16 Eki 2012

Hedef 2016...

   
20 Kasım 2010 tarihinde oynanan ve 2-2 sonuçlanan Beşiktaş-Konyaspor maçından sonra basın açıklaması yapan Bernd Schuster şunları söylemişti: ''Rakiplerimiz hiç birşey yapmadan hep sizin yapacağınız hataları bekliyor. Türkiye'de oynanan futbol beni şaşırtıyor. 2010 senesi içindeyiz ama maalesef burada 1960'lı yılların futbolu oynanıyor."

    Fazla söze gerek yok, hedef 2016...

Absürt Futbol: Pep vs. Tito

Bir tarafta Tito Vilanova, bir tarafta Pep Guardiola...
Barcelona futbol takımı oyuncuları kendi aralarında salon futbolu oynuyorlar. Tribünler dolu. Ancak bir sorun var. Sahada oynanan futbol biraz garip geliyor ilk başlarda. Sonra taşlar oturmaya başlıyor. "Artistik" hareketler, paslaşmalar haricinde sahada olan hemen her şey -oyun dizilimi de dahil olmak üzere- absürt bir futbol anlayışını çağrıştırıyor.

Barcelona kalecisi Victor Valdes alışık olmadığımız bir mevkide, ileri uçta oynuyor. Ancak gelişen atak yönüne göre istediği takımda...
Tito'nun kalecisi Pinto kalesinden topla birlikte ayrılıyor, üst üste çalımlarını atıyor, ardından bir verkaç yapıyor ve top ağlarda. Pinto da tıpkı Valdes gibi golünü yazıyor rakip kaleye.

Victor Valdes'in formasının isim kısmında Messi yazıyor, sırt numarası ise tabi ki 10. Yalnız Valdes'in sırtında kendi forması var. Amatör yollarla Valdes forması olmuş sana Messi forması.
Pep'in takımında forma giyen Sergio Busquets formasının üzerine Tito'nun takımının formasını da geçiriyor. Rakip takımın savunmasında son adam görevine soyunuyor. Asıl takım arkadaşı Adriano topla birlikte rakip kaleye yönelirken Busquets bir anda Adriano'yla verkaça giriyor, asistini yapıyor ve üzerindeki ikinci formayı çıkarıyor.
Piqué'ye gelince; saha içerisinde telefonu çalar, konuşur... Maçın son anlarında ceza alanında kendisini yere bırakır, hakem tereddütsüz penaltı noktasını gösterir... Penaltıyı verkaç yaparak kullanır ve boşalan kaleye golünü atamaz.
Maç bitiminde ise skor tabelasında "Pep 8-8 Tito" yazar...
Futbolun eğlenceli yanlarını fazlasıyla içeren bu maçın özet görüntüleri kesinlikle izlenmeye değer.

Açılış Var Dediler



   Serhat Akın'ın 2004 yılındaki işyeri açılışından... Felsefe yapmaya pek gerek yok aslında: Zevk meselesi..

Arkası Gelmeyen Dertlerin Takımı: Ankaragücü

Şimdi bu yazıya fotoğraf koymadım ben, üşenen okumasın rica ediyorum. Ankaragücü yazılarımızın altına ezilmişliği, sindirilmişliği resmeden şeyler koymaktan bıktık, bilen biliyor bilmeyen de yormasın kendini.

Sol Kapalı'daydım Buca maçında. Maçın sonunda ölüm sessizliğinde bir abi öyle bir girdi ki 'Arkası gelmez dertlerimin' diye...Dertli taraftar şarkısıdır bu, 'ulan ilk defa mı duydun' diyebilirsiniz; fakat hiçbir zaman o anki kadar anlamlı değildi. Yanda 'şeref' tribünü, önümüzde polisler, akıllarda o pozisyon ve hayallerde Deniz Çoban.. 

Geçen seneki 'Diren Ankaragücü' muhabbetini hatırlıyoruz, bu pankartın asıldığı bu tezahüratın yapıldığı her deplasmandan boynu bükük ayrıldı Ankaragücü. O duygu yoğunluğu, o öfke, o birikmişlik.. 'Derdi çeken bilir' tabii ki; e o zaman bir Trabzonsporlu olarak beni bu kadar yaralayan şey ne? Benim Ankara'daki beş yılım ve daha beşer yıllarımdır Ankaragücü. Şu an Galatasaray'da oynayan Burak Yılmaz'ın geçen seneki maçta Alanzinho'nun ara pası ile kaleciyle karşı karşıya kaldığı ve golü attığı üç saniyelik pozisyon benim için bir asır gibi geçti. Topu ayağına aldı 'oğlum bak atma' dedim, 'sikerim gol krallığını cimbom bile üç attı dördüncü olmaz' dedim. Dinlemedi attı, yerin dibine girdim utancımdan.

