersun Yanal yönetmeye başlayıncaya kadar. Gelecek sayıda 90’lar, 2000’ler ve 2010’lu yıllarda Ankaragücü’nün genelde başarısız, nadiren başarılı geçen günlerini konu edineceğiz. Ersun Yanal, Cemal Aydın, Ahmet Gökçek, PTT 1. Lig günleri ve son olarak Spor Toto 2. Lig günleri ana başlıklarımız olacak.

KAYNAKÇA
Adnan, Ziya, Çünkü Biz Ankaragüçlüyüz!.., İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.
Arığ, Veli Necdet, Ankaragücü Belgeseli, MKE Yayını, Ankara, 1996.
Ertuğ, Ali Rıza, Ankara Sporunda 50 Yıl, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Beden Terbiyesi Bölge Başkanlığı, 1973.
Hatıpoğlu, Duygu; Aydın, M. Berkay, Bastır Ankaragücü, Epos Yayınları, Ankara, 2007.

(Bu yazı Joganita Dergi'nin 2. sayısında yayınlanmıştır.)

3 Şub 2014

Tribüncülüğün Kelebek Etkisi: Genç Termeliler (Video Röportaj)

Röportajın 1.Bölümü


Röportajın 2.Bölümü


Röportajın Son Bölümü


Videoyu tecrübeli diye düğünlere nişanlara çekim için giden bir arkadaşa çektirdik ama ışığa karşı çekmiş sağolsun, kameramız kaliteliydi ama internete atarken bozulmalar oldu. Eksiklik ve aksaklıklar için kusura bakmayın, iyi seyirler.

30 Oca 2014

Arkadaşları Antrenör O İse Kulüp Yöneticisi: Pavel Nedved

Sahada savrulan altın sarısı saçlar, uzaktan adresini bulan sert şutlar,  siyah beyaz çubuklu formaya bir vefa ve şimdi arkadaşları antrenör o ise kulüp yöneticisi:  Pavel Nedved




30 Ağustos 1972 yılında o zamanki adıyla Çekoslovakya’da şimdiki adıyla onun iki ülkesinden biri olan Çek Cumhuriyeti’nde Cheb kentinde Çek tarihinin önde gelen orta sahalarından biri dünyaya geldi. Sparta Prag ile dünya futboluna çıkışı başlayan Nedved’i tüm dünya Euro 96’daki performansıyla tanıdı. Bizim tanımamız ise 1995 yılındaki Sparta Prag – Galatasaray maçıyla oldu. İlk maçta 2 golü, ikinci maçta 1 golü atan Pavel Nedved, üç büyüklerin transfer listesine girdi ama Türkiye’ye gelişi bir türlü olmadı. Euro 96 performansıyla birçok teklif aldı ve o da o sıralar adeta fırtına gibi esen İtalyan kulübü Lazıo’yu seçti. Lazio kariyerinde 138 maçta 33 gol atarken Lazio ile birçok kupa kaldırdı. 1998-1999 Kupa Galipleri Kupası ve 1999 Avrupa Süper Kupası’nı kaldırırken İtalya’da da 1997-1998 İtalya Kupası ve 1998 İtalya Süper Kupası’nı kazandı.
Lazio’da adeta bir süper star olan, takımını sırtlayan Pavel Nedved, Avrupa’nın devlerinin transfer listesine girdi. Manchester Unıted, Chelsea gibi devleri redderek 41 milyon Euro gibi rekor bir ücretle efsane olacağı kulübü yani Juventus’u seçti.  Zinedine Zidane’i Real Madrid’e gönderen Juventus,  Zizou’nun boşluğunu o bölgenin dünya yıldızı olacak biriyle doldurmuş oldu. Juventus’da öyle bir performans yakaladı ki 2005 ve 2006 şampiyonlukları şike sürecinde ne kadar geri alınmış olsa da Juventus’un 2001-2002, 2002-2003, 2004-2005, 2005-2006 Serie A şampiyonluğunda, 2002 ve 2003 İtalya Süper Kupası’nı kazanmasında ve 2003 Şampiyonlar Ligi finalini yaşamasında çok büyük pay sahibi oldu. Kendisi de 2003 Ballon d'Or ödülü ve 2004 Altın Ayak ödülünü kazandı. 2006’da İtalya’da başlayan şike skandalı sürecinde Juventus küme düşürüldü ve  yönetim takım Serie B’ye düşünce tüm oyuncuların  gitmekte serbest olduğunu söyledi. Bu süreçte ilk ayrılanlardan biri teknik direktör Fabio Capello oldu. Capello Real Madrid’le anlaşırken daha sonra Real Madrid Fabio Cannavaro ve Emerson’u, Barcelona ise Thuram ve Zambrotta’yı aldı. Şike sürecinde İtalya’da iyice güçlenen Inter ise Patrick Vieira’yı ve Zlatan İbrahimovic’i kadrosuna kattı. Tüm bu ayrılıklar olurken takımın temel taşlarından Buffon, Del Piero, Trezeguet ve Nedved Juventus’u bu günlerinde yalnız bırakmadılar ve Nedved ünlü sözünü söyledi: ‘’ Bir takım küme düşerse futbolcular gider, adamlar kalır.'’



