7 May 2013

ŞEREF BEY ANILARI-1



Henüz bu yıl yaşanan bir anımı paylaşayım kısaca...

Mabedimizde Fenerbahçe maçındayız dostlarımızla. Kapalı üst tribünün hafif sağında parçalıyoruz kendimizi Beşiktaş'ım sen çok yaşa canım feda olsun sana... İki tane de Almanya'dan kartal parçası kuzenlerim gelmişler ki maça.. Dakika 90 oldu. Tam ümitler tükendi derken Olcay'ın golü geldi. Hadi biz alışkınız ama; çocuklar dünyanın öbür ucuna boyunları bükük gitmesin istedim içimden, Olcay Niang'ın ara pasına hareketlenirken. Golden sonra hooop ben 6 sıra aşağıdayım tabi. Hissettim ki omzum çıkmış. Daha önce de çıkmıştı; bir kere çıkınca alışkanlık haline geliyormuş. Neyse ''feda'' olsun dedik ve diğer kolumuzla yumruk havada sevinmeye devam ettik tabi. Sonra mı? Stadın ambulansıyla aynen Acıbadem Fulya'dayız... Taktıklar benim kolu yerine. Şimdi eskisinden daha iyi.

Mabedimizin de, Beşiktaş'ımızın da eskisinden daha iyi olması umuduyla...

Güle güle Şeref Bey...

3 May 2013

Düşer düşer kalkarız...

Kayıp Dönem: Yılmaz Özlem-Taner Öcal Dönemi
MKE Ankaragücü PTT 1. Lig'e bir önceki sezondan kalan sorunlar ve moralsizlik içerisinde başlarken yönetimsel problemler de devam ediyordu. 32 yıl sonra ilk defa küme düşen Ankaragücü takımında altyapıdan çıkan futbolcu ekibinden de kopmalar yaşanmıştı. Bir önceki sezonun öne çıkan isimlerinden Aybars ve İshak takımdan ayrılmıştı. Bu iki ismin haricinde zaten profesyonel olan isimler de takımdan ayrılmıştı.
Sezona Erciyes mağlubiyetiyle başlayan takım ligde on birinci haftaya gelindiğinde sadece dört puan toplayabilmişti. Daha sezonun ortasına gelinmeden Ankaragücü'nün düşüşü kesinleşmiş gibiydi. Ankaragücü on birinci haftada Tavşanlı'ya kendi evinde 1-0 kaybedince Yılmaz ve Taner Hocayla yollar ayrıldı. Türkiye Kupası'nda Iğdır Üniversitesi ve Çorum Belediye'yi eleyen Ankaragücü Beşiktaş ile eşleşmişti.
Ligin üçte biri geride kalırken tam altı maçta Ankaragücü'nün hakkı hakemlerin hatalı yönetimi yüzünden yenilmişti.

Diriliş: Mustafa Kaplan Dönemi
Tavşanlı maçı sonrası Ankaragücü yönetimi hiç vakit kaybetmeden takımın başına Ankara Futbolunun en tecrübeli antrenörlerinden birisi olan Mustafa Kaplan'ı getirdi. Geriye kalan haftalarda Mustafa Hocanın işi çok zordu. İşin kötüsü takımın kümede kalmak gibi bir hedefi de yoktu. Ancak geldiği ilk hafta taraftarından yoksun oynadığı Göztepe deplasmanından puan çıkarmayı başaran hoca bir sonraki hafta da Samsunspor'dan puan almayı başarıyordu. Takımın oynadığı futbolun en iyi biçimde sınanacağı maç İnönü Stadındaki Beşiktaş maçı olacaktı. 86. dakikaya kadar 2-2'lik eşitlikle süren mücadelede Batuhan Karadeniz Beşiktaş'ı bir üst tura taşırken Ankaragücü taraftarları kupadan elenen takımlarını alkışlıyorlardı. Sonraki iki hafta Bolu'dan bir puan alıp Rize'yi 2-1'le geçen Ankaragücü bu dört haftalık periyottan altı puan çıkararak kümede kalma iddiasına tekrardan ortak oluyordu. Deplasmanda hakem hatasına kurban olarak kaybedilen Denizli maçı sonrası taraftarların sahaya girdiği Konya maçından da puan alamayan Ankaragücü bir de beş maçlık seyircisiz oynama cezasıyla karşı karşıya kaldı.

Devre Arası: Mehmet Yiğiner Kulüp Başkanı
Ocak ayındaki kongre öncesi takımın ligdeki konumu çok iç açıcı değildi ancak sezon başında konmuş bir hedefi de yoktu. Kulüp üyeliği yıllar sonra taraftara da açılmıştı. Çok büyük bir sayıda olmasalar da bir kısım Ankaragücü taraftarları kulübe üye olmaya başladı. O sırada Mehmet Yiğiner adı konuşulmaya başlanmıştı. 13 Ocak'ta yapılan kongrede adaylığını koyan Yiğiner başkan seçildi. Transfer yasağı yine kaldırılamadı. Ankaragücü'nün yasaklı olduğu dördüncü transfer dönemi de geride kaldı. Üstüne bir de takımın en önemli oyuncularından birisi olan Ümit Kurt Sivas'ın yolunu tutarken, genç forvet oyuncusu Sinan Kurumuş da Beşiktaş yedek kulübesini ısıtmak için İstanbul'un yolunu tutmuştu.

İkinci devrenin başında Erciyes'e yenilen Ankaragücü, Adanaspor'u deplasmanda 1-0 yenerek sürpriz bir sonuca imza attı. Sonraki hafta Karşıyaka maçından alınan beraberlik taraftarın umutlarını korumasına yardımcı oldu. Manisa'da alınan 4-0'lık hezimet sonrası Urfa'ya 1-0 kaybeden takım ikinci kez dört haftalık bir yenilmezlik periyoduna girecekti. Olaylı Kartal maçında takım bir puan alırken Timur ve maçın hakemi yine en çok konuşulan isimler oluyordu. Hafta içi kararını açıklayan Tahkim Kurulu saha olayları yüzünden Ankaragücü'ne iki maç seyircisiz oynama cezası vermişti. Buca'dan alınan bir puan, 1461 Trabzon galibiyeti ve Antep Belediye'de son dakika golüyle bırakılan iki puan Ankaragücü'nü düşme potasının üzerine biraz daha yaklaştırıyordu. Üst üste alınan Demirspor ve Tavşanlı mağlubiyetleri sonrası bir kez daha düştü gözüyle bakılan takım üç hafta üst üste sırasıyla Göztepe, Samsun ve Bolu'yu yenerek umutlanıyordu. Tavşanlı maçındaki saha olayları yüzünden üç maçlık seyircisiz oynama cezası alan Ankaragücü'nün cezası bir sonraki sezona sarkacak duruma gelmişti. Tam on maç üst üste seyircisiz oynama cezası alınmıştı, ayrıca sezonun ilk iç saha maçı olan Adanaspor maçı da bir önceki sezondan kalan ceza yüzünden seyircisiz oynanmıştı.