Bu seneyi konuşmaya gerek yok zaten. Her hafta ayrı bir fiyasko, haklı isyanlar ve sonrasında gelen biber gazıyla cop. Ne yapsınlar artık, kime gitsinler, kimden aman dilesinler? Sahadaki o tertemiz çocuklardan başka neyi var kimi var Ankaragücü'nün? Ben halısahada rakip takımdan birine kızıp topu fırlatabiliyorsam benden üç beş yaş küçük adam türlü zorluğun içinde bir kendinibilmezin bir çuval inciri berbat etmesine nasıl duyarsız kalabilir? Profesyonellik hacizlerin açlıkların belirsizliklerin içinde bir adamın kaderini belirlemesine 'eyvallah' demekse Ankaragüçlüler profesyonel değildir kardeşim, olmasın da! 

'Hükümet düşer, enflasyon düşer' Ankaragücü düşmez dedik; düşmez kalkmaz bir Allah be dostlar! Siz her şeye rağmen ne olursa olsun dik durun! Tarih bu direnişi yazacaktır, bir gün Ankaragücü denen varlık ölecekse 'ayakta' ölecektir. Benim Ankaragüçlü arkadaşım Sinan geçen sene en sıkıntılı dönemlerde bana şöyle demişti:'Mutluyum be Salih, Gökçek döneminden bin kat daha mutluyum. Bu takım benim sonuçta, öyle veya böyle benim.'

BaşkenTrabzon.

14 Eki 2012

Çok bir şey istemedik ki...


Son yaptığım halı saha maçı öncesi, açtım dolabımı, çantamı hazırlayacağım.

İbrahim Üzülmez ve Pascal Nouma imzalı Beşiktaş formamı elime aldım giymek için.Yapamadım, herkes kendi takımının formasını giyecekti ama ben gerçekten yapamadım, giyemedim çok sevdiğim Beşiktaş formasını ve başka bir tişörtle gittim.



 



Neden mi? Hiç sormayın daha iyi... Sadece istiyorum ki; Çocukluğumun Beşiktaş'ını geri verin bana...







Not:İlhan-Pascal-İbo el ele Jübileye.(unutmadık)

Adana Demirspor'da 'Sihirli Değnek' Sesleri

    Adana Demirspor sevdalıları ve PTT 1. Lig'i az çok takip edenler, Adana Demirspor'un 2 haftadır üst üste aldığı 4 gollü galibiyetlerle büyük şaşkınlık yaşıyorlar. Geçtiğimiz hafta Adana derbisinde rakibi Adanaspor'u 4-2 mağlup eden demir kanatlılar bu hafta da deplasmanda 13 puanlı Karşıyaka'yı 4-1 mağlup etti, hem de Karşıyaka'nın ateşli taraftarının önünde. Peki Adana Demirspor'da değişen ne?

    Taraftar ve yönetimin bir türlü uzlaşamadığı mavi-lacivertli camiada tek sorun bu da değil. Yıllar sonra 1.lige çıkarak taraftarını sevindiren Demirspor'da herkesin merak ettiği tek konu bu kaos ortamında takım ligde kalmayı başarabilecek mi? Kendi evinde oynadığı ilk maçta benim de beğenerek takip ettiğim taraftar gurubu Şimşekler; bana göre oldukça yersiz bir tepkide bulunurak sahada edilen mücadeleye tepkisiz kaldılar. Maç boyunca alışıldık desteklerini sahadaki futbolculardan esirgeyen taraftarların, bunun yerine daha mantıklı yöntemlerle yönetimi protesto etmeleri beklenirdi.