2009 yılında ise futbol hayatını noktalayan Nedved, 10 numara pozisyonunda oynarken aslında 10 numara futbolcusu olmayan, takımı yönetmeyen ama itici güç olarak oynadı. Çok zeki, tekniği yüksek ve hızlı futboluyla tanındı. Takımı çok sıkıştığı zamanlarda hep rahatlatıcı olarak öne çıktı. Çek Cumhuriyeti ve Juventus tarihinin tartışmasız en büyük futbolcularından biri olan Pavel  Nedved, çok sevdiği siyah-beyazlı takımından ayrılamadı ve arkadaşları şimdilerde takımlara antrenör olarak gelirken o takımına yönetici olarak geldi. Kulübün hisselerinin yüzde 60'ını elinde bulunduran kulüp başkanı Andrea Agnelli’nin kulübün yönetim kurulu üye sayısının artmasını önerirken bu üyelerden birinin Pavel  Nedved olmasını önerdi. Takım Serie B’ye düşerken takımını yalnız bırakmayan Çek yıldızı taraftaların çok sevdikleri,  takıma geri dönmesini istedikleri ve aslında onun teknik direktör olmasını istedikleri biliniyordu. Yönetim bir nevi bu çağrıya kulak verdi ve Pavel  Nedved’i takımın sportif direktörü yaptı. Bu süreçten sonra artık Nedved’i Juventus gollerine sevinirken şeref tribününde takım elbisesiyle görmeye başladık ve daha da izleyeceğiz gibi duruyor. Bir yıldız futbolcunun sahada böyle başarılıyken yönetici olması pek görülen bir durum değil. Biz de Pavel Nedved’in yöneticilikte ne kadar başarılı olacağını izleyip göreceğiz.




16 Oca 2014

Maradona, Napoli, Catenaccio | İtalya 90

90 Dünya Kupası yaklaşırken Gorbaçov Sovyetler Birliği Devlet Başkanı seçilmiş ve ABD Başkanı Bush ile Soğuk Savaş'ın sona erdiğini açıklamıştı. 89 Kasımında Berlin Duvarı yıkılmış, 90 Şubatında ise Mandela serbest bırakılmıştı. Dünya savaşlardan sıkılmış gibi yapan liderlerin sahte barış gösterileri altında farklı bir yere doğru evrilmeye devam ediyordu. Türkiye ise bildiğiniz gibi kaostan beslenmeye devam ediyordu. Turgut Özal Cumhurbaşkanı olmuş, 89 1 Mayısında Mehmet Akif Dalcı polis kurşunuyla alnından vurulmuş, açlık grevleri, protestolar devam ederken güneydoğuda yaşanan savaş ise tam gaz devam ediyordu. Türkiye'nin Dünya Kupası hasreti 34 yıla çıkıyordu.

Aslında 90 İtalya ile ilgili Dünya Kupalarında Afrika Futbol Tarihinin kısa bir özetini geçerken bir-iki kelam etmiştim ama konuyu biraz daha açasım geldi. 7,000 gazetecinin takip ettiği 90 İtalya son şampiyon Arjantin ile Kamerun arasında oynanacak olan açılış maçıyla başlayacaktı. Herkes efsanenin ikinci yuvasında oynayacağı turnuvada harikalar yaratacağına adı gibi emindi. Ancak turnuva bireysel performans açısından Maradona için bir kabusa dönüşüyordu. Diego turnuvayı gol atamadan tamamlayarak büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Finale kadar yükselen Arjantin'de turnuvaya damgasını vuran isim Claudio Caniggia oldu. Arjantin takımının kalecisi Goycochea ise yedek kulübesinden gelerek harikalar yaratan isimler arasına adını yazdırdı ve unutulmaz figürlerden biri olmayı başardı.