Rize'de Son Bulan Umutlar
Son üç haftalık periyoda girilirken Konya ve Rize deplasmanlarına deplasman seyircisi alınmayacağı açıklanmıştı. Konya emniyeti, valiliği, kulüp yönetimi kendilerince haklıydılar. Ancak Rize'de dönen dolapların hiçbir açıklaması yoktu. Rize yönetimi çok açık bir şekilde Ankaragücü'nün itici gücü taraftarından korkuyordu. Federasyon bir kez daha bu yasak karşısında sessizdi. Ankaragücü taraftarı her şeye rağmen bu yasağın delinebileceğini ispatlarcasına Rize'ye yüz kişilik bir çıkarma yapmıştı. Ankaragücü Rize'de 3-0 kaybederken -matematiksel olarak devam etse de- taraftarın kümede kalma umutları sona ermişti.
Son iki haftaya girilirken Ankaragücü'nün kümede kalabilmesi için iki maçını kazanıp, Samsunspor'un iki maçını kaybetmesi, Tavşanlı-Kartal maçının berabere bitmesi, Tavşanlı'nın son hafta İzmir'de Göztepe'yi yenememesi ve Kartal'ın kendi evinde Karşıyaka'ya kaybetmesi gerekiyor.

MKE Ankaragücü tarihinde ilk defa TFF 2. Lig'e düşerken altyapısından yetiştirdiği oyuncularla futbol endüstrisine başkaldırmaya çalıştı. Sezon boyunca takımın oynadığı futbol, taraftarın anlamsız yasaklar karşısında gösterdiği duruş ve takımını hiçbir yerde yalnız bırakmaması bu sezondan geriye kalan olumlu birkaç anı olarak tarihteki yerlerini aldı.

"Bölünsek de, çözülsek de başkaldırdık zamana..."


22 Nis 2013

Bağırmayan Taraftar: Trabzonspor


Trabzonspor’un en çok eleştiri aldığı konulardan biri taraftar profilinin karşı takımı baskı altına alıp kendi takımının arkasında itici güç oluşturacak nitelikte baskın olmaması. Bu yazıda benim fikirlerim ve bu konuda emek verenlerin düşünceleri beraber paylaşılacak.



Şurada bir kere anlaşmak gerekir, Trabzonspor ve Trabzon kenti bu ülkenin Napoli’sidir. Özellikle Karadeniz şehir takımlarının son zamanlarda tepkisine ve yer yer nefretine maruz kalan Trabzonspor ‘şehir takımı’ olgusunu düşünecek olursak bu ülkede imrenilecek kıskanılacak bir konuma sahiptir. Vira Grubu’ndan Soner Boran’ın da dediği gibi ‘Trabzonspor’u tutmak memleketini sevmenin ve memleketine hizmet etmenin en iyi yolu’ olarak anlaşılmaktadır, bu anlayışla da Trabzon kentinde doğan her çocuk potansiyel bir Trabzonspor taraftarı olarak doğmaktadır. Bu bir şehir takımın isteyeceği en önemli şeydir aslında.

Türkiye’de Anadolu kulüplerinin taraftarları değerlendirilirken bu konuda birçok parametre kullanılır. Şehirdeki ağırlık, özgün ve hep bir ağızdan tezahürat, atkı veya meşale şov, el emeği pankart, son zamanlarda da kareografi bu gücü sergilemenin ve dışarıdan değerlendirme yapmanın bazı yollarıdır. Bir başka konu da tribün jargonunda kullanılan ‘MEVZU’dur. Birçok konuda eksik olan bir taraftar grubu saha dışı olaylardaki agresifliği ve üstünlüğü ile birçoklarından daha iyi olduğunu ‘mevzuda birinciyiz’ diyerek dillendirebilir.



Yavaş yavaş Trabzonspor tribünlerini irdelemeye başlayalım. Trabzon tribünlerinde ilk grup 1980 yılında Çılgınlar adıyla kurulmuş ve aynı yıl gurbetteki Trabzonsporlular tarafından ‘Dünyanın ilk deplasman grubu’ olan Gurbetçi Gençler kurulmuş. Bu rakamlar Trabzon’da eksik olduğuna inanılan tribün kültürüne dair önemli ve olumlu işaretlerdir. O tarihlerden günümüze uzanan yelpazeye bakacak olursak bugün çok yakınılan bir ‘bölünmüşlük’ problemi olduğunu görüyoruz.

‘ Bugün Avni Aker’deki pankartlara bakacak olursak 20 civarında grup olduğu görülmektedir.Statta pankartı asılan grupların elemanları o pankartın arkasına dizilse boşluk kalacak kadar az üyeleri var. Üye durumu tabii ki önemli değil ama o grubun ne amaçla kurulduğu ve Trabzonspor’a neler verdiği önemli bir husustur. Ne zaman bu kadar fazla oldu diye düşünecek olursak 2008-2009 yılları bu olayın patlak verdiği seneler diyebiliriz. S.Şener döneminde maraton tribünlerine artık grup alınmayıp yeni yapılan kale arkasına yerleştirilmesi ve taraftar gruplarına kombine indirimi yapılması gözle görülür bir değişimin yaşanmasına neden olmuştur. Yaşanan anlaşmazlıklar, liderlik hevesi, maddi çıkar tribünlerin bu bölünmüşlükte olmasının en net cevaplarıdır.’ Soner Boran-Vira

‘Trabzon’da 5-6 kişilik bir alkol ortamı olduğunda ‘ne yapalım ne edelim’ konusuna geçildiğinde hemen bir grup kuralım derler. Tribün kültürü var, yok değil; fakat çok sayıda grubun olması herkesin kendi bildiğini doğru olarak kabul etmesi sonucu sözlü ve görsel birliktelik sağlanamıyor. 95-96 sezonunda kaybedilen şampiyonluk Trabzon tribünlerinin çok büyük yara almasına sebep oldu ve bugünkü duruma gelindi. Yönetimin 20-30 kişilik grupları dahi grup olarak görüp toplu bilet vermesi ve bazı grupların bu işi gelir kaynağı olarak görmesi grupların bir araya gelememesinin sebeplerinden.’ Volkan Durmuş-Trabzonlu Gençler