    Sahadaki futbola gelince, alınan farklı galibiyetler kimseyi aldatmasın derim. Jose Carlos Junior, Gökhan Kaba ve Erçağ skorun yanında oyun anlamında da öne çıkan isimler oldular son haftalarda; ancak defansif anlamda ciddi şekilde çözülmesi gereken sıkıntıları olduğunu düşünüyorum Adana Demirspor'un. Hücumda son iki haftada yan toplardaki etkinlik ne kadar fazlaysa defansta da bir o kadar zaaf içindeler. Beşiktaş'ın Sakaryaspor' dan alıp Demirspor'a kiraladığı Berat Çetinkaya bekleneni veremiyor. Takım maç içinde savunma yapıp atak savuştururken amatör takım izlenimi veriyor. İki haftada yediği 3 golün nasıl geliştiğini izlemek bile insana yeterli fikri veriyor. Diyeceğim o ki; iki haftadır bulduğu fırsatları ve bilhassa derbide rakip kaleci ve savunmanın ikramlarını iyi değerlendiren Demirspor'un en iyi hedefi yine ligde kalmak olabilir sanırım. Önümüzdeki hafta Adana'da altı haftada 4 gol atıp 3 gol yiyen Manisaspor'u ağırlayacak olan mavi-lacivertliler, yarın akşamki Manisaspor-Gaziantepspor B.Ş.B maçı henüz oynanmadı ama rakibin henüz mağlubiyeti olmadığını hesaba katarak sahaya çıkmalı ve kontrollü bir futbolla önce yenilmemeyi düşünmeli bence istikrar açısından. Çünkü gerçekler bunu gösteriyor, yenilmeme alışkanlığını kazanıp ligde belli bir yer edinirse o zaman sihirli değnekten söz edebiliriz belki.

13 Eki 2012

Yorumsuz




      Ülke futbolu neden bu halde sorusunun cevabını uzakta aramaya gerek yok. Direkt yukarıdaki fotoğrafa bakmak yeterli.

12 Eki 2012

Kırmızı Lacivert Baklava ve Capello Nurullah



       Geçen sezonun -şike konusu hariç- en fazla dikkat çeken 3 takımı şampiyon Galatasaray, oldukça zor günler geçirerek küme düşen Ankaragücü ve ligin yeni takımı Mersin İdman Yurdu'ydu. Mersin şampiyonluğa da oynamadı küme düşme tehlikesi de yaşamadı. Dikkat çekici noktası lig performansıydı. İç sahada Ankaragücü ve Manisaspor'dan sonra en kötü 3.takım, dış sahada Galatasaray ve Trabzonspor'dan sonra en iyi 3.takımlardı. Dış saha performansı iç sahadan daha iyi tek takımdı Mersin. Çok ilginç bir durum olarak görünse de Nurullah Sağlam'ın oynatmaya çalıştığı pas futbolu bu durumun yegane sebebiydi. Mersin'İn maçlarını oynadığı Tevfik Sırrı Gür Stadı'nın sahası diğer stadlara göre oldukça küçük. Rakip takım yayılımı iyi yaptığı zaman Mersin sürekli kabus gördü. Bunun en büyük örneği de iç sahada yenilen 5 golün 4'ü kontratak golü olan Sivasspor mağlubiyetiydi. Bu sezona da aynı futbol anlayışıyla çıkılmasına rağmen 7 haftada 4 beraberlikle sadece 4 puan toplanılabildi. Bunun da başlıca sebebi yüksekten atmayı çokça seven yüzde 95'i güneydoğulu, yüzde 70'i Antepli olan yönetim. Başkan Ali Kahramanlı başta olmak üzere Nurullah Sağlam ve ekibi dahil Antep kökenli. Yönetim içerisinde hükümette görev almaya istekli şov peşinde birçok yönetici mevcut durumda. Futbol kökenli isim zaten yok. Nakliyatçı, petrolcü kişiler yönetimde söz sahibi ve bu durum Türk futbolunun son dönemlerde aşinası olduğu bir durum.


   
     Nurullah Sağlam'In Mersin taraftarı tarafından eleştirilmesinin en büyük sebebi takım içindeki Antepspor orijinli oyuncular. Açıkçası ilk başlarda ben de tepki göstermiştim ancak yönetimin sezon başında '50 trilyonluk bütçemiz var' çıkışından sonra, imza aşamasına gelen başta Bobo ve Cleyton olmak üzere oyunculara imza attırılamaması Nurullah hocayı tanıdığı ve ucuz maliyetli oyunculara yöneltti. Hakan Bayraktar ve Murat Erdoğan gibi 36 yaşında, 50-60 dakikalık kondisyonu olan oyuncularla oynamayı elbette Nurullah hoca da istemezdi. Kendisinden bir mucize yaratması bekleniyor. Bu mucizeyi 2010-2011 sezonunda takımı Bank Asya'da şampiyon yaparak ve geçen sezon kümede tutarak zaten başardı hoca. 3 kez istifa etmesine rağmen kendisinin arkasında durulması bu yönetimin belki de en büyük başarısı.
   