Turnuvanın bir diğer hayal kırıklığıysa EURO 88'in şampiyonu ve en iyi oyuncusu olan Van Basten'in tek gol dahi atamaması oldu. Batı  Almanya ve Hollanda arasındaki ezeli rekabet o yıllara damgasını vuruyordu. İkinci turda eşleşen bu iki takımın o zamanki her maçı olaylı geçiyordu. Bu sefer de Völler ve Rijkaard arasında maç boyu yaşanan sürtüşme iki kırmızı kart ve Rijkaard'ın Völler'in kafasına tükürmesiyle son buluyordu.

Turnuvanın taraftar kısmı da hayli ilgi çekiciydi. İtalya güvenlik güçleri 300 İngiliz holiganı sınır dışı ederken, İngiltere ve İrlanda arasında oynanan maçta, dünyanın dört bir yanından akın eden İrlandalılar Kraliçeye ve Thatcher'e özgürce ağız dolusu küfür etme fırsatını yakalamışlardı. Turnuva süresince İtalya'ya yaklaşık olarak 20,000 İrlandalı'nın giriş yaptığı da kayıtlarda yer almaktadır. Ayrıca bu turnuva Ada'nın üç kadim halkı İngiliz, İskoç ve İrlandalıları İtalya'da buluşturma özelliğine de sahiptir.

Dünya futbol tarihinin en ilginç taraftar hikayelerinden birisi ise Arjantin ve İtalya arasında Napoli şehrinde oynanan yarı final maçında yaşandı. Stadio San Paolo'yu dolduran İtalyan taraftarların bir kısmı o dönem Napoli forması giyen Maradona'dan ötürü memleketleri olan İtalya'yı değil Arjantin'i destekledi. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olaydı bu. Aynı maçta Walter Zenga'nın gol yememe rekoru da tarihe gömüldü ve penaltılar sonucu Arjantin İtalya'yı eleyerek finalde Batı Almanya'nın rakibi oldu. İtalya'da Zenga'nın gol yememesinin en önemli nedenleri arasında, muhteşem kaleciliğinin yanında, İtalya'nın savunma hattında forma giyen Bergomi, Baresi, Ferrara ve Maldini gibi isimler yer alıyordu. Salvatore "Toto" Schillaci ise turnuvanın sürpriz gol kralı olmayı başardı. Turnuva öncesi çok kısa bir süre milli forma giyme şansı bulan Schillaci ilk maçta Vialli'nin sakatlanmasıyla kendine şans buldu ve bunu da çok iyi değerlendirdi. Dünya Kupaları tarihinin maç başına en az gol olma rekorunu elinde bulunduran turnuvaya İtalya'nın futbol karakterinin sirayet ettiği her halinden belliydi.

Klinsmann ve Völler ikilisinin sürüklediği muhteşem hücum gücüyle yarı finalde İngiltere'yi eleyerek finale yükselen Batı Almanya'nın hocası Beckenbauer hem futbolcu hem de teknik direktör olarak Dünya Kupası kazanan ilk isim olarak tarihe geçmek üzereydi. İngiltere'de dönemin en iyi oyuncularından ikisi olan Lineker ve Gascoigne (namı diğer Gazza) takımı yarı finale kadar taşımıştı. Uzatmalara giden maçta kırmızı kart gören Gazza takımını 10 kişi bırakarak adeta maçı sabote etti. Oynadığı sert futbolla hafızalarda yer eden Gazza'nın Dünya Kupası finalini İngiltere'ye reva görmemesi kabul edilemez bir durumdu. Penaltılar sonucu Batı Almanya'ya kaybeden İngiltere'de Gascoigne'in döktüğü göz yaşları turnuvanın unutulmaz anlarından biri oluyordu.