Futbolun en keyifli yönlerinden biri de sahadaki aktörlerin dışında tribünde çok farklı bir filmin çekiliyor olmasıdır. İnsanlar futbol izlerken keyif almanın yanında aynı zamanda renktaşları, gönüldaşları ile beraber tezahüratlara eşlik ederek dünyanın en keyifli frekansına erişir. Şahsi fikrime göre Trabzonspor taraftarının önemli bir özelliği de tribünü ikincil bir konumda görmesidir. Yani tribündeki enerjiyi sahaya yansıtmak yerine sahadaki enerjiden tribün yapma gayesi vardır. Tribünler takım kötüyse kötü, iyiyse iyi bir görüntü çizer. Siz hiç Trabzonsporluların ‘sahada kaybedebiliriz ama tribünde asla’ şeklinde gider  yaptığını duydunuz mu? Sahada kaybedilmişse tribünde zaten kaybedilmiştir.

Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır, Trabzonspor taraftarı bağırmıyor diye ben oturduğum yerden bu işe emek veren, bu uğurda kilometrelerce yol kat eden insanlara yapıcı değil de yıkıcı eleştiri yaparsam hadsizlik etmiş olurum. Rant, karaborsa v.s herkesin günahı boynuna; sadece ama sadece arma peşinde koşan her Trabzonspor taraftarı benim canım ciğerimdir. Benim tek arzum bu kadar imrenilesi bir camianın aynı zamanda imrenilesi bir güzellikte, özgünlükte ve orjinallikte olan tribünlere sahip olması. 

..

Yazacak çok şey vardı, özet geçmek istedim. Bu konuya tekrar tekrar dönüp birkaç yazı daha çıkarabilirim diye düşündüm. Hadi hayırlısı.

12 Nis 2013

Wembley'de yarı final heyecanı

FA Cup*, yani dünyanın en eski futbol turnuvasının galibi önümüzdeki Mayıs ayında belirlenecek. 130. final öncesi yarı final eşleşmeleri Millwall-Wigan Athletic ve Chelsea-Manchester City şeklinde oldu. Yarı finale kadar ev sahibi takımlar kendi statlarında oynarken, yarı final ve final maçları Wembley Stadyumu'nda rövanşsız oynanıyor.

Yarı finaldeki dört takımın geçmiş yarı final performanslarına baktığımızda Chelsea'nin 21 yarı final maçının 11'ini, Manchester City'nin 11 yarı final maçından 9'unu, Millwall'un 4 yarı final maçından 1'ini kazandığını görüyoruz. Wigan Athletic'in ise Millwall maçı ilk yarı finali olacak. Chelsea kupayı müzesine 7 kez götürürken Manchester City de 5 kez bu kupanın sahibi oldu. Kupa tarihinde bir kez finale çıkabilen Millwall ise 2004 yılında Manchester United'a 3-0 yenilerek kupanın Manchester şehrine gitmesine engel olamadı.

Takımların son zamanlardaki performanslarını tek tek incelemeye Chelsea ile başlayalım. Abramoviç kulübü satın aldıktan sonra oynadığı dört finalinden dördünü de kazanmayı başaran Maviler aynı zamanda kupanın da son sahibi. Bu sezon UEFA Super Cup finalinde Atletico Madrid'e, Community Shield finalinde Manchester City'ye, FIFA Club World Cup finalinde Corinthians'a kaybeden ve Şampiyonlar Ligi, FA Premier League ve League Cup'ta erken havlu atan Chelsea'nin elinde hala iki adet kupa kaldırma şansı var. Rafa Benitez takımın başına geldikten sonra -Liverpool'un eski hocası olması dolayısıyla- Chelsea taraftarlarının ağır eleştirilerine maruz kaldı. Bir değişiklik olmazsa da sezon sonu bitecek olan sözleşmesinin ardından bu kulüpte çalışmaya devam etmeyecek gibi duruyor. City maçı öncesinde Cahill, Cole ve Romeu'nun sakatlıkları bulunuyor.

Manchester City ise geçtiğimiz sezon lig şampiyonluğunu 44 yıl aradan sonra elde etmeyi başardı. City için bu sezon başındaki Community Shield finalinde Chelsea'yi yenip kaldırdığı kupanın haricinde başarısız bir yıl geçirdiğini söylememiz mümkün. Bu hafta başı Old Trafford'ta aldığı galibiyet liderle arasındaki puan farkını 12'ye indirdi. Ancak geride kalan 7 haftada Manchester United'ın zirveyi bırakmayacağı açıkça görünüyor. FA Cup'ı ise en son 2011 yılında Stoke City'yi 1-0 mağlup ederek almayı başaran Citizens pazar günkü yarı final maçına Richards, Maicon ve Rodwell'dan yoksun olarak çıkacak.

Millwall ise Football League Championship'i yarı finalde temsil eden tek takım. Football League Championship'te son beş haftaya girilirken play-off grubunun -maç eksiğiyle- 10 puan gerisinde olan Lions düşme hattının da sadece 4 puan yukarısında yer alıyor. Millwall'ın yarı final maç kadrosunda ciddi bir eksik gözükmüyor.

2000'lerin başında Paul Jewell yönetiminde iki küme birden yükselerek 2005-2006 sezonundan itibaren FA Premier League'de mücadele etmeye başlayan Wigan Athletic tarihinde ilk kez FA Cup'ta böylesine ileri gidebildi. Maç eksiğiyle düşme hattında yer alan Wigan Athletic'in FA Cup yarı finaline ne kadar konsantre olabileceğini hep beraber göreceğiz. Açıklanan maç kadrosunda Wigan'ın Ivan Ramis haricinde ciddi bir eksiği bulunmuyor.

Maç programı:

  • Millwall - Wigan Athletic, 13 Nisan Cumartesi TSİ 19:15
  • Chelsea - Manchester City, 14 Nisan Pazar TSİ 18:00

*İngiltere Federasyon Kupası

4 Nis 2013

Arsenal de Sarandi futbolcuları vs. Brezilya polisi

Brezilya'da polis ve futbolcular birbirlerine girdi.
Libertadores Kupası'nda Atletico Mineiro ve Arsenal de Sarandi arasında oynanan ve Ronaldinho'nun iki gol attığı karşılaşmayı ev sahibi Atletico 5-2 kazandı. Arsenal futbolcuları maçı yöneten hakemlere tepkilerini göstermeye giderken araya giren Brezilya polisi ile karşı karşıya kaldılar. Brezilya polisi ve Arsenal futbolcuları arasında kısa süreli bir arbede yaşandı.  Maçtan sonra Arsenal oyuncularının bazıları ifade verdi. Çıkan arbedede iki polis ve bir basın mensubunun yaralandığı bildirildi. Bazı polisler ise olayın çıktığı anda pompalı tüfeklerine sarıldı.