10 Eki 2012

Yılmaz 'Seyyah' Vural


     





        Elazığspor, Bülent Uygun'dan boşalan teknik direktörlük koltuğuna o koltuğun en aşina olduğu isim olan Yılmaz Vural'ı getirdi. Yılmaz Vural 22 farklı takımda toplamda 27. teknik adamlık serüvenine çıkıyor. Türk futbolunun en renkli simalarından olan Yılmaz Vural'a, Buca'dan sonra aynı 'Bülent Uygun enkazı' sendromunu yaşayan Elazığspor'da başarılar dilerim.




8 Eki 2012

Savaşa Karşı Futbol, Üstünidman ve Sine-i Mektep

Work and Travel programı aracılığıyla ABD'ye gittiğim o yaz Siyasal'dan bir futbol sevdalısının blogger aradığını öğrendim Ülken vasıtasıyla.
O güne kadar hiç tanışıklığımız olmayan bir arkadaştı kendisi.
"Savaşa Karşı Futbol" isimli blogunu biliyordum sadece. 
Ben bu arkadaşa "çalışırken kimi zaman boş vaktim oluyor, istiyorsan sana bir Ronaldo(dişlek olanından) yazısı yollayayım" dedim.

Ronaldo'yla ilgili uzun bir çocukluk anısını dökmüştüm kağıda; 1998 Dünya Kupası boyunca ağabeyimle girdiğim Fransa-Brezilya rekabetini içeren. 
O Zidane hayranıydı bense Ronaldo. Bilmiyorum tabi o zamanlar Zidane'ın da Ronaldo hayranı olduğunu. Bilsem ağabeyimi de çok rahat "Ronaldocu" yapardım. Gerçi o tarihte Zidane böyle bir beyanatta bulunmamış da olabilir. Neyse işte...

Kendi paramı biriktirip alamamıştım dişleğin formasını. Maddi durumu benden daha iyi olan bir arkadaşımın Ronaldo formasını bir şekilde almıştım. Bir yaz boyunca o formayı sırtımdan hiç çıkarmadım desem yeridir. Neyle takas ettiğimi hatırlamıyorum. Muhtemelen ya mahalle arasında arkadaşlardan "üttüğüm" taso koleksiyonu ya da futbolcu kartlarıyladır. Bilemedim...

Ben tabi ki bunların hiçbirisinden o yazımda bahsetmek istemedim. Nedense bir garip geldi benim hayatımdan kesitleri bir futbol blogunda paylaşmak(hele de hiç tanımadığın bir insanın blogunda).

Ronaldo'nun devri geçmişti artık. Brezilya milli takımının 2010 Dünya Kupası kadrosuna da alınmamıştı. Hem de attığı onca güzel gole rağmen.
Çalışmaktan geriye kalan vakitlerde bol bol ESPN üzerinden Dünya Kupası izlemeye çalışıyorduk ev arkadaşlarımla. Türkiye'de insanlar için bir eziyet ve kara komedi halini alan "Ömer Üründül'ün 'bloklar arası bağlantı' ve Levent Özçelik'in 'Köyt' muhabbetlerinden uzakta.
Ben de yazdım Ronaldo'nun vedasını ve Dünya Kupası analizlerini içeren bir yazı ve yolladım Salih'e.

İşte o gün kuruldu Üstünidman. Resmi olarak değil tabi ki. 
Sadece ilk adım olarak. 
Daha sonra Salih geldi ve bir ekip oluşturuyoruz Siyasal'da Ali'yle birlikte dedi. Futbol blogu yazacağız. 
Ülken, Hüseyin Ali, Sezgi, Funda, Alpay, Tarık, Salih ve ben toplandık. Blogun adını koyduk, okulumuzun ilk beden eğitimi hocası Ali Faik Üstünidman'ın soyadını kullanarak. Daha sonra Emre, Burak ve son olarak Kürşat katıldı aramıza.

Bugüne kadar blogun içeriğine, tasarımına vs. katkıda bulunan yazar arkadaşlarımızla birlikte şimdi de yeni bir serüvene daha çıkıyoruz. 
Artık Üstünidman'daki içeriği yazılı olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin gayri resmi yayın organı olan 'Sine-i Mektep adlı gazetede on beş günde bir bulabileceksiniz. 
Bizi okumaya devam edin futbol sevdalıları.

6 Eki 2012

El Clasico'da Basın Manipülasyonu


7 Ekim 2012 Pazar günü oynanacak olan Barcelona-Real Madrid maçı öncesinde El Mundo Deportivo gazetesi Real Madrid cephesini germeye yönelik hareketlere başladı bile. Barcelona'ya yakınlığıyla bilinen El Mundo Deportivo'nun 2008 yılında çektiği bir fotoğrafı tekrardan El Clasico öncesi yayımlaması İspanya'daki basın ahlakını tekrardan gözler önüne serdi.