Aralarında Caniggia'nın da bulunduğu dört as oyuncusundan yoksun Batı Almanya karşısına çıkan Arjantin'in işinin çok zor olduğu maç öncesinden belliydi. Maçtan önce Maradona'ya uzatılan mikrofonlara Diego Batı Almanya-İtalya maçı nerede oynanacak diye sorar. Çünkü İtalya maçından önce kimse Arjantin'e şans tanımamıştı. Herkesin beklentisi Almanya-İtalya finali şeklindeydi.


Final maçını dokuz kişi tamamlayan Arjantin'de Pedro Monzon Dünya Kupaları tarihinde ilk kez final maçında kırmızı kart gören oyuncu olma unvanını kazandı (nasıl bir unvan ve kazanımsa artık) ve Brehme'nin maçın bitimine beş dakika kala attığı gol Batı Almanya'ya kupayı kazandırdı. 86 Dünya Kupası'nın en iyi ismi Maradona göz yaşları eşliğinde sahayı terk ederken kupa Matthaus'ün ellerinde yükseliyordu.

11 Oca 2014

Sir Alex Ferguson'un son mezunu: Adnan Januzaj

Manchester United ve Sir Alex Ferguson ... Herhalde bu iki isimden dünyada futboldan bahsedip söz etmemek çok büyük yanlış olur. Futbolun beşiği İngiltere’nin Kırmızı Şeytanlarını 27 yıl boyunca çalıştıran Alex Ferguson, Manchester United’a sayısız kupa ve şampiyonluklar kazandırdı.  Bu başarıların yanında bir de ManU’ya ve Dünya futboluna kazandırdığı futbolcular var. 1986 yılında ManU'nun başına geçti ve adeta bir futbolcu fabrikası açtı. Manchester United dünyanın en zengin kulüplerinden biri olmasına rağmen genelde kendi yıldızlarını kendisi yetiştiriyor.  Real Madrid, Bayern Münih gibi dünya devleri yıldızları satın alırken Manchester United genelde kadrosundaki kendi yıldızlarını diğer transferleriyle tamamlamaktadır.



Bu fabrikanın dünya futboluna armağanları hep gündeme damga vuran yıldızlar oldu. Kimler çıkmadı ki buradan? Eric Cantona, Roy Keane, Ryan Giggs, Paul Scholes, Wayne Rooney, Cristiano Ronaldo, David Beckham..Bu futbolcuların bir kısmını astronomik bedellerle satarken bir kısmı da yıllarca kendisini sırtladı. Son günlerde bu fabrikadan yeni bir yıldız adayı çıktı. İsmiyle ilk başta hemen dikkatimizi çeken 18 yaşındaki Kosovalı-Arnavut futbolcu ‘’Adnan Januzaj’’.  1995 doğumlu genç futbolcu bu sezon zor günler geçiren Manchester United’ın dikkat çeken ismi. Bu sezonki Manchester United maçlarında ‘’Kim bu 44 numaralı çocuk ?’’ dedirtmektedir.

27 yıllık saltanatını geçen sezon David Moyes’a devreden Ferguson, Januzaj’ı da Moyes’a armağan etti. 10 yaşında Belçika takımı RSC Anderlecht'in altyapısında futbol oynamaya başlayan Januzaj, Mart 2011’de Brüksel’deki seçmelerde Manchester ekibini şaşırtıcı şekilde etkileyerek Alex Ferguson’un okuluna katıldı. Ekibin Ferguson’a yazdığı raporunda Januzaj hakkında;  topla birlikte hareket ederken inanılmaz bir özgüveni var, yaratıcılığına güveni tam ve gol vuruşlarında kaleye uzak mesafeyi tercih ettiği böylece kalecinin açısını kapatmasını engellediğinden bahsediliyor. Ayrıca takımın çıktığı pozisyonda nerede duracağını gayet iyi bildiği ama tek eksiğinin; tecrübesizliğinden kaynaklanan nerede hücuma kalkıp nerede durması gerektiğini bilmediği yazmaktaymış. Bu sezon Premier Lig’deki Sunderland maçında 1-0 geriden gelen ManU’nun 2 golünü de atarak maçın yıldızı oldu ve kendini kanıtlayıp formayı da kaptı. Bu maçta İngilizlerin saygın spor kanallarından SkySports’un spikeri Januzaj’ın performansı sonrası ‘’ maybe they have found their new baby-faced assassin’’ diyerek yeni yıldız adayını özetlemiş oldu. Orta sahada hem kanatlarda hem de forvet arkasında oynayabilen ve bu performansıyla tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken Januzaj’ı kaptırmak istemeyen Manchester yönetimi, Paul Pogba’yı Juventus’a kaptırırken ki hatasını tekrarlamayarak futbolcuyla 5 yıllık sözleşme imzaladı. Dünya futbolunun şu anda en dikkat çeken yeteneklerinden biri olan Adnan Januzaj henüz 18 yaşında olmasına rağmen futbolu Manchester United’da bırakmak istediğini söylemiş. Böylece yeni ‘’Ryan Giggs’’ adayı gösterilmiş oldu.