29 Mar 2013

BOYOZ, GEVREK, İZMİR MİLLİYETÇİLİĞİ ve DERBİ ÜZERİNE NOTLAR


' Yalı caddesinde(Karşıyaka) bir tane yalı bulunmayan, Güzelyalı’daki tüm yalıların yıkılıp çirkin apartmanların yapıldığı şehirdir İzmir. Herhangi bir kent kültürü yoktur, alt metinsiz bir şehirdir. Bir kenti var eden asıl unsur, o kentin bileşenleridir. Ama İzmir’de tek renk seküler, avam bir ulusalcılıktır. Ne de olsa tüm renklerini nasıl denize döktüğüyle övünür durur. Mahallelerinde Rumca konuşan kimsenin kalmaması zerre üzmez kimseyi, ‘boyoz’ sefarad Yahudicesinde ‘yağlı hamur’ demektir ama ortada ne sefarad kalmıştır ne de o canım dil. O yok olan yalılarda Levantenler yaşarmış, ta ki biz ‘Türklüğümüzü’ fark edene kadar. 1923’ten sonra yaratılmaya başlanan ulus tır gibi geçmiştir üzerinden ve gerçekten bir ulus yaratılmıştır; İktidarın ‘aryan’ ,’Beyaz Türk’ ırkı…


Karşıyaka ilçesi, İzmir gerçekten ‘GAVUR’ İzmirken Türk yerleşimcilerin yaşadığı bir bölgedir aslında. 35 buçuğun espirisi de tam olarak buradan gelir. Kendilerini bu denli başkalaştırma çabalarının asıl sebebi ‘Müslüman Türk’ algılarıyla 1900’lerden beri körfezin diğer yakasına bulaşmama isteklerindendir. Buca, Bornova Levantenlerin; Konak ve çevresi Rumların yaşadığı bölgelerdir. Kurtuluş Savaşı sonrası topraklarından sürülen aslında ‘çoğunluk olan azınlıklar’ın yerine bu yerlere önceleri Yunanistan ve Balkanlardan gelen Türkler yerleştirilmiştir. ‘6-7 Eylül Olayları’ sonrası kalan bir avuç ‘gerçek İzmirli’ de bir şekilde koparılmıştır anayurtlarından. Halen devam eden göç dalgasıyla da şu an İzmir dediğimiz motif ortaya çıkmıştır.



1912’de daha sonra İzmir’i Türkleştirmekte aktif rol alan ‘kurtuluş savaşı kahramanı’ Zühtü Bey tarafından kurulmuştur Karşıyaka Spor Kulübü .Yeşil rengini İslam’dan, kırmızı rengini de Türklük’ten almıştır. Futbol tarihleri boyunca tek övünç kaynakları  armalarındaki Türk bayrağı ve Atatürk ziyaretidir.

Körfezin diğer yakası nispeten daha çoğulcu ve renklidir Karşıyaka’ya göre. Göç kültürünü az da olsa taşımıştır bu topraklara. Aradan geçen körfez gerçek anlamda Berlin Duvarı gibidir. Sadece gezdiğinizde anlayabileceğiniz iki değişik yerleşke oluşmuştur. Tabi göç dalgasından Karşıyaka da nasibini almıştır ama asli kurucu unsur göç ile gelen kitleyi asimile etmeyi başarabilmiştir.




1925 yılında Altay’ın içerisinden muhalif bir grup İzmir’in güney cephesinin, göç bölgesinin rengini sarı ve kırmızı diye belirleyip adını Göztepe Gençlik ve Spor Kulübü koymuştur. KSK’ nin aksine varlığı ve popüleritesi Türk ve İslam mitlerine değil başarıya dayalıdır. 1960’ların başından 70’lerin sonuna kadar başarılarla bezeli bir tarih anlatımıdır Göztepe. Bu tarihler içinde 2 Türkiye Kupası, 1 Cumhurbaşkanlığı Kupası almış. Fuar Şehirleri Kupası’nda(UEFA) yarı final oynayarak Avrupa’da bu ülke adına ilk başarıya imza atmıştır.

Rekabetin başladığı tarih de 1979-80 sezonundaki amansız şampiyonluk yarışıdır. 80000 kişiye oynanan maçla taçlanmış o rekabetin fitili yakılmış ve bu günlere taşınmıştır. Bu sırada Göztepe’nin amatöre kadar düşüşüyle askıya düşen rekabet ortamı son iki senedir tekrar başlamıştır.



Detaylı incelediğimizde iki takımın taraftar portresini çıkartırken yazıdaki tahlillerin ne denli sirayet ettiğini görebilirsiniz. KSK taraftarı tek bir topluluktan oluşur ‘Çarşı’ adını verdikleri tek bir grup vardır ve başka bir oluşumun olma olasılığı dahi yoktur. Söylenen besteden açılan pankarta kadar her şeyi bu grup belirler, kentlerini yaratırken oluşturdukları tek tip algı tribünlerine de bu şekilde yansımıştır. Kürt’sen de Türklüğünle övünen onurlu bir ayyıldızlı armanın taraftarısındır, asimile olmuşsundur ataların gibi. Sen kültürünü taşıyamayıp o kültürü almışsındır kuzey cephesinde.

Güney, kent kültürü gibi tribünsel olarak da renklidir. Sayılan sevilen ağabeyler vardır illa ki ama bir çok yapı vardır tribünde. ’Mardinliyiz Göztepeliyiz’ pankartını açarken de, Che’li atkıyı boynuna takarken de çekinmez. Çünkü ‘çoğulcu ve birleştirici’ bir yapıdır güney, aynılaştırıcı değil.

Belki de Göztepe-Karşıyaka rekabetinin hiç anlatılmayan giz yüzü budur.
Daha kaç derbi görürüz bilmiyorum umarım sayısı çok fazla olur. Kim kazanır kim kaybeder onu da bilmiyorum ama asıl kaybeden yurtlarından edilen azınlıklar, kültürlerini kaybetmiş göçmenler oldu.  FUTBOL MU? O ZATEN HAYATIN AYNASI DEĞİL Mİ? '
                                                                            Murat Kırmızıoğlu

Üstünidman Blog'a bizi kırmayıp konuk yazar olarak katkıda bulunan Murat Kırmızıoğlu'ya teşekkürler.