Çok sıkı bir Johan Cruyff hayranı olan Luka Modric futbol kariyerinde de "14" numaralı formayı giymeye özen gösteren bir yapıya sahip(Real Madrid'de ise 14 numaralı forma Xabi Alonso'da olduğu için 19 numaralı formayı seçmiştir). Kendisi için yaptırılan 14 numaralı Barcelona formasıyla verdiği poz ise 2008 yılına ait bir karedir. El Mundo Deportivo'nun haber içeriğindeyse formda olan Kaka ve Mesut Özil'in gerisinde yedek kalma riski olan Modric'in El Clasico'ya katkı yapıp yapamayacağı yönünde laf kalabalıklarından bahsediliyor. Haberin satır arasındaysa Modric'in Cruyff hayranlığından dem vuruluyor. Bu da -muhtemelen biz fotoğrafı sebepsiz yere yayımlamadık demek için yazılan- bir paragraftan ibaret.

El Mundo Deportivo'nun Barcelona'nın; Marca'nın ise Real Madrid'in gayri resmi yayın organları olduğu gerçeği El Clasico öncesi bir kez daha ayyuka çıkmış durumda. Bu kadar anlamsız işler peşinde koşan İspanyol spor basınını da Türkiye'deki ana akım medyadan ayırabilene aşk olsun. Bana çok tanıdık gelen bu sahneler dünyanın -ister istemez- gözünün üzerinde olduğu bir maç öncesi yayımlanan haberlerin seviyesizliğine işaret etmektedir.

Haberin Linki

5 Eki 2012

Üç korner bir penaltı mı?

    Modern stadyumların, üstü kapalı arenaların, ithal,  doğal ya da suni çimlerin futbola ev sahipliği yaptığı bir çağdayız artık. Futbol aşıkları bu durumdan ne derece memnun peki? Çocukluk dönemlerinde mahalleler arası yapılan maçların tadını veriyor mu, saat ücreti yüz liradan başlayan spor kompleksleri?
    
    Bu yazımda biraz çocukluğuma dönerek; sonucunda dünyanın en önemli ödülü olarak soğuk bir kolanın kazanıldığı mahalle maçlarını, özellikle akranlarıma hatırlatmak istedim. Mahallelerdeki boş toprak arsalarda ya da asfalt ara sokaklarda plastik topların peşinde koşarak geçti birçoğumuzun çocukluğu. Üç kattan başlayan bu toplar dokuz kata kadar çıkardı. Topun sahibi kaleye geçmemek hakkına en baştan sahipti. Gönüllük esasına göre kimse kaleye geçmeyi kabul etmediği için genelde yaşı en küçük olanlar bu durumu zorunlu olarak kabul etmek durumunda kalırlardı. İki kale arasındaki mesafenin çok uzak olmadığı maçlarda kaleler iki taşın adımlanarak paralel şekilde konmasıyla oluşturulurdu. Baştan ''5' te devre 10' da biter'' gibi anlaşmalarla maçın süresine karar verilirdi. Yeri gelmişken yönetmen Varol Uzlu'nun 2008 yılında Trabzonspor' la ilgili çektiği kısa belgeselin adı da ''5'te Haftayım,10'da Biter'' adını taşıyor. Haftayım sözü devreyi ifade ederken; ingilizcedeki ''halftime'' sözüyle sıkça karıştırıldığı için bu sözü kullanmayı tercih ettiğini söylemiş Uzlu.
    
    Gelelim maçların nasıl geçtiğine: Kurulan kalelerin üst kısmında direk olmadığı için kaleci zıpladığında top elinin bir karış daha üstünden giderse gol sayılmazdı. Yani düşünülenin aksine mahalle maçlarında uzun boylu kaleci bir dezavantaj oluşturuyordu zaman zaman. Penaltı kullanılacak nokta adım hesabı ile hesaplanır, penaltıyı kullanacak takımın attığı adımları beğenmeyen kaleci büyük adımlarla yürüyerek yeni bir nokta saptardı; ancak sonuç olarak bir orta yol bulunurdu. Penaltıyı kullanacak oyuncu topun başına geçtiğinde kalecinin iki isteğiyle karşılaşırdı: ''Pis burun vurmak yok haa, abanma sakın! '' Kaleden kaleye gol yok ve üç korner bir penaltı kuralları ise kendine özgü kurallardı. Korner bir anda futbolun en önemli olaylarından biri haline gelerek maçın belli kısımlarında amaç haline gelirdi. Kaleden kaleye degajla atlan gollerin sayılmaması ise kimsenin anlamlandıramayıp genel bir kural olarak kabul ettiği bir yapılagelişti. Mahalle maçlarının en emsalsiz kurallarından birisi de kaleci-oyuncu uygulamasıydı. Buna göre görece güçsüz olan takımın veya sayıca eksik olan takımın kalecisi, top kendi takım arkadaşlarındayken eline almamak kaydıyla oyuna katılabilirdi.