Adnan Januzaj’ın bu performanslarının yanında, böyle bir yeteneği asıl gündem de tutan milli takım hikayesi oldu. Çok uluslu bir ailevi bağları ve kökeni bulunan Adnan, doğum yeri dolayısıyla Belçika, anne ve babasından dolayı Arnavutluk ya da Kosova, akrabalık bağlarından dolayı da Türkiye ya da Sırbistan için forma giyebilir durumdadır. Bu duruma İngiltere de dahil oldu. Fakat İngiliz Milli takımında oynaması için 5 yıl İngiltere'de futbol eğitimi almış olması gerekiyor. Yani Januzaj’ın üç yıl beklemesi gerekecek. Onun için bu süre çok uzun olacaktır. Sırbistan için ise asla oynamayacağını söyledi. Türk Milli Takımı Teknik Direktörü Fatih Terim ne kadar çok çabalamış olsa da Türkiye’yi seçmesi de uzak bir ihtimal görünüyor. Henüz milli takım seçimini yapmamış olan Adnan, kararını babasına bıraktığını söyledi. Babası Kosova’da oynamasını istemiş ama Kosova FIFA tarafından uluslararası futbol düzeyinde tanınmıyor. Şu an Kosova için oynaması imkansız olduğundan söylentilere göre bu seçimi henüz yapmamasının nedeni Kosova’nın üye olmasını beklemesiymiş.


Henüz yolun çok başında olan Adnan Januzaj’ın abilerinin yolunda gidip gitmeyeceğini ve hangi milli takımda - belki bir gün dünya kupasında – izleyebileceğimizi zamanla göreceğiz ama kuşkusuz 1995’li yeni jenerasyonun yıldızlarından olan Januzaj , Manchester’ın yeni 7 numarası olma yolunda hızla ilerlemekte.


6 Ara 2013

Brezilya 2014 kura çekiminden notlar


Brezilya 2014 Dünya Kupası'nın kura çekimi Brezilya'nın Bahia kentinde gerçekleşti. Sekiz grupta yer alan takımlar belli oldu. Turnuvayı 1974'ten beri olduğu gibi TRT yayınlayacak. 12 Haziran-13 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek olan turnuvanın kura çekim töreni genel olarak Brezilya'nın kendine özgü sanatçıları, şarkıları ve görsel şovlarıyla gerçekleşti.

Kura çekimine Brezilya futbolunun en önemli isimlerinden birisi olan Pele'nin çekilişe katılıp katılmayacağı konusu ise Brezilya'da gündemi bir hayli meşgul etmişti. Mevcut federasyonla olan gerilimine rağmen bir dakikalığına da olsa Pele çekilişe katıldı. Brezilya Başbakanı Dilma Rousseff de kura çekiminde yerini alan isimlerden oldu. Bir önceki Dünya Kupasına ev sahipliği yapan Güney Afrika Cumhuriyeti'nin en büyük siyasi figürü olan Nelson Mandela da unutulmadı. Vicente Del Bosque 2010'da kazandığı kupayı İspanya adına iade etti. Kura çekiminde Brezilya'yı temsilen Carlos Alberto Torres, Bebeto, Ronaldo, Marta, Zagaldo ve Amarilda yer alırken; çekilişi Alcides Ghiggia (Uruguay/ 1950), Geoff Hurst (İngiltere/ 1966), Mario Kempes (Arjantin/ 1978), Lothar Matthaus (Almanya/ 1990), Cafu (Brezilya/ 1994, 2002), Zinedine Zidane (Fransa/ 1998), Fabio Cannavaro (İtalya/ 2006) ve Fernando Hierro (Son Şampiyon İspanya'yı temsilen) gerçekleştirdi.