5 Mar 2013

3 Aylık Panorama

    Öncelikle saygı duruşu. Toprağın bol olsun.



     Uzun zamandır blogu boşladığımın farkındayım. Bu konuda bana tahammül eden Salih abi ve Sinan abiye teşekkürlerimi borç bilirim. Araya sınav dönemi, tatil, sahadaki formsuzluk derken uzun bi süre girdi diyerek girizgahımızı yapalım.

      Galatasaray olarak son 3 ayı son yılların en yoğun 3 ayı olarak geçirdik desek yanlış olmaz heralde. Aralık başında Braga deplasmanında gelen galibiyet, çek bi Schalke kurası, sermaye artırımı meselesi, Fatih Terim'in yönetime ince ayarı ve transferler. Kronolojik sırayla gidelim. Braga deplasmanındaki galibiyet Galatasaray'ın bu sezonki panoramasıydı. Çöpe atılan ve topa hakim olunmayan bir ilk yarı, ardından iki kanat oyuncusunu birden oyuna sürerek dönülen kaos sistemi. Burak'ın nefis sonuca etkisiyle deplasmanda aldığımız 7 puanla gruptan çıktık. Her şey iyi güzel görünüyordu. Kurada çek bi Schalke dedik hatta GS TV sunucusu Tuna Bayık ekranda Schalke duası yaptı ve Schalke geldi. Schalke kurasını gören Lütfi Arıboğan:


   
     Neredeyse hepimiz Lütfi Bey'in ifadesini takındık. Çünkü Barcelona, Bayern, Dortmund gibi ekiplerden kaçtık. Schalke'nin 20 şubattaki maça kadar başına gelenleri ayrı incelesek bilim-kurgu ve dram karışımı bi film çıkar ortaya. Takımın kilit 5-6 isminin sakatlanması, hoca değişikliği, Huntelaar'ın kalıcı körlüğüne sebep olabilecek rahatsızlığı vb. Bunları gördükçe iştahımız kabardı.

     O kısmı bi kenara bırakıp sermaye artırımı meselesine girelim çünkü uzun zamandır bu konu hakkında bir-iki kelam edesim var. Ünal Aysal'ın talimatıyla Galatasaray AŞ sermaye artırımı kararı aldı. Bu sermaye artırımıyla kulübün kasasına 275 milyon lira girdi ki bunun 125 milyon lirası küçük yatırımcıdan sağlandı. Kulübe sıcak para akışını sağlamak açısından gayet yerinde bir karardı. Hukuken hiçbir yanlışlık da yoktu üstelik. Ancak Fenerbahçe'nin yaşadığı krizler ve aşamadığı paranoyaları yüzünden özellikle medyayı gazlamasıyla Galatasaray'ın adı spekülatöre çıktı. Bu yüzden başkan gereğinden fazla biçimde medyada ve televizyonlarda görülmeye başladı. Herkese tek tek açıklama yapmak durumunda kaldı. Direk kulüp ismi zikrederek konuşuyorum diğer kulüplerin bu konuda pek bi sızlanması olmadı çünkü. Aziz Yıldırım kendi koltuğunu koruma adına bu sıralar birkaç farklı operasyona girişti. Bunlardan ilki 12 numara adlı twitter hesabı sahibini locasına alarak -ki bazı kaynaklara göre en başından yönetim tarafından oraya konmuştu- GFB ile yaşadığı sıkıntıyı üst noktaya taşımasıydı. GFB ve 12 numara arasında bi çatışma başladı. Yönetim destekli 12 numarada fırsat bulduğu her anda rakip takımlara özellikle de Galatasaray'a vurmaya başladı. Zamanında trollediğimiz bu oluşum bazı Fenerbahçeliler tarafından çok fazla ciddiye alındı ve locaya girecek kadar söz sahibi oldu. Sermaye artırımı meselesinde de en fazla ses çıkaran bu oluşum oldu. Ağladılar, sızladılar, kişileri yönlendirdiler. Sonuç: Galatasaray yüzde 900 oranında ikinci sermaye artırımı kararı aldı ancak SPK bu sefer izin vermedi. Neden? Ünal Aysal'a göre mavi gözlü bi Fenerbahçeli yönetici SPK'yı baskıya aldı ve bu kararın çıkmasını sağladı. Sermaye artırımının şu ana kadar illegal olduğu hiçbir kurum-kuruluş ve kişi tarafından ispatlanamadı. Hatta İhlas Holding'in yıllardır bu yöntemle ayakta durup şu anda Galatasaray'a yapılan bu engelleme yüzünden kendisi de sermaye artırımından faydalanamadığı için iflas etmek üzere olduğu söyleniyor. Alın size sosyal medyanın gücü.

     Kendi iç meselelerimize dönersek geçen sezon takım tamamen Fatih Terim'in eline verildi gibi görünse de ne iş yaptığı belirsiz Bülent Tulun başkan danışmanı olarak Florya'daydı. Fatih Terim'İn ayyuka çıkan ilk rahatsızlığı bu oldu ve Bülent Tulun Aslantepe'ye taşıdı ofisini. Yönetimdeki bazı iş bilirler Fatih Terim'in canını sıksa da asıl canını sıkan konu Fenerbahçe'yi şampiyonluk yarışı içerisinde tutmak için uydurulan Süper Final. Allah razı olsun şu anda keşke olmasaydı demiyoruz Kadıköy'de Yıldırım Demirören'i iterek şampiyonluk kaldırma şansımız oldu. Hoca konuşacağım sezon sonu dedi ama hala konuşmadı. Belki de eskisi kadar keskin olmadığı için. Maç sonu karşı takımın hocasının sözlerini 'Hele bi Yugoslav'dan' diyerek eleştiren bi teknik adamlıktan hakem hatalarına rağmen parlamayan, oyuncu yorumcularıyla geçiştiren hocalığa dönüştü. Bu sezon da yine yönetim içindeki insanların futbol meselelerine ve hocanın işine fazla karışmasıyla hoca iyice huzursuzlandı ve ikinci devrenin ilk maçında Kasımpaşa mağlubiyeti ardından yazılı bir açıklama yaparak dümdüz 'durumdan rahatsızım canımı sıkmayın' dedi. Ben dahil çoğumuz istifa cümlesi bekliyorduk ne yalan söyleyeyim. Hocanın açıklaması ardından görev tanımları daha da netleştirildi. Özellikle Sedat Doğan'a sen hukuktan sorumlusun futbola karışma dendi. Hocanın üzerinde sadece Ali Dürüst ve Ünal Aysal var.