    Eskiden  her şey gerçekten daha masumdu. Hakemlerin yokluğuna rağmen, ufak tefek çıkan tatsızlıkların dışında hiçbir sorun yaşanmazdı mahalle maçlarında. Şimdi ise iki yan, iki çizgi , bir orta ve bir dördüncü hakem olmak üzere tam altı hakemin görev yaptığı maçlarda verilen kararlar bile beğenilmiyor, takımların memnuniyetsizlikleri giderilemiyor. Üç korner bir penaltı mı?  Yok hocam kendini yere bırakırsan eğer,penaltı...

Şampiyonlar Ligi'nde İkinci Haftanın Notları


A Grubu
Dinamo Kiev-Dinamo Zagreb(2-0) maçında Zagreb temsilcisi Dünya Kupası’na Asya kontenjanından katılan "Çin"vari tutumunu sürdürdü. Dinamo Zagreb bu sezonun bir numaralı “sıfır çekme” adayı.

Porto-Paris Saint Germain(1-0) maçı Lavezzi’nin isyanı oldu. 73. Dakikada oyuna girip 80. dakikada oyundan alınan Lavezzi’nin isyanını üç dakika sonra James Rodriguez duydu ve PSG’nin biletini harika bir golle kesti.


B Grubu
Arsenal-Olympiakos(3-1) maçında Ramsey’in son dakika golü bu sefer bir ünlüyü öldürmedi. Pire temsilcisi ise henüz galibiyetle tanışamadı.
Schalke-Montpellier(2-2) maçında Schalke 10 kişi kalmış rakibinden son dakikada gol yemeyi başardı ve Arsenal’le beraber grubu domine etme şansını elinin tersiyle itti.

C Grubu
Zenit-Milan(2-3) maçı sonrası Zenitli futbol severlerin kafası bir kez daha karıştı: “Parayla saadet oluyor mu, olmuyor mu?” Milan cephesindeyse El Shaarawy ve Emanuelson haricinde gol atacak yeni isimler aranıyor.

Anderlecht-Malaga(0-3) maçından sonra bir kez daha anladım ki para Malaga’ya yaramış. Milan maçının yıldızı Proto’nun çabaları bu sefer Anderlecht’e yetmedi. Eliseu ise öyle güzel iki gol atmış ki…

D Grubu
Ajax-Real Madrid(1-4) maçı Ricardo Kaka’nın yükselen formuyla Cristiano Ronaldo’nun şahsi şovuna sahne oldu. Benzema’nın attığı gol ise maçın en güzel hareketiydi.

Manchester City-Borussia Dortmund(1-1) maçında oyunda sadece on dakika kadar yer alan Mario Balotelli penaltı öncesi ve sonrasında Weidenfeller ile yaşadığı diyaloglar nedeniyle maçın önüne geçmeyi başardı. Sonuç olarak Mario sürrealist tavrından vazgeçmiş değil.



E Grubu
Nordsjaelland-Chelsea(0-4) maçında Danimarkalılar –Kiev-Zagreb maçının bir gün öncesinden- Dinamo Zagreb’e yalnız değilsiniz mesajı yolladı. Chelsea ise yarı sahada çift kale maçtan hallice bir oyunla İskandinavya seyahatini tamamladı.

Juventus-Shaktar Donetsk(1-1) maçı kale arkası bilet fiyatlarını protesto eden Juve taraftarının isyanı oldu.

F Grubu
BATE Borisov-Bayern Münih(3-1) maçı Manuel Neuer’in çaresizliğini anlatan doksan dakikalık bir sanat filmi gibiydi. Giriş kısmında Kroos’un boş kaleye yollayamadığı top; gelişme kısmında savunma hatalarıyla örülü Bayern savunması ve sonuç kısmında Ribery’nin umut veren golü vardı. Ancak final sahnesi bir hayli vurucu oldu seyirci açısından: Bressan’ın kontra topla gelen golü ve “Neuer’in Büyük Çaresizliği”.

Valencia-Lille(2-0) maçı Dinamo Zagreb’e destek maçı mahiyetindeydi. F Grubunun açık ara en kötü futbolunu oynayan Lille Şampiyonlar Ligi’nde “sıfır çekme”ye bir adım daha yaklaştı.