Açılış maçı Brezilya ve Hırvatistan arasında oynanacak. En sert eşleşmelerden birisi B Grubunda son finalistlerin (Hollanda-İspanya) eşleşmesi oldu. C Grubunda favori Kolombiya haricinde hemen her takım aynı güçte gibi. En zor grup ise Uruguay, İngiltere ve İtalya'nın yer aldığı D Grubu oldu. Fransa E Grubunda kendine yer bularak çekebileceği en kolay kurayı çekti. F Grubu ise Nijerya, İran ve Bosna Hersek'e umut dağıtan bir grup oldu. G Grubu turnuvanın en zevkli gruplarından birisi olmaya aday; Boateng kardeşleri tekrardan karşı karşıya izleme şansına sahibiz. H Grubu ise Cezayir'e kupa tarihinde ilk kez gruptan çıkma fırsatını sunuyor gibi.

Gruplar:

A Grubu
Brezilya
Kamerun
Meksika
Hırvatistan

B Grubu
İspanya
Şili
Avusturalya
Hollanda

C Grubu
Kolombiya
Fildişi Sahili
Japonya
Yunanistan

D Grubu
Uruguay
İtalya
Kosta Rika
İngiltere

E Grubu
İsviçre
Ekvador
Honduras
Fransa

F Grubu
Arjantin
Nijerya
İran
Bosna Hersek

G Grubu
Almanya
Gana
ABD
Portekiz

H Grubu
Belçika
Cezayir
Güney Kore
Rusya

2 Ara 2013

Barış Manço ve Van Basten-Gullit-Rijkaard üçlüsü


1986-87 sezonu sona erdiğinde Serie A'da Maradona önderliğindeki Napoli şampiyonluğunu ilan ederken kuzeyin kırmızı-siyahlıları ligi beşinci sırada tamamlıyor ve başarısız bir sezonu geride bırakıyorlardı. 1987-88 sezonuna daha ciddi bir transfer politikasıyla giren AC Milan Hollandalı iki yıldız için Ajax ve PSV'nin kapısını çaldı. Marco Van Basten ve Ruud Gullit'i kadrosuna katan Milan Maradonalı Napoli'nin üç puan önünde sezonu şampiyon olarak tamamlamayı başardı. Bir sonraki sezon hedef Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanmaktı. Bunun için kadroya bir Hollandalı'nın daha dahil olması gerekecekti. Bu isim de Frank Rijkaard oluyordu. Bir önceki sezon oynadığı başarılı futbola, aldığı Avrupa Kupası'nın yanına bir de Altın Top ekleyerek üç yıllık Altın Top ambargosunu başlatan isim Gullit oluyordu. 1988-89 sezonunda da Şampiyon Kulüpler Kupası'nı müzesine götüren Milan'dan üç isim Altın Top ödülü için yarıştı. Aynı uyruğa sahip üç isim daha önce iki kez (1972 ve 1981) bu ödül için yarışmıştı. Ancak ilk defa aynı takımdan aynı uyruğa bağlı üç isim bu ödül için yarıştı ve kazanan da Van Basten oldu. Bir sonraki sene de AC Milan'ın üç ismi Altın Top için yarıştı; ancak bu sefer seriyi bozan Franco Baresi oldu. Ödül ise yine Van Basten'e gitti.

AC Milan'ın Avrupa futbolunu kasıp kavurduğu bu yıllarda öne çıkan üç Hollandalı'yı programında konuk etmeyi başaran isim ise çok şaşırtıcıydı: Barış Manço. 7'den 77'ye programı kapsamında yolu Milano'ya düşen Barış Manço Milan'ın kamp yaptığı Milanello köyünü bulmuş ve Avrupa futbolunun en önemli takımının adından en çok söz ettiren üç Hollandalısı'nı bir araya getirmişti. Her zamanki şakacı tavırlarıyla öncelikle AC Milan'ın açılımını seyirciye aktaran Barış Manço, kulüple ilgili bazı bilgiler verdikten sonra seyirciyi röportajla baş başa bırakıyordu.