     Gelelim transferlere. İlk yarıda oynanan futbol ve ligde kaybedilen puanlar herkesin canını sıktı. Takım ilk yarıları çöpe atıyor, hocanın ikinci yarı hamleleriyle günü kurtarmaya çalışıyordu. Devre arası sabırla beklendi. Günler geçiyor beklenen transfer haberleri gelmiyordu. Bir gün ortaya Sneijder adı sürüldü. Herkeste bi hadi len tavrı oluştu. Burada Sneijder'i anlatmaya gerek yok. Şu ana kadar Türkiye sınırlarında yapılmış en iyi transferdir. Yatılan Sneijder nöbetlerinin ardından oluşan olumsuzluk, tekrar ümitlenme, Sneijder'in İnter ile olan sıkıntıları falan derken transferden 2 gün önce ümitler iyice azaldı. Derken noldu ne bitti demeye kalmadan Lütfi Arıboğan ve Sneijder'in fotoğrafı düştü twitter'a. Ortalık yıkıldı haliyle ve beklentiler Sneijder'in ikinci Hagi olmasıydı. Kendisinin ilk basın toplantısında da buna gönderme yapması bizi iyice havaya soktu. Ardından 2-3 gün içerisinde Drogba transferi bitirildi. Geçen sezondan beri gündemde olmayan Drogba çıktı geldi. Afalladık. Bu kadar basit. Hepimizde gelsin Schalke de iki tokat atıp gönderelim algısı oluştu. Lig maçları rölantide geçti oraya başka yazıda gireceğim.

     20 şubat akşamı kimsenin Schalke'yi yeneceğimizden şüphesi yoktu. Herkeste Schalke eksik takım biz yaldır yaldır transfer yaptık yeriz havası vardı. Benim içime Schalke'den kötü haberler geldikçe sıkıntı düştü. Derken maçın ilk yarısında anladık ki Schalke net inanmış. Her yerde bizden fazlalardı her topa bastılar. İnanılmaz pas yaptılar ve boğdular. İlk yarının son hücumunda Dany ile Melo anlaşamayınca hızlı hücumdan gol yedik. İkinci yarı Sneijder çıktı Amrabat girdi. O da fayda etmedi pozisyonlar bulduk ama atamadık. Maç 1-1 bitti. Ocak sonunda oluşan hava bi anda söndü ve sorgulamalar başladı. Tabii ki sahada oynanan futbol kimseyi memnun etmedi ama bu durum formasını satacak takımına ihanet edecek hareketler bulunmadıkça maç boyu futbolcuya, hocaya sövme hakkını kimseye vermiyor. Bu lafım Schalke maçı boyu hocaya, Burak'a, Hamit'e söven veled-i zinayaydı. Şimdi önümüzde önce Gençlerbirliği ardından Schalke maçları var. Schalke'nin kolay lokma olmadığını anladık. Tur Schalke'nin elinde ve takım top oynamıyor. Hayırlısı olsun.

4 Mar 2013

Hangimiz sevmedik "Müslüm Baba"yı?

Baba 3 Mart 2013 Pazar sabahı hayata gözlerini yumdu. Henüz 59 yaşındaydı. Ancak, 59 yıllık ömrüne 78 albüm(bazı kaynaklarda 200'den fazladır ancak birçoğu korsandır), 38 sinema filmi ve sayısız konser sığdırmıştır.
Babanın müzik piyasasına girdiği günden beri tek sadık dinleyici topluluğu varoşlardır. Son on yıllık süreçte daha geniş kitlelere hitap etse de müzik tarzını değiştirse de varoşlar Babayı hiçbir zaman terk etmemiştir(çok ufak bir kitle hariç).
Türkiye tribünlerinin de -özellikle deplasman taraftarlarının- birçoğu varoşlardan gelmedir. Deplasman yapan hemen her taraftar da bilir ki Müslüm Baba deplasman otobüslerinin vazgeçilmezidir. Özellikle gece seyahatlerinde biralar açıldıktan, sigaralar yandıktan sonra inceden bir arabesk parça çalmaya başlar. Çalmaya başlayan parça da kuvvetle muhtemel ya Azer Bülbül'dür ya da Müslüm Baba...
Azer Bülbül ülke genelinde daha dar bir kitleye hitap ettiği için Müslüm Babanın ölümü daha çok ses getirmiştir. Müzikalite konusunda tabi ki Müslüm Gürses'in üstünlüğü sabittir. Ancak deplasman otobüsü arabesk ayırt etmez...
Baba yaşarken de vefatının ardından da Türkiye tribünlerinde hak ettiği saygıyı görmüştür, görmeye de devam edecektir. Deplasman otobüsünün yanında Baba statlarda taraftar vasıtasıyla da kendine yer bulmuştur. Tribünde takılan atkıda, açılan pankartta, söylenen bestede Müslüm Babanın şarkıları ve kendisi  vardı. Bugünkü cenazeye de Türkiye'nin farklı yerlerinden taraftarlar katılım gösterdi. Varoşlar ve Türkiye tribünleri öksüz kaldı.

Ankaragücü taraftarlarının Müslüm Baba için yaptırdığı atkı.

Karşıyaka taraftarlarından 'Deli gibi sevmek ruhumuzda var' pankartı.

Adana Demirspor 'Ankara Tayfası'nın yaptırdığı pankart.

Bursa taraftarının Baba öldüğü gün Sivas maçında açtığı pankart.

Baba, taraftarı olduğu Galatasaray tribünlerinde.

Beşiktaş taraftarının Babanın ölümünün ardından Fenerbahçe maçında açtığı pankart.

Samsun taraftarının Konya maçında açtığı pankart.

Gençlerbirliği-İBB maçında skorbord.

Kartal deplasmanı öncesi tersten boyadığımız 'Meselem' pankartı.

28 Şub 2013

Göztepeli Laz Volkan'a Özgürlük!

Göztepe tribünlerinin tanıdık simalarından 'Laz' lakaplı Volkan Yılmaz maçlarda aldığı 14 bin liralık cezası yüzünden cezaevinde bulunuyordu. Laz Volkan'ı bu kötü gününde yalnız bırakmayan Göztepe taraftarı kendisinin özgürlüğe kavuşması için bir kampanya başlattı ve geliri Laz Volkan'ın özgürlüğüne kavuşması için harcanmak üzere atkılar yaptırdı.