G Grubu
Spartak Moscova-Celtic(2-3) maçı Celtic’in Şampiyonlar Ligi’ndeki deplasman maçlarındaki 11 maçlık mağlubiyet serisinin sonu ve turnuva tarihindeki ilk deplasman galibiyeti oldu.

Benfica-Barcelona(0-2) maçında Carles Puyol’un kırılan kolu Barça’nın üç puan sevincini gölgeledi.

H Grubu
Cluj-Manchester United(1-2) maçı da Van Persie’ye yaradı, Rooney’nin sakatlıktan dönmesi de…

Galatasaray-Braga(0-2) maçı da Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki altı yıllık galibiyet hasretini dindiremedi. Braga ise üzerine gelen takımlara karşı ne kadar etkili bir futbol oynadığını bir kez daha gösterdi. Bakalım Old Trafford’da üzerine gelen Manchester United’a kaç tane atacaklar(!).

Şampiyonlar Ligi'nde İlk Haftanın Notları

Yerden Sert!

          Şovenizm fırsat bulduğu her alanda kendini gösterir. Ayırt edilmesi gereken nokta, şovenizm Türkiye'ye özgü bir durum değildir. Batı'da ortaya çıkan milliyetçilik akımı dünyanın bir çok bölgesinde kendine taraftarlar bulmuştur ve bulmaya da devam etmektedir.Futbol ise şovenizmin kendine sıkça yer bulduğu bir spor alanı sadece.
      
        Borrusia Mönchengladbach - Fenerbahçe maçının son yarım saatlik kısmını izleme şansı buldum bu gece. Bir yandan da sosyal medyada günün olan bitenlerini takip ettim.Popüler başlıklardan birisinin Ercan Taner olduğunu görünce duraksadım ve kendisi hakkında yazılanları görünce kendisini  çok seven birisi olarak gerçekten çok üzüldüm. Birçok twitter kullanıcısı Ercan Taner'in Fenerbahçe'nin gol sevinçlerini  abartılı yaşadığından ve bu şekilde de rengini belli ettiğinden yakınmış. Fanatizm, yıllardır işini en iyi şekilde yapmaya çalışan bir futbol spikerini yerden yere vurmuş. Derdim Türk takımlarının Avrupa takımlarıyla olan karşılaşmalarında Türk takımlarının desteklenmesi gerekliliğine dayanan bir inanç üzerinden milliyetçilik dersi vermek değil tabiki de. Ben Beşiktaş taraftarıyım ve Beşiktaş dışındaki takımların ne sonuç aldığı açıkçası beni ilgilendirmez. Ancak hakkaniyet  duygularım Ercan Taner hakkında söylenen sözlerden sonra bir iki kelam etmem gerektiğini söyledi bana.Dönelim 2000 senesine: ''Hagi! Hagi! Hagi! '' , ''Kim attı? Kral attı! Hem de Leeds'te Elland Road'da...'' coşkulu sözleri bizzat Ercan Taner'e aittir. 2002 yılında Beşiktaş'ın yüzüncü yıl şampiyonluğunu ilan ettiği Galatasaray derbisine de, yıllarca unutulmayan ''Sergen attı şampiyonluk geldi'' sözüyle damga vurmuştur başarılı futbol spikeri.

         Ercan Taner’ e eğer gerçekten bir taraf olduğu konusunda eleştiri getireceksek ancak Real Madrid Barcelona maçlarındaki anlatımlarıyla eleştiri getirebiliriz diye düşünüyorum. Eleştiriye başlamadan önce ve fanatizmin yarattığı körlükle insanları yerin dibine sokmadan önce en azından kısa bir araştırma yapmak gerekir sanırım.Ercan Taner kendisine babasından kalma tutkulu bir Beşiktaş taraftarıdır.Bu bilgi de ; Ercan Taner bugün Fenerbahçe’nin gollerinde ağlamaklı ses tonuyla rengini belli etmiştir  diyen Beşiktaşlı, Galatasaraylı vs. taraftarlara  Ercan ağabeyin deyimiyle ‘’yerden sert’’ bir cevap olsun.

2 Eki 2012

Yine bir gülnihal


Gökmen Özdenak ve Metin Kurt aynı dönemin, aynı takımın oyuncuları idiler. İkisinin de sadece birkaç golünü izleme imkanım olmuştu. Futbolculuklarını bilmiyorum, buradan çıkarılabilir. Yalnızca Galatasaray yıllarında verilmeyen bir prim davasına, takım arkadaşlarının grev sözcülüğüne beraber soyunduklarını Kurt ağabeyimizden duymuştuk. Özdenak (Ayı Gökmen) sonradan cayıyordu, öyle biliyorum. Özdenak'ın hamurunda yalakalık var.