1 atkı=1 Gün sloganıyla bugüne kadar 850 atkı satıldığı biliniyor. Fiyatı 20 TL olan atkılardan 150 tane daha satılırsa Laz Volkan özgürlüğüne kavuşacak. İzmir, İstanbul, Ankara ve Antalyâ'da satışa sunulan atkıları diğer şehirlerden almak isteyenler 'İsyan Marşı' adlı facebook sayfasından kargo ücretine tabi olmadan sipariş verebiliyor. Kampanyaya canıgönülden destek veriyor, Sporda Şiddet Yasası ile tribünlerde artan baskının tribün içi ve tribünler arası dayanışma ile aşılabileceğini düşünüyor ve en kısa zamanda Laz Volkan'ın özgürlüğüne kavuşmasını diliyoruz.

25 Şub 2013

FC Sion'un yeni hocası Gattuso

On üç sezon süren AC Milan kariyerinin ardından 2012-2013 sezonunda İsviçre'nin Sion kulübüne imza atan Gattuso'nun yeni kulübünde bu sezonki beşinci teknik adamın ismi de belli oldu: Ivan Gennaro Gattuso.

Geçtiğimiz hafta sonu Thun'a 4-0 mağlup olan Sion'da bu yılın ocak ayında imza atan Victor Munoz'un görevine son verildi. Munoz'un yerine ise henüz 35 yaşında olan ve aynı zamanda da futbolculuk kariyeri devam eden Gattuso getirildi.

İtalyan oyuncunun teknik direktörlük kariyerindeki ilk maçı çarşamba günü Lausanne'a karşı oynanacak olan İsviçre Kupası çeyrek final maçı olacak. Gattuso bu sezonun sonuna kadar Sion takımında hem oyuncu hem de hoca olarak görev yapacak.

21 Şub 2013

San Siro'da futbol kazandı

Milan, San Siro'da Barcelona karşısında oynadığı akıllı oyun ve aldığı 2-0'lık galibiyetle biz daha ölmedik dedi. Tur için Barcelona hala favori olarak gözükse de Milan şu an için ilk 90 dakikayı 2-0 önde kapattı, hem de gol avantajını da rakibine kaptırmadı. Milan'ın başında Arséne Wenger olsa, o da böyle derdi muhtemelen.
Goller Gana milli takımının iki yıldız oyuncusu Boateng ve Muntari'den geldi.
Rekabet anlamında da futbolun kazandığı bir gece oldu. Hep Barça hep Barça nereye kadar?
Milan savunması Messi'nin ayağına ceza sahasında top değdirmedi. Hatta ve hatta ceza sahası içerisinde Barcelona adam akıllı tehlike bile yaratamadı. Catenaccio bir kez daha Total Futbolu çaresiz bıraktı. Hakemin katkısı vardır, yoktur tartışılır. Futbol zaten böyle güzel ve anlamlı.
Mario Balotelli ise inanan bir insanın cennete kavuşması gibi Milan'a kavuşmuş bir görüntü sergiledi tribünde. Kesinlikle çok seviyor Milan'ı. Zaten yıllar önce Inter forması giyerken Milan-Roma maçında yanlış hatırlamıyorsam Milan kale arkasındaydı. Balotelli, Barça maçında yanında sevgilisi ve arkadaşları-kardeşleriyle birlikte maç boyunca eğlendi, eğlendirdi. Oynayamadığı bu maça bir şekilde dahil olmayı başardı. Dakikalar 91'i gösterirken Türkiye tribünlerinde "çıldır" olarak tabir edilen tribünsel hareketi gerçekleştirdi etrafındaki insanlarla.
San Siro'daki on binlerce Milan taraftarı ise şampiyon olmuşcasına coşkuluydu. Uzun zamandır böyle görmemiştim Milan tribünlerini(şampiyon oldukları son sezon dahi).
2013 yılında Milan ligde 17 puan(7 maçta 5 galibiyet 2 beraberlik) toplayarak şu ana kadar bu yıl için Serie A'nın en iyisi olmayı başardı. Çok sürpriz bir oyun olmadı Milan açısından. Sürpriz olan Barcelona'nın üretken olamamasıydı.
Maçın en özel oyuncusu Massimo Ambrosini'ydi. 36 yaşına gelmesine rağmen futbolun belki de en kritik mevkinde, orta sahanın orta sahasında 95 dakika hatasız oynadı, takımını yönetti, hakemle oynamadı ve galibiyeti hak etti.
Şimdi kısa bir ara...
12 Mart'taki rövanş maçında görüşmek üzere.

19 Şub 2013

Carles Puyol'un Rossoneri aşkı

Şampiyonlar Ligi'nde artık gelenek haline gelmiş bir eşleşme(Milan-Barcelona) bu sezon son 16 turunda gerçekleşti. Barcelona'nın son zamanlarda bütün rakiplerine karşı kurmuş olduğu üstünlük Milan'a karşı da geçerli. Muhtemelen turu da favori olan Barcelona geçecek. Belki Balotelli oynayabiliyor olsa ibre biraz olsun Milan'a dönerdi.

Barcelona kaptanı Carles Puyol maçtan önce San Siro'da yaptığı basın toplantısında Milan'a olan sevgisini de dile getirdi:
"Milan sezona iyi bir başlangıç yapmadı, fakat şu sıralar iyi bir form yakaladılar. Zor bir maç olacak. Milan saygıyı hak eden bir kulüp. Çok önemli oyuncularını sattılar ve şu an daha genç bir takıma sahipler. Belki tecrübe anlamında eskisine göre daha az tecrübeliler, ancak yeni bir ekip oluşmak üzere. Hepimiz zor bir maç olacağını düşünüyoruz. Milan'ın bütün hücumcuları yetenekli, ayrıca hepsi önemli bir kulüp için forma giyiyor.
Barcelona'yla oynamadığı sürece ben Milan'ı desteklerim. Bu kulübe karşı büyük bir hayranlığım var. Eğer ki Barcelona'dan ayrılırsam sadece Milan'a gitmek isterim diye daha önce de söylemiştim. Ancak, bugün için görünen futbolu Barcelona'da bırakacağım. Bojan'la da arkadaş olarak hala görüşüyoruz. Serie A'da fazla forma şansı bulamıyor, fakat o mükemmel bir oyuncu ve ileride Milan için çok önemli bir isim haline gelecek."

Geçtiğimiz sezon iki kez eşleşen Milan ve Barcelona'nın San Siro'da oynadığı grup maçından önce de Puyol Milanello'da bir hayli vakit geçirmiş ve arkadaşı Maldini'yle de görüşmüştü.

İki kulüp arasındaki ilişkiler zaten yıllardır iyi. Demetrio Albertini de şimdiki iyi ilişkilerin tohumlarını atan isimlerden.

Amatörün Cazibesi: Buradan çıkış var mı?

Bir hocamız 'son 20-30 yılda teknoloji ile birlikte en çok gelişen şey futbol' demişti. Özellikle 2000'ler Barcelona'sı futbola yeni bir soluk getirdi. Barcelona-Madrid derbisi ününe ün kattı ve bizim futbolseverlerimizin de tuttukları takımdan sonraki tutkuları bu iki takımdan biri olmaya başladı. Futbol ekonomisiyle, idaresiyle her şeyiyle bu denli profesyonelleşirken hala amatör futbolun ilgi görmesi, hatta bazı futbolseverler için vazgeçilmez bir tutkuyu ifade etmesi neyin nesi diye sordum kendime.

Amatör bir maçın en cezbedici yanı sövdüğün sol bekin dönüp sana bakması. Maçta bir yakını varsa işaret eder onu senin yanına yollar mevzu olur, kimsesi yoksa küfürden sonra ya adam gibi oynar ya da oyundan tamamen düşer.

Güvenlik önlemleri çok zayıftır. Üst baş aranmaz çoğunlukla. Polisler göbekli amcalardır, 'sigara içme bıdı bıdı' muhabbeti yapmak yerine oturur tribüne sigara yakar. 

Güvenlik önlemlerinin zayıf olması rahat olmanın yanında 'ev sahibi' unsurunun daha fazla ön plana çıkmasını sağlar. Hep ünlü futbolcuların zikrettiği 'şu stad beni çok etkiliyor, çok baskı var' muhabbeti kafaya oynayan bir ilçe amatör takımının sahasında yarattığı atmosferin yanında hiç kalır. Döve döve maç alınır amatörde. 'Burası x, buradan çıkış yok' tezahüratı İstanbul'da orada burada havada kalır, polis deplasman takımını da deplasman taraftarını da bir şekilde çıkarır o stattan. Ama amatörde... Amatörde çıkamazsın.

'Amatörün Cazibesi' başlığını bir yazı dizisi haline getirmek gibi bir fikrim var. Bu bir başlangıç olsun. Aklımıza geldikçe yazarız.

Acun Ilıcalı ve Türk Bayrağı Polemiği



Geçtiğimiz günlerde Acun Ilıcalı'nın düzenlediği Yetenek Sizsiniz adlı yarışma ve eğlence programında kamuoyunda tepkilere yol açan bir olay yaşandı. Yarışmacılardan bir tanesi sahneye Beşiktaş formasıyla çıkmıştı ve televizyondan izleyenler formanın göğüs reklamıyla birlikte, forma üzerinde bulunan Türk bayrağının da sansürlendiğini gördüler. Bunun üzerine Acun Ilıcalı ve Star TV sosyal medyada Beşiktaşlılar başta olmak üzere birçok kesimden tepki aldılar. Sonrasında Acun Ilıcalı'nın sahibi olduğu şirket Acun Medya isimli twitter hesabından şu açıklamaları yaptı:

''Yetenek Sizsiniz Türkiye'de yarışmacıların üzerlerinde ya da ellerinde bayrağımızı kullanarak oylama sırasında seyirciler üzerinde avantaj sağlamasına izin verilmemektedir. Ekip arkadaşlarımız gereğinden fazla hassasiyet göstererek takım formasındaki ay yıldızı bu çerçevede değerlendirmiştir. Yaşanan bu durum teknik ekipteki bir arkadaşımızın hatasıdır.''

Milliyetçi refleksleri güçlü kesimlerce yoğun eleştirilerin odağındaki Acun Ilıcalı ise bugün milli takım formalarıyla verdiği pozları sosyal medyadaki kendi hesabı üzerinden yayımlayarak: Kimse benden daha milliyetçi olamaz edasıyla ''en hassas olduğum yerden bana saldırmak isteyenler komik duruma düşerler'' dedi. 


Karşılıklı olarak yapılan ben senden daha milliyetçiyim, bayrağımı senden daha çok seviyorum şeklindeki sığ tartışmalar benim ilgimi çekmiyor. İlgimi çeken kısım Acun Medya şirketinin açıklaması. Yarışmacılara avantaj sağladığı düşünülerek Türk bayrağı sansürleniyorsa, Beşiktaş taraftarlarının vereceği destekten dolayı haksız rekabet oluşabileceği neden düşünülmemiş ve bunu engellemek için en başta bu yarışmacının Beşiktaş forması giymesine neden izin verilmiş? Mantık hatası asıl burada aranmalıdır ve eleştiri, hakaret ve küfürle değil bu çerçeveden yürümelidir.

Teneke kola kutusundan futbol topuna

Doğduğumdan beri aynı mahallede oturuyorum ve gittiğim ilköğretim okulu mahallemiz içerisinde. Durum böyle olunca yolda eski arkadaşlarla karşılaşmak  muhtemel ve rutin bir hale geliyor. Sonra dalıyorsun düşüncelere; ettiğin kavgalar, yaptığın futbol maçları birer birer geçiyor akıldan.

On erkek çocuğun dokuzu futbola düşkündür. Ben de onlardandım. Birinci sınıfın ders aralarında teneke kutular üstüne basarak, onun bir futbol topu olduğunu hayal ederek başladık bu oyunu oynamaya. Sonrası malum; burunları soyulan, çabucak eskiyen ayakkabılar, anneden yenilen fırçalar...

Teknik, taktik sıfır. Bir teneke kutu peşinde koşan bir sınıf dolusu erkek öğrenci. Tıpkı 1800'lerde Büyük Britanya'da modernleşme aşamasına giren ve daha önce de Avrupa ve hatta Avrupa'nın çok uzaklarında bile asırlar boyunca  oynanan ayaktopu oyunu gibi: Kuralsız bir rekabet.

Yaş büyüyüp de okula top götürme özgürlüğünü elde edince başlasın sınıflar arası 15'er kişiden oynanan maçlar. Kames toplar o zamanın en iyisi. 7 kat olanı mı istersin 9 kat olanı mı, onu parana göre sen seçiyorsun. Top kiminse oynayacak oyuncuları da o belirliyordu, sınıfın en sözü geçen adamının yalakasıysan işler değişiyordu tabii ki. Forvetteki yerin o çocukla birlikte garantiydi o halde.

Güzel zamanlardı...

Okuyan, okumayan, beni hatırlayan tüm ilkokul arkadaşlarıma selamlar olsun...