Rıdvan Dilmen ve Gökmen Özdenak aynı dönemin ve aynı takımın oyuncuları değildiler. Rıdvan'ın futbolculuğunu biraz daha iyi bildiğim doğrudur. Kurt'un cenazesinde ikisine de mikrofon uzatıldı. Özdenak, "solcu falan deniyordu ama öyle biri değildi yani kötü ruhlu biri değildi..." dedi hakkında...Dilmen ise "Futbolcu hakları için çok çabaladı, bizim iyiliğimizi istedi ama biz ona gereken desteği vermeye hep çekindik, korktuk. Borcumuzu ödeyemedik, bari cenazesinde orada olalım dedik." minvalinde konuştu. Özdenak'ın hamurunda aptallık var.

Gökmen Özdenak ve Alex de Souza, aynı dönemde, biri ekran katlinde diğeri forma terletim sürecinde karşımızda idiler. Alex'in takımdan kovulduğu gece birisi ekran başından "Fenerbahçe böyle daha güzel olacak, Alex nankördür, zaten 8 senede bir Türkçe kelime dahi etmeyen bir adam" hönkürürken sözlerin muhattabı evinin camında ağlayarak binlerce Fenerbahçe taraftarına veda ediyordu. Başbakan'ın artık kabak tadı veren balkon konuşmaları ile karşılaştırmak yanlış da, iki samimi cümleyle ağlatmakta Alex daha başarılıydı. Özdenak ise yine herhangi bir yöneticiyi, başkanı vb. yaladığıyla kaldı. Alex'in twitter mevzunda basitçe ifade ettiği üzere "kıskançlık" devreye burada da girmiş olabilir.

Özdenak'ı ben burada ciddiye alıyormuşçasına yazıyorum, zira kendisini tekil örneklerin haricinde Türkiye futbolunun hal-i pür melali olarak görüyorum. Mesaj gönderir gibi oyuncu gönderen, kredi kartından harcama yapar gibi oyuncu harcayan, viran bir duvara kırmızı boyayla kurbanlık koyun yazısını ayda bir yenileyen yönetimler için varlar. Babaya, ağabeye uslu birer kölelik verili durumundan kurtulmayı denemeyi geçtim, bunu hayatına yediren, hayatıyla yoğuran Türkiye futbolcusu bir arkadaşının daha yenilmesine ses çıkarmıyorsa bundandır. "Yönetim yoksa ben de yokum" gelmiş ve gelecek için tek seçenek kafalarında. Böyle olunca, kardeşlerinin gözü önünde, Kenan ilinde ne Yusuflar kaybolur da, ortalık kör gözlere anlatılan palavralarla dolar. Şimdilik...

***

Dikkat edildi ise Alex ve istatistiki bilgiler dersine hiç giresim yok. Alex futbol stilini beğendiğim bir futbolcu da hiç olmadı. Hem ne olacak canım Alex yüzlerce gol ve asist yaptıysa, Aziz Başkan da takımı uğruna hapis yattı, kilo filan verdi, arada kalp krizi geçirdi. Önce onun heykeli dikilmeliydi. Buda heykeli gibi şöyle göbekli...Önce onun heykeli dikilmedi. (Ona efsane denilecek mi arkasından, göreceğiz.) Bu arada arkası demişken, 20 milyon taraftarı vardı orada, nereye gittiler?

Tekniktir taktiktir diziliştir huzurdur Aykut'tur Kocaman'dır Aziz'dir Yıldırım'dır, kurbanlık kesimi dini usullere göre yapıldı da, daha bayrama çok vardı, eti mundar ettiler. Ocak ayında olağan karşılanırdı cinayet, ne de olsa gelenek bu. Onlara nice Gökmenler diliyorum. Gökmenlere ise "Metin Kurt olamazsınız da, Rıdvan'ı bir deneyin." tavsiyesi verdim gitti.



Not: Belki siyasi ve sportif sorunlar sonrası, millet edebiyatı yapan dikta heveslisi politikacılar gibi "bu taraftar arkanızda her zaman"a fena kapılan Aziz Yıldırım'ın bir gecede sıfıra inen meşruiyeti ve mazlum görüntüsü, Türkiye'de taraftarlık üzerine yazılacak yeni kitaplarda ayrı bir bölüm olarak yerini alır.